14. Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besateti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
İnsanın kesret içinde vahdeti olması şudur: İnsanın vücudunda 60′a yakın element vardır. 60 element bir araya gelmiş ve tek bir insan ortaya çıkmıştır. İşte bu, insanın kesret içinde vahdetidir. Yani insan birçok maddenin bir araya gelmesiyle yaratılmıştır; ama buna rağmen tek bir ferd-i vahiddir.
Yine insan onlarca farklı şey yer, vücuduna yüzlerce gıda girer ama bütün yedikleri tek bir şeye inkılap eder; insanın vücudunda bir parça olur. Bu da insanın kesret içinde vahdetidir.
Bunlar maddi cihetle kesret içinde vahdettir. İşin bir de manevi ciheti vardır. İnsanda muhabbet, korku, hırs, endişe gibi binler duygu ve latife vardır. Hepsi bir araya gelmiş ve insan denilen mucize-i kudret ortaya çıkmıştır. Yani kesret içinde vahdet vücut bulmuştur.
İnsanın terkip içinde besateti olması şudur: İnsan yüzler aza ve cihazattan, binler duygu ve latifeden oluşmuştur. Böyle bir terkipte yaratılmasına rağmen insanın bir besateti vardır. Buradaki besatet ile “düzgünlük, sadelik, yalınlık” manaları kastedilmiştir. Yani insan yüzler aza ve cihazatın, binler havas ve letaifin terkibiyle oluşmuş; ama bu terkibi besatetinden bir şey kaybettirmemiştir. Bir bebeğe dikkat ile bakan, bu besateti onun şirinliğinde görür.
İnsanın cemaat içinde ferdiyeti olması şudur: Mesela bir karınca yuvasına baksak hepsini aynı görürüz. Bir kovana nazar etsek bütün arılar bize aynı gelir. Bir koyun sürüsüne baksak hepsine “koyun” der geçeriz. Ama insan böyle değildir. İnsanın cemaat içinde bir ferdiyeti vardır. Tek başına bir nev gibidir ve insanın tek bir ferdi hayvanatın bir nevine bedeldir. Her bir insan adeta nev-i insan kıymetindedir. Öyle bir kıymeti vardır ki tek bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibi, tek bir insanı yaşatan da bütün insanları yaşatmış gibidir. Bu, hayvanatın hiçbir ferdinde yoktur.
İnsanı (yani kendimizi) tanımaya devam edelim:
İhtiva ettiği aza, havas ve letaifin her birisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi, aralarında görülen sürat-i teavün ve imdattan anlaşıldığı üzere, her birisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Evet, gözün lezzetli farklı, dilin lezzeti farklı, kulağın lezzeti farklı, burnun lezzeti farklı… Kuvve-i hayaliyenin lezzeti farklı, aklın lezzeti farklı, muhabbetin lezzeti farklı… Ve hakeza, bütün aza, havas ve latifelerinin lezzeti farklıdır. Her biri için müstakil bir lezzet ve elem vardır.
Mesela güzel bir koku kokladığınızda bu, burnun lezzetidir. Pis bir koku kokladığınızda ise bu burnun elemidir. Kulağın ise bundan hiçbir lezzeti ve elemi yoktur.
Yine güzel bir ses işitseniz bu, kulağın lezzetidir. Çirkin bir ses işitseniz, bu da kulağın elemidir. Burnun ise bundan hiçbir lezzeti ve elemi yoktur.
Bu hakikat bütün azalar, havas ve latifeler için geçerlidir. Ancak bütün bütün de arkadaşlarının elem ve lezzetlerinden hâli değildirler; onların elem ve lezzetlerinden bir hisseleri vardır. Zira her bir aza diğerinin yardımına koşar. Demek, onun elem çekmesine razı olmaz. Zira o elem çekerse, onun da o elemden bir hissesi olur.
Mesela insanın eli kesilse, dili “offf offf” ile yardımına koşar. Gözü hemen oraya bakıp durumu tespite çalışır. Aklı hemen “Ne yapsak?” diye düşünmeye başlar ve hakeza… Bu, maddi azalarda böyle olduğu gibi, manevi duygu ve latiflerde de böyledir.
Üstadımız bütün bunları şu neticeye bağlıyor:
Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse bütün lezzet, nimet, kemalat nevilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şayandır. Ve keza, eğer enaniyet yolunu takip ederse çeşit çeşit elem ve azaplara da mahal olmaya müstahaktır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Madem her bir aza ve letaif, kardeşinin elemiyle müteellim olup lezzetiyle mütelezziz oluyor. O hâlde insanın kalbi ağlarsa, vicdanı sızlarsa, fikri saparsa diğer bütün latifeler bunların elemini çeker. Enaniyet yolunda ise kalp ağlar, vicdan sızlar, fikir sapar…
Eğer insan ubudiyet yoluna girse, bu durumda, kalbi neşe ile dolar, vicdanı rahat eder, aklı istikamet bulur, muhabbeti tatmin olur ve hakeza… Bununla da diğer bütün havas ve letaifi mütelezziz olur.
Meselenin odak noktası şurası: İnsan sadece nefsini ve nefsanî duygularını tatminle mutlu olmaz. Çünkü kalbin lezzeti başka, muhabbetin lezzeti başka, aklın lezzeti başka, kuvve-i müfekkirenin lezzeti başka ve diğer havas ve latifelerin lezzetleri başka başkadır. Bunlar nefsin lezzetlenmesiyle mütelezziz olmazlar. Bunlara da haklarını vermek lazımdır ki bu haklar da ancak ubudiyet yolunda verilebilir.
Ey nefsim! Madem hakikat budur, işte sana iki yol: Ya enaniyeti tercih edip sadece nefsini mütelezziz edecek ve bütün havas ve letaifini eleme mahkûm edeceksin. Ya da ubudiyet yolunu tercih edip hepsini mütelezziz edeceksin. Artık seçimini yap!
Mütalaasını yaptığımız metni bir daha okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besateti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği aza, havass ve letaifin her birisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi, aralarında görülen sürat-i teavün ve imdattan anlaşıldığı üzere, her birisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar.
Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse bütün lezzet, nimet, kemalat nevilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şayandır. Ve keza, eğer enaniyet yolunu takip ederse çeşit çeşit elem ve azaplara da mahal olmaya müstahaktır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz