71. Acz nidanın madenidir. İhtiyaç duanın membaıdır.
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz nidanın madenidir. (Mesnevi-i Nuriye)
Üstadımız Hubab Risalesi’nin başında şöyle demişti: Kur’an-ı Hakîm’in ummanından
Demek, bu risaledeki her bir i’lem Kur’an denizinden süzülmüş olup, bir ayetin tefsiri hükmündedir.
“Acz nidanın madenidir.” cümlesini okuyunca Üstadımızın mezkûr beyanı aklıma geldi; kendi kendime sordum:
— Acaba “Acz nidanın madenidir.” hakikati Kur’an’ın hangi ayetlerinden süzülmüş olabilir?
Bunu düşünmeye başladım; gönlüme birçok ayet-i kerime düştü. İkisini sizinle paylaşayım:
هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَـذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
Sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran O’dur. Öyle ki gemide bulunduğunuz ve o gemi, içindekilerle beraber hoş bir esintiyle akıp gittiği ve gemidekilerin bununla keyiflendikleri bir sırada, o gemiye şiddetli bir fırtına gelir çatar ve her taraftan onlara dalgalar gelmeye başlar. Onlar zannederler ki her yerden kuşatıldılar. İşte o vakit dini Allah’a has kılarak dua etmeye başlarlar. “Eğer bizi buradan kurtarırsan, andolsun ki şükredenlerden olacağız.” derler. (Yunus 22)
İşte insan bu… Denizde keyif sürerken aklına hiç Allah gelmez. Ne zaman ki gemi dalgalarla çalkalanmaya başlar ve ölüm korkusu ortaya çıkar, birden Allah’ı hatırlar ve Allah’a yalvarmaya başlar.
— Peki, bu hâlin sebebi nedir?
Sebebi şudur: Denizde keyif sürerken aczi hiç aklına gelmez. Zanneder ki denizin sahibi kendisidir ve bütün tehlikelerden emindir. Ne zaman ki dalgalar gemiyi kuşatır ve ölüm karşısına dikilir, birden aczini anlar ve denizin sahibi olan Allah’a yalvarmaya başlar. Yani Üstadımızın dediği gibi, acz nidanın madeni olur; onu nidaya ve yalvarmaya sevk eder.
Başka bir ayet:
وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ
İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, yatarken, otururken ve ayakta iken bize dua eder. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi -sanki kendisine dokunan sıkıntı için bize hiç dua etmemiş gibi- sıvışıp gider. (Yunus 12)
İşte insan… Afiyet ve nimet üzere iken Allah’ı hiç hatırlamaz; çünkü bu hâlde iken aczini idrak edemez. Ne zaman ki bir musibete uğrasa birden aczini anlar, kudreti sonsuz olan Allah’a yalvarmaya başlar. Eğer Allah o musibeti ondan kaldırsa, sanki hiç dua etmemiş gibi tekrar eski hâline döner, Allah’tan yüz çevirir. Yani tekrar aczini unutur; aczini unutunca da nidadan mahrum olur.
Demek, kendini âciz bilen nidaya sarılıyor; kavi bilen yüz çeviriyor. Bununla da “Acz nidanın madenidir.” hakikati tebarüz ediyor.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
İhtiyaç duanın membaıdır. (Mesnevi-i Nuriye)
Yani her kim kendini muhtaç bilirse duaya sarılır ve Allah’a yalvarır. Bu hususta da aklıma çok ayet-i kerime geliyor. Mütalaayı uzatmamak için onları yazmayacağım. Sadece şu kadar derim ki: Aklıma gelen bu ayetlerle anlıyorum ki Hubab Risalesi gerçekten de Kur’an-ı Hâkim’in ummanındanmış ve Kur’an’dan süzülmüş!
Madem acz nidanın madeni, ihtiyaç da duanın membaıdır; o hâlde bu madeni çok işletmeli ve bu membadan pınarlar fışkırtmalıyız. Yani aczimizi ve fakrımızı tam manasıyla derk edip, kudret-i İlâhiye ve rahmet-i Rabbâniyenin kapısında dilenci olmalıyız. Olmalıyız ki o kapılar bize açılsın, aczimize ve fakrımıza bir merhem sürülsün.
Belki ehlullahın kendini son derece âciz ve fakir bilmesinin bir sırrı da budur: Nida madenini işletmek ve dua membaından pınarlar fışkırtmak…
Üstadımız bu i’lemi şu duayla tamamlıyor:
Feyâ Rabbî, ya Hâlıkî, ya Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim hacetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re’sü’l-malım emellerimdir. Şefîim, Habibin aleyhissalâtü vesselâm ve rahmetindir. Affeyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle! Ya Allah, ya Rahman, ya Rahîm. Âmin! (Mesnevi-i Nuriye)
Duanın şerhine ihtiyaç duymuyor; Arapçasını ezberlemek isteyenler için Arapçasını kaydediyoruz:
فَيَا رَبِّي وَيَا خَالِقِي وَيَا مَالِكِي ، حُجَّتِي عِنْدَ نِدَائِي حَاجَتِي ، وَعُدَّتِي عِنْدَ دُعَائِي فَاقَتِي ، وَوَسِيلَتِي انْقِطَاعُ حِيلَتِي ، وَكَنْزِي عَجْزِي ، وَرَأَسُ مَالِي آمَالِي وَآلاَمِي ، وَشَفِيعِي حَبِيبُكَ وَرَحْمَتُكَ ، فَاعْفُ عَنِّي وَاغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي ، يا الله يا رحمن يا رحيم
Metni bir daha mütefekkirâne okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz nidanın madenidir. İhtiyaç duanın membaıdır.
Feyâ Rabbî, ya Hâlıkî, ya Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim hacetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re’sü’l-malım emellerimdir. Şefîim, Habibin aleyhissalâtü vesselâm ve rahmetindir. Affeyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle ya Allah, ya Rahman ya Rahîm. Âmin! (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz