a
Ana SayfaHubab61. Şu dünya hayatına muhabbetle müptela olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat…

61. Şu dünya hayatına muhabbetle müptela olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptela olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup başka bir faydası olmadığını, yani Fâtır-ı Hakîm’in zevi’l-hayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihazat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seriü’z-zeval olan şu hayatın hıfzı ile bekası için verildiğini zannediyorlar. (Mesnevi-i Nuriye)

Risale-i Nurları okuyan ekser kardeşlerimiz bu tip metinleri hızlıca okuyor ve geçiyor. Hâlbuki sathî bir okumayla hakiki fayda elde edilemez ve hakikat kalbe işletilemez. Bu metinler tefekkürle ve nefsi hesaba çekerek okunmalıdır. Dilerseniz, ben kendi tefekkürümün bir kısmını yazayım. Sizlere de bir misal olsun:

Şu dünya hayatına muhabbetle müptela olan bazı insanlar… Ey nefsim! Şu dünya hayatına muhabbetle müptela olmuşsun. Rabbinin sana verdiği muhabbeti, fâni eşyaya ve zevale mahkûm lezzetlere sarf etmişsin. Hâlbuki sana verilen bu muhabbet, Allah’ın zatını, esmasını, evsafını ve ef’alini sevmek için verilmişti. Sen emanete hıyanet ettin ve sana verilen muhabbeti dünya hayatına sarf ettin. Yazıklar olsun sana…

O hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup başka bir faydası olmadığını… Ey nefsim! Sen ne zannedersin? Hayatın tek gayesi ve yaratılışının tek hikmeti, hayata ve nefsine hizmet midir? Maksat bu mudur? Sen sadece kendin için mi yaratıldın; zevk ve keyif için mi bu dünyaya gönderildin? Böyle mi düşünüyorsun? Yani seni yaratan Zat-ı Hakîm, sana tek bir vazife yüklemiş; o da hayatına ve bekana hizmet… Böyle mi zannedersin? Ahhh nefsim! Ne kadar ebleh ve ne kadar körsün…

Yani Fâtır-ı Hakîm’in zevi’l-hayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihazat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seriü’z-zeval olan şu hayatın hıfzı ile bekası için verildiğini zannediyorlar… Ey nefsim! Sana verilen letaife ve vücuduna takılan cihazlara bir bak! Gözüne, kulağına, diline; aklına, hayaline, hafızana ve saymakla bitiremeyeceğimiz aza ve letaifine dikkat et! Bütün bunlar sana şu kısacık hayatın bekası için mi verildi? Yani sana bu aza ve cihazatı takan Rabbin, bu aza ve cihazata hiçbir vazife yüklemedi mi? Sana gözü verdi; istediğine bak mı dedi? Dili verdi; istediğini konuş mu dedi? Aklı verdi; istediğini düşün mü dedi? Muhabbeti verdi; istediğini sev mi dedi? Böyle mi zannedersin? Ne kadar cahil ve ahmaksın…

Hâlbuki kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayrı mütenahî nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhanların, makûse olarak abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve bürhan olmaları lazım gelecektir… Ey nefsim! Şu âleme bir bak! Zerreden şemse kadar her şeyde bir hikmet, bir inayet, bir intizam görünüyor. Zerre miskal bir israf ve abesiyet yok. Eğer senin zannettiğin gibi, hayatın bir hikmeti olmasaydı ve sana takılan aza ve letaifin bir gayesi bulunmasaydı, bu durumda, sende israf ve abesiyet gözükür; sendeki hikmet, adem-i hikmete delil olurdu. Bu ise muhaldir. Hiç mümkün müdür ki sineğin kanadına yüzlerce hikmet takan bir Zat-ı Hakîm, seni manasız yapsın, hikmetsiz yaratsın, vazifesiz bıraksın; başıboş gez desin…

Arkadaş! Şu dünyevî hayatın faydaları pek çoktur. O faydalardan, hayat sahibine -tasarruf ve hizmeti nisbetinde- bir hisse ayrıldıktan sonra baki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm’e râcidir… Ey nefsim! İcadında ve hilkatinde sana bakan cihet yüzde birdir. Kalan cihetler hâlıkine râcidir. O ki seni sıfatlarının aynası, esmasının mazharı ve ef’alinin tecelligâhı olarak yaratmış; seni İlahî bir kaside, Rabbanî bir mektup ve Sübhanî bir kitap suretinde halk etmiş. Seni sanatına mazhar edip, icraatına şahit ve seyirci kılmış. Sana öyle vazifeler yüklemiş ve öyle işlerle memur kılmış ki senin kıymetin bu cihettedir; nefsine bakan cihette değildir. Tamam, yersin, içersin, gezersin ve şu dünyadan faydalanırsın. Ama bunlar senin hikmet-i hilkatin ve sebeb-i icadın değildir. Sen başka maksatlar için yaratılmışsın.

Evet, dünyevî hayatın faydaları çoktur ancak bu faydalardan çok azı sana aittir. Hizmetin ve kulluğun cihetinde bir hisseyi alırsın; baki kalan hisseler Fâtır-ı Hakîm’e râcidir. Ah nefsim! Şu hakikati bir anlasan, belki kurtulacak ve necat bulacaksın…

Evet, insan ve insanın hayatı esma-i İlahiyenin tecelliyatına bir tarladır… Ey nefsim! Nasıl bir tarla olduğunu sana bir nebze izah edeyim:

– Sen yok idin var oldun. Varlığınla Allah’ın Mûcid, Mübdi, Hâlık ve Mükevvin isimlerine ayna oldun.

– Allah sana hayat verdi. Hayatınla Muhyi ismine ayna oldun.

– Allah seni besledi. Beslenmenle Rezzak, Rahman, Münevvil ve Mukit isimlerine ayna oldun.

– Sanatlı vücudunla Sâni ismine, hikmetli cihazlarınla Hakîm ismine, suretinle Musavvir ve Fettah ismine ayna oldun.

– Vücudunda onlarca maddenin toplanmasıyla Câmi ismine, renginle Mülevvin ismine, diğer insanlara benzememekle Mufassıl ismine ayna oldun.

– Azalarına vazifelerinin öğretilmesi ve hayat şartlarının sana talim edilmesiyle Rab, Mülakkin ve Sâik isimlerine ayna oldun.

– Bir damla sudan çıkarılmakla Fâlik ismine, her ihtiyacının karşılanmasıyla Rahim, Vehhab ve Muhsin isimlerine ayna oldun.

– Hâlden hâle, şekilden şekle sokulmakla Muhavvil, Mükemmil ve Mübeddil isimlerine ayna oldun.

– Anne karnındaki hâlinle Evvel ismine, son şeklinle Ahir ismine, varlığınla Zahir ismine ve içinde çalışan fabrikayla Bâtın ismine ayna oldun.

– Yapan elbette yaptığını bilecek. Kudreti onu yapmaya yetecek. Yaptığını görecek ve yapmayı irade edecek. Bütün bunlarla sen, Allah’ın Alîm, Kadîr, Basîr ve Mürîd isimlerine ayna oldun.

Daha bunlar gibi onlarca isme ayna oldun, mazhar oldun. İşte ey nefsim! Sen esmâ-i hüsnanın böyle bir tarlası ve antika bir sanatısın…

Ve cennette rahmet-i İlahiyenin envaının cilvelerine mazhardır… Ey nefsim! Sana bu dünyada halifelik makamını veren ve seni en kıymetli hizmetlerde istihdam eden Rabb-i Kerimin seni huzuruna alacak, seni cennette misafir edecek; rahmetinin hadsiz tecelliyatına seni mazhar edecek. Sana gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalb-i insana hutur etmeyen nimetler verecek. Sana bu yetmez mi ki hâlâ fâni lezzetler peşinde koşar ve Rabbinden yüz çevirirsin…

Ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-ı mütenahî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir… Ey nefsim! Senin hayatın bir fidanlık hükmündedir. Bu fidanlıktan cennet meyveleri bitecek. Ve yine hayatın bir çekirdek hükmündedir. Bu çekirdekten tûba-i cennet çıkacak. Ama sen hırsınla ve isyanınla bu fidanlığı, cehennem meyveleri verecek bir fidanlığa ve bu çekirdeği, şecere-i zakkum çıkaracak bir çekirdeğe dönüştürüyorsun. Allah sana hidayet etsin…

Demek, insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdud faydalarından, kaptanın alaka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Baki kalan kısmı sultana râcidir. İnsan da sefine-i vücuduyla alakası derecesinde o vücudun hayattar semeratından hissesini alır. Mütebakisi, Sultan-ı Ezelî’ye aittir… Ey nefsim! Bir kaptan diyebilir mi ki bu geminin bütün kârı bana aittir; gemi de benim içindeki de benim… Böyle diyemez! Onun hissesi sadece bir maaştır. Geri kalan bütün kâr ve hisse geminin sahibine aittir. Aynen bunun gibi, ey nefsim, sen de bir kaptan hükmündesin. Gemin ise vücudun ve hayatındır. Her bir aza ve latifen de bu geminin hademeleridir. Senin bu geminin sevk ve idaresinde sadece bir hissen ve bu hisseye mukabil bir zevkin vardır. Geri kalan bütün hisseler Sultan-ı Ezelî’ye aittir. Çünkü bu gemini sahibi odur. Yine geminin hareketi için gereken bütün masrafı o yapmaktadır. Sen sadece bir dümenci, hadi diyelim bir kaptansın. Ey nefsim! Gemini fırtınalara sürüklediğinin farkında değil misin? Gemin batmak üzere, sen ise hâlâ zevk ve keyif peşindesin. Ne diyeyim, Allah sana hidayet etsin. Hakikati anlamayı nasip etsin…

Ben tefekkürümün bir kısmını sizlerle paylaştım. Risale-i Nurlar bu minval üzere okunmalı; nefis muhatap alınıp, onun terbiyesine çalışılmalıdır. Yoksa okur okur da hâlâ ham oluruz, hâlâ çiğ oluruz!

Sizler de nefsinizi muhatap alarak metin üzerinde tefekkür edin. Metni bir merhem bilip yaralarınıza sürmeye çalışın ve Allah’tan şifa dileyin.

Metni bir daha okuyalım:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptela olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup başka bir faydası olmadığını yani Fâtır-ı Hakîm’in zevi’l-hayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihazat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seriü’z-zeval olan şu hayatın hıfzı ile bekası için verildiğini zannediyorlar.

Hâlbuki kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayrı mütenahî nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhanların, makûse olarak abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve bürhan olmaları lazım gelecektir.

Arkadaş! Şu dünyevî hayatın faydaları pek çoktur. O faydalardan, hayat sahibine -tasarruf ve hizmeti nisbetinde- bir hisse ayrıldıktan sonra baki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm’e râcidir.

Evet, insan ve insanın hayatı esma-i İlahiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve cennette rahmet-i İlahiyenin envaının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-ı mütenahî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir.

Demek, insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdud faydalarından, kaptanın alaka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Baki kalan kısmı sultana racidir. İnsan da sefine-i vücuduyla alakası derecesinde o vücudun hayattar semeratından hissesini alır. Mütebakisi, Sultan-ı Ezelî’ye aittir. (Mesnevi-i Nuriye)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin