77. Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun her birisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lazım değildir. (Mesnevi-i Nuriye)
Güneş misaliyle bu hakikati akla yaklaştırabiliriz. Şöyle ki: Güneş tek bir cisim olmakla birlikte, maddiyattan olmayan hadsiz şeffaf eşyayı ve mahiyetleri mütebayin olan bir çokluğu aynı anda aydınlatmakta ve hararetiyle onları ısıtmaktadır.
Eğer güneşin yedi rengi yedi sıfatı olsaydı, yani hayat, ilim, kudret, irade gibi yedi sıfata sahip olsaydı ve bu sıfatlar nihayetsiz olsaydı, güneş aynı anda bütün şeffaf eşyada tasarrufta bulunabilir, hepsini aynı anda idare ve tedbir edebilirdi. Bir iş bir işe karışmaz ve bir zorluk çıkmazdı.
Güneşin bu işleri yapması için de o çokluğun her birisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lazım değildir. Yani gökte iken yerde tasarrufta bulunabilir ve ışığıyla başını okşadığı eşyayı idare edebilir. Tabii yedi rengi yedi sıfatı olsaydı ve bu sıfatlar nihayetsiz olsaydı…
Aynen bunun gibi, kudret-i İlahiye de en latif ve en has bir nur olup, bütün nurların nuru hükmündedir. Belki şu parlak güneş, o kudret-i İlahiyenin kesif bir aynasıdır. Eşyanın mahiyetleri ve hakikatleri ise şeffaf ve ayna gibi parlaktır. Bu cihetle, o kudret-i ezeliye bütün eşyada anda tasarruf edebilir, bir iş bir işe mâni olmaz.
Üstad Hazretleri bu hakikati Yedinci Şua’da şöyle beyan ediyor:
— Kudret-i zatîyenin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek âyineye ziyalı akis verdiği gibi, hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıtsız kudretinin geniş faaliyetinden ziyalı ve hararetli olan ayn-ı aksini emr-i İlahî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur… Aynen öyle de kudret-i zatîye-i ezeliye, en latif, en has bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mahiyetleri ve hakikatleri ve melekûtiyet vecihleri şeffaf ve âyine gibi parlak olduğundan… elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icad eder ve yanlarında bulunur. Bir iş bir işe mâni olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz’î ve küllî birdir. Hiçbiri ona ağır gelmez. (Yedinci Şua)
Üstad Hazretleri aynı hakikate şu misali veriyor:
Evet, asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı ancak emir ve iradesiyle husule gelir. (Mesnevi-i Nuriye)
Bir kumandan aynı anda bin askere emir verebilir. “Arş” dediği zaman bin asker aynı anda harekete geçer. Eğer kumandanın aynı anda bin askere bin farklı emir verebilme kabiliyeti olsaydı, bin askerin her biri farklı bir iş yapabilir ve bir iş bir işe mâni olmazdı. Kumandanın bu tasarrufatı için de askerlerin yanında olmasına ve bizzat mübaşeretine gerek yoktur.
Aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ da hadsiz eşyada aynı anda tasarrufta bulunabilir. Bizzat eşyayla mübaşereti ve mualecesi (maddeten ellemesi) gerekmez. Her şey bir emirle vukua gelir.
Bu hakikat üzerine uzunca tefekkür etmek gerekir. Hakikatler kalbe ancak böyle işler. Bu tefekkürde şu maddeler üzerinde düşünelim:
1. Güneş Nur isminin zayıf bir aynasıdır. Buna rağmen hadsiz şeffaf eşyada ve semanın yıldızlarında aynı anda tecelli edip tasarrufta bulunabiliyor.
2. Yine ağızdan çıkan bir kelam aynı anda yüz binler kulağa girebiliyor. Bir kulağa girmesi diğer bir kulağa girmesine mâni olmuyor.
3. Yine nurani varlıklar olan melekler aynı anda binler yerde temessül edip tasarrufta bulunabiliyor.
4. Hatta bir derede nuraniyet kesbeden evliyaullah aynı anda birçok yerde temessül edip gözükebiliyor.
5. Kudret-i İlahiye ise en latif ve en has bir nur olup, bütün nurların nurudur. Güneşin nuru bu nur yanında bir hiç hükmündedir.
6. Eşyanın mahiyeti, hakikati ve melekûtiyet ciheti ise şeffaf bir ayna hükmündedir.
7. Bu durumda, güneş nuraniyet ve şeffafiyet sırrıyla, hadsiz âyinelerde aynı anda tecelli edip tasarruf ettiği gibi, kudret-i ezeliye de hadsiz eşyada anda tecelli edip tasarruf edebilir. Güneşe zor gelmeyen, kudret-i İlahiyeye asla zor gelmez.
8. Zor gelmeyince de bütün eşyayı aynı anda icad edip onlarda tasarruf edebilir. O kudrete nispeten, koca âlemi icad etmek, bir sineği icad edip onda tasarruf etmek kadar kolaydır. Baharı yaratmak, bir çiçeği yaratmak kadar; öldükten sonra bütün insanları haşretmek, bir ağacı diriltmek kadar kolaydır.
Metne devam edelim:
Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferata havale edilirse her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. (Mesnevi-i Nuriye)
Eğer kumandanın bin askere verdiği intizam -kumandan yok kabul edilerek- askerlere havale edilirse, bu durumda, her bir askerin bir kumandan kesilmesi veya her şeyle bizzat mübaşereti gerekir. Bu ise bir kumandanı inkâr etmeye bedel, bin kumandanı kabul etmeyi netice verir.
Aynen bunun gibi, eğer Allahu Teâlâ kabul edilmeyip eşyanın kendi kendini idare ettiği kabul edilirse, bu durumda, her bir eşyanın ilah olması yani uluhiyet sıfatlarıyla muttasıf olması gerekir. Bu ise batıldır. Meseleyi biraz daha açalım:
Güneş denizlerdeki her bir damlayı ve her bir şeffaf eşyayı ışığıyla aydınlatıyor ve hararetiyle ısıtıyor. Bu cihetle, her bir şeffaf eşyada güneşin bir aksi bulunuyor.
Şimdi birisi, “Güneş yoktur.” dese ve güneşi inkâr etse, ona denilir ki:
— Peki, bu şeffaf eşyada gözüken akisler nereden geliyor? Ortada bir yansıma var, ışık var, sıcaklık var. Bunun bir sahibi olmalı. Ya bir yerden gelmeli veya şeffaf eşyanın bizzat kendisine ait olmalı.
Eğer güneş inkâr edilirse, her bir şeffaf şeyin içinde hakiki bir güneşin var olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Çünkü ortada gözün gördüğü yansıma var. Bu yansıma ya güneşindir ya da şeffaf eşyanın kendisinindir. Eğer kendisininse o zaman içinde bir güneş vardır hatta kendisi bir güneştir. Zira böyle yedi renge ve ısıya sahip olabilmek için güneş gibi bir cisim olmak gerekir. Yani yol ikidir:
– Ya gökteki güneş kabul edilip bütün şeffaf eşyadaki yansımaların ona ait olduğu ve ondan geldiği kabul edilecek.
– Ya da “Her bir şeffaf eşyanın içinde hakiki bir güneş vardır.” denilecek.
Ancak bu iki kabulden biriyle yansımaların varlığı izah edilebilir.
Şimdi aynı mantıkla, Üstadımızın verdiği misali tahlil edelim:
Ordudaki askerlerin nizam ve intizamı, bir kumandanın onları idare etmesine ve hepsinin kumandanın emrine musahhar olmasına bağlıdır. Eğer kumandan inkâr edilirse, her bir askere bir kumandanlık vermek gerekir. Zira ortada bir nizam ve intizam var. Nizam ve intizam da bir kumandanın varlığını iktiza eder.
Bu misallerde olduğu gibi, eğer Allah inkâr edilirse, her bir varlığın, Allah’ın kudreti gibi nihayetsiz bir kudrete; ilmi gibi her şeyi kuşatan bir ilme; iradesi gibi sınırsız bir iradeye sahip olduğu ve diğer uluhiyet sıfatlarına haiz olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Zira isimler müsemmasız ve sıfatlar mevsufsuz olamaz. Her bir varlık üzerinde bilhassa hayat sahiplerinde Allah’ın isim ve sıfatları gözükmektedir. Allah inkâr edilse de bu isim ve sıfatlar inkâr edilemez, çünkü bunları göz görmektedir. Allah’ın inkâr edilmesi durumunda bu isim ve sıfatların varlıklara verilmesi gerekir. Zira ortada isim ve sıfatlar var. Bunların sahibi Allah değilse kimdir? Ya varlığın kendisidir ya tabiattır ya da sebeplerdir. İlla bir sahibi olmalı…
Bizler “Sahibi Allah’tır.” diyoruz. Allah’ı inkâr edenler ise bu isim ve sıfatları -bilmeden de olsa- eşyaya taksim ediyor. Yani zerrat adedince batıl ilahları kabul ediyor. Üstadımızın ifadesiyle: Kumandanı inkâr ediyor; her bir nefere bir kumandanlık vermek zorunda kalıyor.
Üstadımız bu i’lemi şöyle tamamlıyor:
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. (Mesnevi-i Nuriye)
Bu i’lemin amacı, akıllara ve kalplere bu hakikati kabul ettirip tasdik ettirmektir. Üstad Hazretleri başta işin misallerini verdi, akılları ve kalpleri hakikate ısındırdı. Sonra da iman edilmesi gereken hakikati beyan etti. Biz de iman edip tasdik ettik. Elhamdülillah.
Metni bir daha okuyalım ve mütalaayı tamamlayalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun her birisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lazım değildir.
Evet, asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferata havale edilirse her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır.
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz