a
Ana SayfaHubab89. Eyyühe’n-nefs! Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun…

89. Eyyühe’n-nefs! Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Eyyühe’n-nefs! Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun… (Mesnevi-i Nuriye)

Bir damla, güneşin ışığına mazhar olur ancak güneşin azametini deniz gibi gösteremez; damlanın cirmi buna yetmez.

Yine Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın sanatını gösterir ve kabiliyetini izhar eder. Ancak caminin her bir taşı bu sanata mazhar değildir ve mimarının kabiliyetini gösteremez. Caminin her bir taşında bu sanatı aramak ve bulamayınca Mimar Sinan’ı inkâr etmek tam bir ahmaklıktır.

Aynen bunun gibi, her bir eşya da Allah’ın esmasına ayna olur, sıfatına mazhar olur; o esmayı ve sıfatı gösterir. Ancak Allah’ın azametini hakkıyla gösteremez ve o kibriyaya hakkıyla ayna olamaz. Allah’ın azamet ve kibriyasının güneşteki tecellisi ile karıncadaki tecellisi bir değildir. Bir olmasını istemek gaflet ve cehalettendir.

Demek, her bir eserde müessirin (tesir sahibi olan Allah’ın) azametini görmek hem mümkün değildir hem de eşyanın mahiyeti buna uygun değildir.

Metne devam edelim:

Fakat haricî olan manaları zihnî manalarda arıyorsun. (Mesnevi-i Nuriye)

Bir şeyin haricî manası ve hakikati başkadır, zihindeki tasavvuru başkadır. İnsan bazen bir manayı düşünür; ancak düşündüğü ile mana arasında dağlar kadar fark olur.

Mesela bir masaya hayat verip sorsak:

— Ustan nasıl biridir? Bize ustanı tarif et.

Masa, ustasını şöyle tarif eder:

— Ben ustam odundandır. Dört ayağı vardır…

Masa, ustasını böyle tarif eder. Çünkü kişi bilmediği şeyi kendisine kıyas eder ve öyle tavsif eder.

Biz de misaldeki masa gibiyiz. Haricî manaları ve hakikatleri zihnimizde tasavvur edip, haricî olan mana ile zihnî manayı iltibas ediyoruz. Bu iltibasın neticesinde Mücessime (Allah’ı cisim kabul eden fırka) ve Müşebbihe (Allah’ı insanlara benzeten fırka) gibi fırkalar doğmuş, Selefilik gibi Allah’ın Arş’ta oturduğuna itikat eden mezhepler ortaya çıkmış.

Bu vartadan kurtulmak için şunu bilmeliyiz: Bir şeyin haricî manası farklıdır, zihindeki tasavvuru farklıdır. Bilhassa Allahu Teâlâ’nın zatı hususunda akla ne gelirse Allah ondan başkadır. Çünkü akıl mahluktur. Akla gelen mana da mahluktur. Allah ise mahluk olmayıp hâlıktır. Dolayısıyla Allahu Teâlâ’nın zatı, akla gelen bir manaya benzemekten münezzeh ve müberradır.

Metne devam edelim:

Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuâatını görmek istiyorsun. (Mesnevi-i Nuriye)

Bu da mümkün olmayan bir şeydir. Zira her bir ismin kendine mahsus bir tecellisi vardır. Mesela Musavvir ismi suret verir. Rezzak ismi besler. Muhyi ismi hayat verir. Mümit ismi öldürür. Ve hakeza…

Tek bir ismin tecellisinde bütün isimlerin şuâatını görmek istemek kişinin cehaletindendir.

Şunu da ifade edelim: Celalî isimler tecelli ettiğinde cemalî isimlerin tecellisi zayıflar ve bazen de kaybolur. Mesela Allahu Teâlâ bir kuluna Müzil (zelil eden) ismiyle tecelli ettiğinde kulu zelil ve hakir olur. Bu ismin tecelli ettiği kulda aynı anda Muiz (aziz eden) ismi tecelli etmez. Müzil isminin tecelli ettiği bir kulda aynı anda Muiz isminin tecellisini aramak kişinin hamakatındandır. Zira bu iki isim birbirine zıttır. İki zıttın cemi ise muhaldir.

Yine Allahu Teâlâ bir kuluna Dâr (zarar veren) ismiyle tecelli ettiğinde, bu isme mazhar olan kul hasta olur, musibetzede olur ve hakeza. Bu ismin tecelli ettiği kulda aynı anda Nâfi (fayda veren) isminin tecellisini aramak hatadır. Zira Dâr ismi tecelli ettiğinde Nâfi isminin tecellisi kesilir.

Demek, esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuâatını görmek istemek hatadır.

Metne devam edelim:

Her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevk etmek istiyorsun. (Mesnevi-i Nuriye)

İnsanın binler latifesi vardır. Her birinin zevki ve elemi farklıdır. Muhabbetin zevki farklıdır, marifetin zevki farklıdır. Aklın zevki farklıdır, kalbin zevki farklıdır, ruhun zevki farklıdır. Kuvve-i şâmmenin zevki farklıdır, kuvve-i zaikanın zevki farklıdır, kuvve-i şeheviyenin zevki farklıdır…

Mesela aklın lezzeti tefekkürdür. Kalbin lezzeti zikirdir. Muhabbetin lezzeti Allah’ı sevmek; marifetin lezzeti Allah’ı bilmektir. Ve hakeza…

Gafil insan her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevk etmek ister. Bununla da hata eder.

Metne devam edelim:

Her bir hisse tabi olan işleri ve hâcetleri îfa ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhama maruz kalıyorsun. (Mesnevi-i Nuriye)

Mesela insan burnuyla koklar, kulağıyla işitir. Burnun vazifesini kulaktan beklemek, kulağın vazifesini burna gördürmeye çalışmak hamakattır.

Aynen bunun gibi, aklın ihtiyacı farklıdır, kalbin ihtiyacı farklıdır, ruhun ihtiyacı farklıdır ve diğer hislerin ihtiyacı farklıdır. Mesela bir kimse günde yüz bin defa Allah dese, bununla ancak kalbin ihtiyacını karşılar; aklın ihtiyacını karşılayamaz. Zira akıl delil ve hüccet ister ve ancak onunla doyar.

Meselenin diğer misallerini sizler bulursunuz. Metni bir daha okuyalım ve mütalaamızı tamamlayalım:

Eyyühe’n-nefs! Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun fakat haricî olan manaları zihnî manalarda arıyorsun. Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuâatını görmek istiyorsun. Her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevk etmek istiyorsun. Her bir hisse tabi olan işleri ve hâcetleri îfa ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhama maruz kalıyorsun. (Mesnevi-i Nuriye)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin