a
Ana SayfaHubab60. Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak en geniş en ince kesretin tabakaları…

60. Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak en geniş en ince kesretin tabakaları…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi… (Mesnevi-i Nuriye)

Mesela bir ağaca baksak: Yaprakları birer hikmet eseridir. Çiçekleri birer hikmet eseridir. Her bir meyvesi bir hikmet eseridir.

Bir kuşa baksak: Kanadı hikmet eseridir. Gözü hikmet eseridir. Ayakları hikmet eseridir. Her bir uzvu birer hikmet eseridir.

Bir sineğe baksak: Süngüsü hikmet eseridir. Antenleri hikmet eseridir. DNA’sı hikmet eseridir. Her bir cihazı birer hikmet eseridir.

Sözün özü: Zerreden şemse kadar her bir varlık bir hikmet eseridir; o varlığa takılan azalar birer hikmet eseridir ve her bir mahluk hikmetle yapılmış antika bir sanattır.

Üstadımız, “Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi” buyurdu. Buradaki “yüzünde” ifadesiyle “zat” kastedilmiş olup, “çehre” manasındaki “yüz” kastedilmemiştir. Yüz (vech) kelimesi Kur’an’da da genelde “zat” için kullanılır.

Buna göre mana şöyle olur: Âlemde her şeyin zatında ve vücudunda hikmet eserleri göründüğü gibi…

Aynı cümleyi bir daha okuyup metne devam edelim:

Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak en geniş en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. (Mesnevi-i Nuriye)

Burada “kesret tabakaları” ifadesiyle, “cüzlerden oluşan varlıklar” kastedilmiştir. Cüzlerden oluşan varlıklara “küll” denir.

– Mesela ben bir küll’üm. Elim, kolum, ayağım ve diğer azalarım ise cüzdür.

– Yine bir ağaç külldür. Ağacın yaprağı, çiçeği ve meyvesi ise cüzdür.

– Bir fil külldür. Filin hortumu, ayakları, kulakları ve diğer azaları cüzdür.

– Yeryüzünün tamamını bir küll olarak düşünsek; dağlar, denizler, ovalar, ormanlar ve hakeza o küll’ün cüzleri olurlar.

– Güneş sistemimizi bir küll olarak düşünsek, her bir gezegen o küll’ün bir cüzüdür.

Her bir cüz bir hikmet eseri olduğu gibi, cüzlerden meydana gelen küll’ler de bir hikmet eseridir. Kesret, o varlıklardaki hikmeti ve ihtimamı yok etmemiş; aynı hikmet ve ihtimam küll’lerde de gözükmüştür.

Üstadımız “kesret tabakalarına” misal olarak insanı veriyor. Zira insan birçok cüzden meydana gelmiş bir külldür ve kesretin müntehası ve neticesidir.

Üstadımız insandan şöyle bahsediyor:

Evet, kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. (Mesnevi-i Nuriye)

Kesret” çokluk, “tekessür” ise çoğalmaktır. İnsan sahip olduğu aza ve cihazat cihetiyle kesretin ve tekessürün müntehasındaki bir varlıktır. Vücudunda onlarca element bir araya gelmiş; hücreler dokuları, dokular organları, organlar sistemleri ve sistemler bir araya gelerek insanı oluşturmuş. İnsan misal-i musaggar-ı kâinat; kâinat ise insan-ı ekber olmuş. Yani insan küçük kâinat; kâinat ise büyük insan olmuş. İşte insan, kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan böyle acip bir varlıktır.

Üstadımız dedi ki: İnsanın sahife-i vechinde (yüz sayfasında), cephesinde (alnında), cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır.

Mesela ruh, yüz aynasına yansımış; kişinin ruhuna göre yüzü bir şekil almış. Bu sırdandır ki hayatını İslam ile geçirenlerin yüzünde bir nuraniyet, küfür ve günah ile geçirenlerde ise bir zulümat görünüyor.

Yine insanın alnına, cildine ve ellerinin içine farklı çizgiler çizilmiş, özel hatlar çekilmiş, mahsus nakışlarla tezyin edilmiş ve farklı nişanlarla temyiz edilmiş. Bu çizgiler ve hatlar her insanda farklı farklı…

Üstadımız bunun sırrını şöyle beyan ediyor:

Malumdur ki insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır. (Mesnevi-i Nuriye)

İnsanı bir kitaba benzetsek; yüzünü, alnını, cildini ve ellerinin içini bir sahifeye benzetebiliriz. Sayfada kelime ve harfler olur. Eğer harfler Arapça olacaksa, harflerin noktaları ve harekeleri olur.

İnsan kitabının mezkûr sahifelerinde (yüz, alın, cilt, el sahifelerinde) kelimeler, harfler, noktalar ve harekeler yazılmış. Mesela insanın yüzü bir sayfa olsa; göz bir kelime olur, burun bir kelime olur, kulak bir kelime olur ve hakeza…

Bu kelimeler de kendi içinde harflerden oluşmuş. Mesela göze bir kelime nazarıyla baktığımızda; kaş bir harftir, kirpik bir harftir, göz bebeği bir harftir ve hakeza…

Bu harfler de nokta ve harekelerden oluşmuş. Mesela kaşa bir harf gözüyle baktığımızda; kaşı meydana getiren her bir kıl bu harfin bir noktası ve harekesi olur.

Tabii bunlar birer teşbih…

Sonra Üstadımız şöyle dedi: Bütün bunlar ruh-u insanîde bulunan manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır.

Yani ruh-u insanî nasılsa, kemali hangi mertebedeyse, taşıdığı mana ve maneviyat neyse, insandaki çizgiler buna göre şekillenmekte ve bu çizgiler onun mana ve maneviyatına işaret etmektedir.

Aslında bu bir bilim dalıdır. İbrahim Hakkı Hazretleri “Marifetname”sinde bu konu üzerinde tafsilatlı olarak durmuş, beden ve ruh münasebeti konusunda -keşif yoluyla- birtakım hükümler ortaya koymuştur. Bu ilmi tahsil edenler, bu çizgilerden insanın karakterini okuyabilir ve maneviyatını anlayabilir. Zira bu çizgiler ruhun manasına göre şekillenmiştir.

Üstadımız, “…fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır.” dedi. İnsanın her bir azası kaderin yazdığı bir mektup hükmündedir. Bu mektuplar ruhun durumuna göre şekillenmekte, adeta ruhun aynası olacak şekilde yazılmaktadır. Bundan da şu hakikat tebarüz eder:

Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır. (Mesnevi-i Nuriye)

Yani Cenab-ı Hak insanın her bir azasını bir sayfa hükmünde yaratmış; o azaya da farklı çizgiler, hatlar, nakışlar ve nişanlar koyarak bu sayfalara sanki bir haşiye yazmıştır. Bu haşiye de ruhun manasını ve kişinin karakterini göstermekte olup, işin ilmini bilenlere çok şey anlatmaktadır.

Elbette bu yazılar ve haşiyeler, tesadüfün ve esbabın işi olamaz; tesadüf ve esbab bu yazılara fail-i hakiki olarak gösterilemez.

Zor bir i’lemi mütalaa ettik. Şimdi metni yavaş yavaş bir daha okuyalım ve cümleler üzerinde biraz daha düşünelim:

Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak en geniş en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir.

Evet, kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır.

Malumdur ki insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır.

Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır. (Mesnevi-i Nuriye)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin