64. İnsanların öyle eblehleri vardır ki şeffaf bir zerrede şemsin timsalini…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların öyle eblehleri vardır ki şeffaf bir zerrede şemsin timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellisini görse, şemsin o timsal ve tecellisinden, hakiki şemsin bütün levazımatını hatta âleme merkez olmasını ve seyyarata olan cezbini talep edip isterler. (Mesnevi-i Nuriye)
Güneşin şeffaf eşyada yansıması veya yedi rengiyle bir çiçekte tecelli etmesi gibi, Şems-i Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ da âlemdeki her bir eşyada esmasıyla tecelli eder. Eşya o esmanın tecellisine kabiliyeti nisbetinde bir ayna olur.
Bazı ahmaklar, güneşin timsal ve tecellisinde, güneşin bütün levazımatını bekliyor hatta gezegenlere olan cezbini görmek istiyor. Güneşin bütün levazımatını beklemek, dünyadan 1.300.000 defa büyük olan, merkez sıcaklığı 15 milyon santigrat olan güneşi bütün vasıflarıyla o tecellide görmek istemektir.
Bunlar tecelliyi güneş zannediyorlar ve “Güneş hangi vasıflara sahipse tecelli de o vasıflara sahip olmalıdır.” diyorlar. Hâlbuki timsal ve tecelli güneş değildir; sadece güneşin bir aksidir ve güneşin zatî özelliklerine malik değildir.
Aynen bunun gibi, eşyada gözüken esmâ-i İlahî de sadece bir tecellidir ve esmanın binler perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir. Mesela Hâlık ismi binler perdelerden geçmiş ve karıncayı halk etmiştir. Karıncada gözüken, Hâlık isminin hakikati veya müsemması değil, gölgesi ve tecellisidir. O tecelliden Allah’ın Hâlık isminin bütün levazımatını beklemek ve onu görmeyi istemek hatadır. Karınca cirmi nisbetinde Hâlık ismine ayna olmuştur; yoksa o ismin hakikatine mahal değildir.
Kişi bunu iyi bilmeli ve tecelliden ismin hakikatini ve müsemmanın (Allah’ın) levazımatını beklememelidir. Yani zerrede şemsi bulmaya çalışmamalıdır.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Maahâzâ, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsal ve tecellinin bir arızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretinin körlüğü dolayısıyla hakiki şemsin inkârına zehab ederler. (Mesnevi-i Nuriye)
Birinci hastalık, tecellide şemsin hakikatini görmek istemekti. İkinci hastalık ise şemsin tecellisi kaybolduğunda hakiki şemsin inkârına zehab etmektir.
Misalin hakikati şudur: Allahu Teâlâ esmasıyla eşyada tecelli eder. Eğer bir hikmetten dolayı o tecelli zayıflasa ya da kaybolsa Allah’ın inkârına zehab ederler.
Mesela Allahu Teâlâ “Rezzak” ism-i şerifiyle zihayatı besler ve onlara in’am eder. Eğer bu ismin tecellisi bir hayvanda kaybolsa ve o hayvan açlıktan ölse, -hakikatte açlıktan ölmek yoktur, zahire göre konuşuyoruz- ebleh kişi Rezzak isminin tecellisini o hayvanda göremediğinden Rezzak-ı Zülcemal’i inkâra zehab eder. Yeryüzünde rızkı mükemmelen verilen büyün zihayata gözünü kapar, tek bir hayvanda odaklanır. İşin hikmetini bilmediğinden şüpheye düşer; nihayetinde basar ve basiretinin körlüğünden dolayı Allah’ı inkâr eder.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Ve keza, o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakiki ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için bir şeyde şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye başlarlar. (Mesnevi-i Nuriye)
Vücud-u zıllî “gölge varlık” demektir. Güneşli bir havada yürürken yerde gözüken gölgeniz vücud-u zıllîdir. Gölgenin de -çok zayıf mertebede de olsa- bir varlığı vardır ve mahluktur. Ancak bu varlık, vücud-u hakikiden yani gerçek varlıktan çok aşağı mertebededir.
Bazı eblehler vücud-u zıllîyi, vücud-u hakiki ve aslîden fark edemeyip birbiriyle iltibas ediyorlar. Bu iltibas sebebiyle de vücud-u zillîde vücud-u hakikinin levazımatını arıyorlar. Yani mesela onlar bir şeyde güneşin timsalini ve gölgesini gördükleri zaman, güneşin hararetini, ziyasını ve sair levazımatını da istemeye başlıyorlar.
Aynen bu eblehler gibi, bir kısım eblehler de Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecelliyatını eşyada gördükleri zaman, o eşyada Allah’ın nihayetsiz kudretini, muhit ilmini, kayıtsız iradesini hatta zatını görmek istiyorlar. Hâlbuki o tecelliler esmâ-i hüsnanın binler perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir. O gölgede ismin hakikati ve azameti gözükmez; müsemmasına ise asla mahal olamaz.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Ve keza, o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i sanat ve hikmet görmekle, derler: “Sâni bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?” (Mesnevi-i Nuriye)
Onlar bilmiyorlar ki eşyanın icadında külfet ve zahmet yoktur; Allah’ın kudretine bütün eşyayı yaratmak müsavidir. Hem onların hakir gördüğü mahlukat, sıfat-ı Rabbanîyenin bir fihristesi ve esmâ-i hüsnanın bir kitapçığıdır. Onların çokça yaratılmaları kıymetleri sebebiyledir.
Allah’ın icadında külfetin olduğunu zannedenler, Allah’ın onlarla uğraştığını, bu uğraşmada bir zahmetin olduğunu ve bunun da hikmetsiz olduğunu zannederler. Bunlar bilmiyorlar ki her şey bir “kün” emriyle halk edilir.
Üstad Hazretleri bundan sonra, “Arkadaş! Bu gibi eblehleri ikna ve işkallerini def için dört şeyin bilinmesi lazımdır.” diyerek bu vesvese ve şüphelerden kurtulmanın yolunu beyan ediyor. Gelecek dört maddeyi sonraki derse bırakalım ve metni bir daha okuyarak mütalaamızı tamamlayalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların öyle eblehleri vardır ki şeffaf bir zerrede şemsin timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellisini görse, şemsin o timsal ve tecellisinden, hakiki şemsin bütün levazımatını hatta âleme merkez olmasını ve seyyarata olan cezbini talep edip isterler.
Maahâzâ, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsal ve tecellinin bir arızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretinin körlüğü dolayısıyla hakiki şemsin inkârına zehab ederler.
Ve keza, o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakiki ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için bir şeyde şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye başlarlar.
Ve keza, o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i sanat ve hikmet görmekle, derler: “Sâni bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”
Arkadaş! Bu gibi eblehleri ikna ve işkallerini def için dört şeyin bilinmesi lazımdır… (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz