52. Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’s-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü ancak bir şule kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Biçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâlî bir insanın ne olacak hâli? Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmanu’r-Rahîm’e, böyle bir acz ile itimat etmek lazımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zayıfa cihet-i istimdad. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Metin açık olduğu için şerhine gerek yok. Ancak şu kadar deriz ki:
Risale-i Nurları okuyanların en büyük hatası, bu tip metinleri sathi bir nazarla okuyup geçmek ve üzerinde enfüsi tefekkür yapmamaktır. Sanki Üstad Hazretleri metni sadece kendisi için yazmış; bizim ondan hiçbir hissemiz yok…
Hâlbuki bu metinler üzerinde derin enfüsi tefekkürler yapılmalı ve hakikat nefse kabul ettirilmelidir. Yeni başlayanlara bir numune olması için ben kendi tefekkürümün bir kısmını yazayım ve dersimi yazılı yapayım:
İ’lem eyyühe’s-SİNAN! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet?
Ey nefsim! Nihayetsiz âcizsin. Bir mikropla başa çıkamaz; kör bir akrebe mağlup olursun. Hem nihayetsiz fakirsin. İhtiyacın şu âlemi kuşatmış; sermayen ise yok hükmündedir.
Hâlin budur. Lakin iş gurura geldi mi senden büyüğü yok! Seni secdeye gitmekten, dua etmekten, Allah’a karşı boyun bükmekten meneden bu gururun nedir? Allah’a karşı bu istinkâfın nedendir?
Hem nedir bu gafletin? Ölümü hiç düşünmez; hesabı hiç hatıra getirmezsin. Sanki lâyemutsun ve ölümsüzsün. Hem öyle gafilsin ki her şey lisan-ı hâliyle Allah der de sen onların seslerini işitmez; onların şehadetinden ve zikrinden gaflet edersin. Allah’ın nimetlerini de hayvan gibi yersin. Nimette in’amı görmez; in’amdan Mün’im-i Hakiki’ye intikal etmezsin.
İşte hâlin budur ey nefsim! Aczini gösteren gururunla ve cehlini gösteren gafletinle yaşar gidersin. Ne zaman aklını başına alacaksın? Ne zaman bu gururdan ve gafletten kurtulacaksın? Gel, ölüm gelmeden bu gururu bırak ve gaflet perdesini yırt at…
Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet?
Ey nefsim! Şu kibrine bir bak! Firavun bile senin kadar kibirli değildi. Nedir bu haşmetin? Neyine güvenir de böyle kibirlenir ve kendini büyük görürsün?
Hem nedir bu istiğnan? Sen son derece fakir ve muhtaçsın. Hâl böyle iken, kendini nasıl böyle müstağni görüyor ve Allah’tan istiğna ediyorsun. Bak, aldığın her nefes Allah’ındır. Soban ve lamban olan güneş Allah’ındır. İçtiğin su Allah’ındır. İçinde misafir olduğun dünya Allah’ındır. Yahu sen dahi Allah’ın mülkü ve memlûküsün. Hâl böyle iken, yalandan bir istiğna elbisesi giymiş, fakrını gizlemeye çalışıyorsun. Sen son derece âciz ve fakir bir zavallısın. Bırak istiğnayı, Allah’ın dergahında secdeye kapan.
Hem ey nefsim, nedir bu azamet? Kendini ne kadar da büyük zannediyorsun. Kur’an’ı bir aç da kendini büyük zanneden Firavunları, Karunları, Nemrudları bir oku… Bak bakalım, kendini büyük zannedenlerin akıbeti nasıl olmuş. Onlara benzemek mi istersin? Onlar gibi helak olmak ve cehennemin odunu olmak mı istersin? Sen hakkın azamet değil tevazudur, secdeye kapanmaktır ve aczini anlamaktır…
Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır.
Ey nefsim! Neyine güvenir de Allah’a isyan edersin? Elindeki ihtiyar kıl kadardır yani bu kadar zayıftır. İktidarın zerre kadardır yani bu kadar küçüktür. Sen iradenle neyi yaratabilir ve kudretinle neyi icad edebilirsin? Yahu aczini ve zaafını ne zaman anlayacaksın? İhtiyar ve iktidarının hiçbir işe yaramadığını ne zaman derk edeceksin? Sana yakışan, cüz’î ihtiyarını Allah’ın külli ihtiyarına bırakmak ve vehmî iktidarından vazgeçip Allah’ın iktidarına iltica etmektir…
Ve hayatın söndü ancak bir şule kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü; bir lem’a kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı?
Ey Sinan! Geldin 53 yaşına… Hayatın söndü, ömrün geçti; hem de hayal gibi, rüya gibi… Geriye ne kaldı? Bir şule ve lem’a kaldı. O dahi evvelki gibi geçecek ve bir bakmışsın toprağın altına girmişsin. Seni bekleyen ve sana kucağını açmış olan kabir seni sıkıyor; sana hoş geldin diyor.
Ey nefsim! Kabirden başka mekânın var mı? Nereye gidersen git, nereye kaçarsan kaç, nereye saklanırsan saklan; sonunda ölüm seni bulacak ve kabre gireceksin. Kabirde hâlin nice olacak!
Ey nefsim! Kabri düşünmek de seni ıslah etmiyorsa artık sana hangi söz kâr eder, hangi nasihat tesir eder?
Biçare! Aczine ve fakrına bir had var mı?
Vallahi bir had yok! Aczin ve fakrın nihayetsizdir. Hamurun bunlarla yoğrulmuş… En küçük bir işe kudretin yetmez; en küçük bir ihtiyacına sermayen kâfi gelmez.
Ahhh! Kendini bir okuyabilsen, aczini ve fakrını bir anlayabilsen; belki bu idrakin sebeb-i necatın olacak ve seni Allah’a kavuşturacak…
Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır.
Ey nefsim! Ne çok şey istersin… Emellerin âlemi kuşatmış, arzuların ta âlem-i ahirete ulaşmış. Ama ecelin yakındır. Belki de yazdığın bu sayfayı tamamlayamadan ölüm gelecek, Hazreti Azrail ruhunu teslim alacak; bunlar yazdığın son satırlar olacak…
Ecelin bu kadar yakın iken, emellerinin bu kadar uzun olması garip değil mi? Gel, bütün emellerinden vazgeç; tek emelin Allah’ı razı etmek olsun. Bu hâl üzere ölebilirsen bütün emellerini gerçekleştirmiş olursun. Zira ne istersen ve neyi arzu edersen sana ahirette verilecektir…
Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâlî bir insanın ne olacak hâli?
Ey nefsim! Aczin ve fakrın iliklerine kadar işlemiş. Zerre miskal bir iktidar ve kıl kadar bir ihtiyarın yok. Bu durumda hâlin ne olacak? Dünyanın sultanı da olsan kaç para eder; sana ne fayda verir?
Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmanu’r-Rahîm’e, böyle bir acz ile itimat etmek lazımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zayıfa cihet-i istimdad.
İşte kurtuluşun bu mananın hakikatine ulaşmakta gizlidir. Sana lazım olan, hazain-i rahmetin sahibi olan Allahu Teâlâ’ya acz tezkeresiyle itimad ve istinaddır. Odur herkese nokta-i istinad ve her zayıfa cihet-i istimdad…
Öyleyse en nefsim! Şimdi Allah’a firar edeceğiz. Aczimizi ve fakrımızı şefaatçi yapıp Allah’tan isteyeceğiz, ona sığınacağız ve ona kaçacağız. Allah bize kâfidir; başkasına gerek yok. Allah bize vâfidir; başkasına ihtiyaç yok. Allah’ı bulsan, her şeyi buldun. Onu bulan neyi kaybeder ve onu kaybeden neyi bulur?
Ben tefekkürümün küçük bir numunesini yazdım. Günüm bu hakikatlerin tefekkürüyle ve nefsimle konuşarak geçecek. Hakikatleri nefsime kabul ettirmeye; kalbime ve ruhuma işletmeye çalışacağım.
Kardeşlerim, iş sadece okumak değil. Okumak ne ki? Asıl olan, hakikati kalbe, akla, ruha, letaife ve zerrata işletmek ve nefsi ilzam etmek. Asıl olan, hakikatin boyasıyla boyanmak. Asıl olan, insan-ı kamil olmak…
Kim ki bunu yapa, işte o, Risaleleri hakkıyla okuya…
Metni bir daha mütefekkirane okuyalım:
İ’lem eyyühe’s-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü ancak bir şule kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Biçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâlî bir insanın ne olacak hâli? Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmanu’r-Rahîm’e, böyle bir acz ile itimat etmek lazımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zayıfa cihet-i istimdad. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz