80. Sâni’in vahdetine en sadık şahitlerden birincisi: Cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sâni’in vahdetine en sadık şahitlerden birincisi: Cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise Sâni’de de vahdet var. Öyle ise Sâni ehaddır. (Mesnevi-i Nuriye)
İlk önce cüz’î ve küllî kavramlarını izah edelim:
Küll: Parçalardan oluşan bütündür. Cüz ise küllü oluşturan parçalardır.
– Mesela ben bir küll’üm. Elim, kolum, ayağım ve diğer azalarım ise cüzdür.
– Yine bir ağaç bir külldür. Ağacın yaprağı, çiçeği ve meyvesi ise cüzdür.
– Bir fil külldür. Filin hortumu, ayakları, kulakları ve diğer azaları cüzdür.
– Yeryüzünün tamamını bir küll olarak düşünsek; dağlar, denizler, ovalar, ormanlar ve hakeza o küll’ün cüzleri olurlar.
– Güneş sistemimizi bir küll olarak düşünsek, her bir gezegen o küll’ün bir cüzüdür.
Peki, küllî nedir?
Küllî: Küll hükmündeki varlıklardan oluşan bütündür.
– Mesela ben küll isem insan kavramı küllîdir.
– Yine bir at küll ise hayvan kavramı küllîdir.
– Bir çiçek küll ise nebatat kavramı küllîdir.
Küllînin hariçte vücudu yoktur. Bu bir şahs-ı manevinin, bir nevin ve bir cinsin ismidir. Zihinlerde teşekkül eden bir mana olup bir vücudu yoktur. Bazı şeyler vardır ki bunların vücudu olmamakla birlikte, yokluklarına da hükmedilemez. Mesela sağ, sol, alt, üst gibi kavramlar bu tip kavramlardandır. Bunların bir vücudu yoktur lakin yokluklarına da hükmedilemez. Yani ne vardır ne de yoktur. Bunlara emr-i nisbî, emr-i itibarî ya da emr-i izafî denilir. İşte küllî kavramı da bir emr-i nisbîdir. Küll hükmündeki varlıkların şahs-ı manevisini temsil eder. Bir neve veya cinse işaret eder.
Küll, cüz ve küllî kavramlarının manasını öğrendik. Peki, cüz’î nedir?
Cüz’î: Küllîyi oluşturan fertlerdir. Mesela insan nevi küllî, bir insan ise onun cüz’îsi olur.
Biraz evvel insana küll demiştik, şimdi cüz’î dedik. Bu, insanın nispetine göredir.
– İnsanın azalarına cüz nazarıyla bakılırsa, insana küll nazarıyla bakılır.
– Eğer insan nevine küllî nazarıyla bakılırsa, bu sefer insana cüz’î nazarıyla bakılır.
– Yine bir ağaca meyvesi, yaprağı ve çiçeği nazarıyla bakılırsa ağaç küll; çiçek, meyve ve yaprakları cüz olur.
– Eğer ağaç nevi nazara alınırsa, bu durumda, ağaç nevi küllî; ağacın kendisi ise cüz’î olur.
Demek, bir varlık bir cihetten küll, diğer bir cihetten cüz’î olabilir.
Bilgiyi bir daha tekrar edelim:
Parçalardan oluşan ferde “küll” denir. Onu oluşturan parçalara “cüz” denir. Küll’lerin oluşturduğu şahs-ı maneviyeye ve neve “küllî” denir. O neve ait her bir ferde de cüz’î denir.
Üstadımız “Cüz’î ve küllî eşyalarda” ifadesiyle, zerreden şemse kadar bütün eşyayı kastetmiş olmalı.
Bu izahtan sonra, şimdi metni bir daha okuyalım:
Sâni’in vahdetine en sadık şahitlerden birincisi: Cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise Sâni’de de vahdet var. Öyle ise Sâni ehaddır.
Bu hakikatin mütalaasını önceki derste yapmıştık. Makam münasebetiyle bir daha tekrar edelim:
Aynı cinsin fertleri arasında tam bir tevafuk, farklı cinsler de ise tam bir müşabehet vardır. Bu tevafuk ve müşabehetler eşyadaki vahdetlerdir. Şöyle ki:
Bir elma ağacı diğer elma ağaçlarıyla aynıdır. Yaprakları, çiçekleri ve meyveleri birbirine benzer. Bu, efrad arasındaki vahdet ve tevafuktur.
Elma ağacı diğer ağaçlara birebir benzemez. Ancak âzâ-yı esasiyede yani esas azalarda bir benzerlik vardır. Hepsinin kökü, dalları; yaprak, çiçek ve meyveleri vardır. Bu, nevler arasındaki vahdet ve müşabehettir (benzerliktir).
Yine bir bülbül diğer bülbüllerle aynıdır. Bu kuşu nerede görseniz, “Bu bülbüldür.” dersiniz. Bu, efrad arasındaki vahdet ve tevafuktur.
Bülbül diğer kuşlara birebir benzemez. Ancak âzâ-yı esasiyede bir benzerlik vardır. Hepsinin kanadı, gözü, ayağı, gagası ve birbirine benzeyen azaları vardır. İşte bu, nevler arasındaki vahdet ve müşabehettir.
Yine bir gül diğer güllerle aynıdır. Nerede bu çiçeği görseniz, “Bu güldür.” dersiniz. Bütün güller birbirine benzer. Bu, efrad arasındaki vahdet ve tevafuktur.
Gül diğer çiçeklerle birebir benzemez. Ancak âzâ-yı esasiyede bir benzerlik vardır. Hepsinin bir sapı, yaprağı, çiçeği vardır. Bu, nevler arasındaki vahdet ve müşabehettir.
Üstadımız bu hakikati, “Cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır.” diyerek beyan etti.
— Peki, küllî ve cüz’î eşyalarda görünen vahdetler neyi ispat eder?
El-cevap: Sâni’in vahdetini ispat eder. Fertler ve nevler arasındaki vahdetler Sâni’deki sırr-ı vahdetten neşet etmiştir. Öyle ise Sâni’de de vahdet var. Öyle ise Sâni ehaddır.
Metne devam edelim:
İkincisi: Her şeyde kabiliyetinin liyakatine göre bir kemal-i itkan vardır. En âdi, küçük, nebatî ve hayvanî bir şeyde -kör gözler bile gördükleri- öyle bir antika eser-i sanat vardır ki insanları hayrette bırakır. (Mesnevi-i Nuriye)
İtkan: Muhkem yapmak, sapasağlam ve yerinde yapmaktır. Bu ifade şu ayet-i kerimede geçmektedir:
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً Sen dağları görür, onları yerinde durur sanırsın. وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ Oysa onlar bulutlar gibi geçip gitmektedir. صُنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ Bu, her şeyi sapasağlam ve muhkem yapan Allah’ın sanatıdır. (Neml 88)
Üstad Hazretleri mezkûr beyanıyla, hem eşyadaki kemal-i itkana hem de her şeyin antika bir sanat eseri olmasına dikkatleri çekiyor ve bu hâli Allah’ın varlığına bir delil yapıyor.
Meselenin eşya üzerindeki tefekkürünü sizlere havale ediyor ve metne devam ediyoruz:
Üçüncüsü: Her şeyin icad ve inşasındaki suhulettir. Gözle görünen sanattaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir. (Mesnevi-i Nuriye)
Üstad Hazretleri Lem’alar Risalesi’nde şöyle demişti:
— İnşa ve icadlarda görünen şu suhulet-i mutlaka, bütün mevcudatın bir Sâni-i Vâhid’in eseri olduğunu vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi hâlde suubet, güçlük öyle bir derece-i imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur.
Eğer eşyanın vücudu tesadüfe veya sebeplere havale edilirse, icaddaki suubet yani güçlük imkânsızlığın öyle bir derecesine çıkar ki değil kâinat, tek bir eşya dahi vücud bulamaz.
Bu hakikati Kur’an birçok ayetiyle beyan ediyor. Mesela diyor ki:
وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئًا hiçbir şey yaratamazlar. (Nahl 20)
Başka bir ayet:
أَيُشْرِكُونَ مَا لاَ يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ Hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan şeyleri Allah’a ortak mı koşuyorlar? (Araf 191)
Başka bir ayet:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ Ey insanlar! ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ Bir misal verildi, ona kulak verin. إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ Allah’tan başka bütün taptıklarınız لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا tek bir sivrisineği yaratamazlar وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ velev ki onu yaratmak için bir araya gelseler de. (Hac 73)
Evet, bütün sebepler iktidar ve ihtiyar sahibi olup bir araya gelseler, değil kâinatı ve içindekilerini yaratmak, tek bir sineği bile yaratamazlar.
Başka bir ayet:
أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ (Allah’a ortak koştukları şeyler mi hayırlı) Yoksa gökleri ve yeryüzünü yaratan وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً ve size semadan su indiren mi daha hayırlı? فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ Biz o suyla güzel güzel bahçeler bitirdik. مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنبِتُوا شَجَرَهَا Siz o bahçenin bir ağacını bile bitiremezsiniz. أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ Allah ile beraber başka bir ilah mı var! (Neml 60)
Evet, değil gücümüz yeryüzündeki bahçeleri bitirmeye, bir ağacı bile bitirip ondan meyve çıkarmaya yetmez.
Kur’an bunlar gibi onlarca ayetiyle “suhulet-i mutlakayla yaratma” delilini dokuyor. Meselenin derinlemesine tefekkürünü sizlere havale ediyor, mütalaamızı burada noktalıyoruz.
Metni bir defa daha okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sâni’in vahdetine en sadık şahitlerden birincisi: Cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise Sâni’de de vahdet var. Öyle ise Sâni ehaddır.
İkincisi: Her şeyde kabiliyetinin liyakatine göre bir kemal-i itkan vardır. En âdi, küçük, nebatî ve hayvanî bir şeyde -kör gözler bile gördükleri- öyle bir antika eser-i sanat vardır ki insanları hayrette bırakır.
Üçüncüsü: Her şeyin icad ve inşasındaki suhulettir. Gözle görünen sanattaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir. (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz