11. Cenab-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılab eder ki gezmekle bitmez bir şekil alır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
(Hardale: Çok küçük tohumları olan bir bitki)
İnsan hafızasının beyinde işgal ettiği yer bir mercimek büyüklüğündedir. Ancak içindeki bilgi had ve hesaba gelmez.
Bir hafıza kitabında şu bilgiyi okumuştum: İnsan her saniye hafızasına 10 bilgi gönderse ve 90 sene boyunca bunu her saniye yapsa, 90 sene sonunda hafızasının yarısı bile dolmamış oluyor. İşte hafızanın kapasitesi bu kadar büyük!
İnsanın gördüğü, işittiği, okuduğu, hissettiği vs. her şey bu hafızada saklanır. İnsan geçmişe bir seyahat yapmak istediğinde âdeta hafıza bir sahraya döner. Mercimek büyüklüğündeki bu yer öyle büyük bir sahra olur ki gezmekle bitmez, dolaşmakla sonu gelmez!
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
İnsan, hafızasının çok küçük bir alanını doldurmuştur. Hafıza büyük bir şehir olsa, insanın doldurduğu alan küçük bir meydan olur. İnsan bu meydanı bile gezmekle bitiremiyor.
— Meydanı gezmekle bitiremeyen, şehri nasıl bitirecek ve bu şehrin en ücra köşelerini nasıl gezecek?
Mezkûr cümleye şu cihetten de bakılabilir:
İnsanın tarihçe-i hayatı hafızada bir şehir kadar yer tutsa, hayatının bir bölümü o şehirde bir meydan olur. İnsan, hayatının bir bölümünü düşünmeye başladığında o meydanda gezintiye başlar. Bu esnada o meydan o kadar büyür ki gezmekle bir türlü sonu gelmez. İnsan düşündükçe meydan büyür, meydan büyüdükçe insan düşünür.
— İnsan bir meydanı -yani hayatının bir safhasını- bile gezmekle bitiremiyorsa, tarihçe-i hayatının yazılı olduğu şehri nasıl gezmekle bitirecek?
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise aklın gezdiği daire nasıldır? Akıl da dünyayı yutar. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Kuvve-i hafıza aklın bir hademesidir.
— Acaba hademe hükmündeki kuvve-i hafıza bu kadar geniş olursa, kumandanı olan aklın dairesi nasıldır?
Neticede hafızada insanın gördükleri, işittikleri, okudukları, hissettikleri vs. kaydediliyor. Akıl ise bunlara artı olarak bir de görmediği, işitmediği, okumadığı, hissetmediği vs. şeyleri düşünebiliyor. Başka bir hizmetkârı olan hayale biniyor ve ta kâinatın ötesine geçiyor. Demek, aklın dairesi hafızanın dairesinden çok daha geniştir.
Bu durumda akla şu geliyor: Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise aklın gezdiği daire nasıldır?
Cevap olarak da şu çıkıyor: Akıl da dünyayı yutar.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Fesübhanallah! Cenab-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Bilgilerin saklandığı hafıza mercimek büyüklüğündedir. Üstadımız buna “hardale” dedi. Bu hardale maddeten küçücük bir şey iken, içindeki kayıtlar ve görüntüler cihetiyle dünya kadar büyüktür. O kadar büyüktür ki içinde gezmekle sonu gelmez. Bu durumda, hardale akıl için bir dünya -yani dünya kadar büyük olmuş- oluyor.
Dünya da akıl için sanki bir hardale gibi oluyor. Yani aklın dairesi o kadar geniştir ki dünyayı alıp aklın içine koysak, dünya akılda hardale kadar yer kaplar; bu kadar küçük olur.
Ne aciptir ki: Hardale (yani hardale büyüklüğündeki hafıza) akla bir dünya (yani dünya kadar büyük) oluyor. Koca dünya da akla bir hardale (yani hardale gibi küçük) oluyor!
Kardeşlerim, Risale-i Nurları okurken her metinden kıssadan hissemizi almalıyız. Mesela bu metni ele alalım:
— Üstad Hazretleri mezkûr beyanıyla neyi kastetmiş?
— Biz burayı okumakla ne elde edeceğiz?
Eğer bu sorulara cevap bulmadan okursanız, okuduğunuzu anlar ancak tam istifade edemezsiniz.
Benim mezkûr metinden kıssadan hisselerim şunlar:
Evvela Üstadımız mezkûr metinde Allah’ın varlığını ispat ediyor. Şöyle ki:
Mesela seslerin ve görüntülerin kaydedildiği bir kamera görsek… Bize: “Bu kamera kendi kendine oldu.” denilse, bu söze güler ve “Hiç kamera kendi kendine olur mu?” deriz.
— Peki, kamera kendi kendine olamıyor da kameradan milyon kere daha mükemmel olan hafıza nasıl kendi kendine oluyor?
— Hafızada bilgileri kim kaydediyor ve kim muhafaza ediyor?
— Bilgilerin birbiriyle karışmasına kim mâni oluyor?
— Bu işler tesadüfi midir?
İşte bu cihetle kuvve-i hafıza Allah’ın varlığını ispat eder. Bu ispatın başka vecihleri de var. İşin bu kısmına girip sözü uzatmak istemiyorum. Zaten bu vecihleri Lem’alar ve Katre Risalesi’nde mütalaa etmiştik.
Ben mezkûr metinden kıssadan hisse olarak evvela bunu alıyorum.
İkinci kıssadan hissem şu: Üstadımız mezkûr beyanıyla Allah’ın sanatını teşhir ediyor. O hâlde benim bu sanat üzerinde tefekkür etmem ve bu sanata karşı hayret secdesine gitmem lazım.
Bu vazifeyi yaparken şunları düşünüyorum:
– Fesübhanallah! Küçücük hafıza nasıl da bir sandıkça olmuş; insanın bütün tarihçe-i hayatı onda kaydedilmiş!
– Bilgiler nasıl da birbiriyle karışmıyor?
– Hem hafızada sadece maddi vücudu olan şeyler saklanmıyor. Sesler, kokular, tatlar gibi maddi vücudu olmayan şeyler de hafızada saklanıyor. Bir insanın sesini işitip tanıyoruz, bir yemeği tadıp tanıyoruz, bir kokuyu koklayıp tanıyoruz. Demek, hepsi hafızada kaydedilmiş.
– Hem hafıza sadece insanlarda da yok. Hayvanatın hatta nebatatının da bir hafızası var. Onlar da tarihçe-i hayatlarını hafızalarında saklıyorlar.
– Peki, ya akla ne demeli? Koca dünya ona bir hardale kadar olmuş…
Bunlar gibi cihetlerle Allah’ın sanatı üzerinde tefekkür ediyorum ve sonunda سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ “Ey akılların sanatında hayrete düştüğü Allah’ımız! Seni tenzih ve tesbih ediyoruz.” diyerek hayret secdesine kapanıyorum.
Bunları -Allah muhafaza etsin- riya ve sum’a için yazmıyorum; yeni okumaya başlayan ve okuma usulünü bilmeyenlere bir örnek olsun diye yazıyorum.
Şunu da hatırlatayım:
Bir şey üzerinde tefekkür edebilmek için o şey hakkında bilgi birikimimiz olmalıdır. Bir şeyin özelliklerini ne kadar çok bilirsek onun üzerinde o kadar derinlemesine tefekkür ederiz.
Bu durumda yapmamız gereken şey, hafızanın yapısı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaktır. Bunun için de internet üzerinden bir araştırma yapabiliriz. Allah’ın sanatını ne kadar iyi bilirsek hayretimiz o derece fazla olur.
Mezkûr metinde daha başka nükteler de var. Onları da siz bulun ve üzerinde iyice tefekkür edin. Tefekkür ederken de “Fesübnahallah”, “Allahu Ekber”, “Tebârekâllah”, “Mâşaallah” gibi zikirlerle Allah’ı tesbih edin.
İşte bunu yaptığınızda mezkûr metni anlamış ve hakikati akla ve kalbe işletmiş olursunuz. Bunu yapmadan ilerlerseniz sadece okumuş olur ancak neyi ve niçin okuduğunuzu bilmemiş olursunuz. Bu da metinden istifadenizi çok aza indirir!
Bu derste şu bölümü mütalaa ettik:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılab eder ki gezmekle bitmez bir şekil alır.
Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir?
Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise aklın gezdiği daire nasıldır? Akıl da dünyayı yutar. Fesübhanallah! Cenab-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz