46. İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüsattedir ki ihatası mümkün değildir ve o kadar dardır ki…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüsattedir ki ihatası mümkün değildir ve o kadar dardır ki iğneye mahal olamaz. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Meydan, insanın gezip dolaştığı yerdir. İnsanın cisminin ve bedeninin bir meydanı var; aklının ve fikrinin başka bir meydanı var.
İnsan kendisini çok zorlasa en fazla bir günde 100 km’lik bir yürüyüş yapabilir. Demek, cisminin bir günde gezebildiği meydan 100 km uzunluğunda bir meydandır.
Cismin ve bedenin meydanında bir kayıt ve bir sınır var iken, aklın ve fikrin meydanından bir kayıt ve sınır yoktur. Aklın ve fikrin meydanı o kadar geniştir ki ihatası mümkün değildir. Mesela akıl ve fikir, Dünya’mızdan 150 milyon km uzakta olan Güneş’e bir saniyede ulaşır. Diğer saniyede Samanyolu Galaksisi’nin ötesine geçer. Sonraki saniyede milyonlar ışık yılı uzakta olan galaksilere ulaşır. Sonra isterse âlem-i ahireti ziyaret edip, cennet ve cehennemin sokaklarında gezer.
Aklın ve fikrin gezdiği meydan bu kadar büyük ve böyle nihayetsiz iken, bazı zamanda o kadar daralar ki bir iğneye mahal olamaz. Yani o geniş meydanlarda kolayca gezebilen akıl ve fikir bazen iğne gibi küçük bir meselede boğulur; küçücük bir meseleyi ihata edemez.
Üstadımız aklın ve fikrin iğneye mahal olamamasını şöyle izah ediyor:
Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Üstad Hazretleri aklın ve fikrin iğneye mahal olamamasını; zerre içinde dönmesi, katre içinde yüzmesi ve bir noktada hapsolması ifadeleriyle izah etti.
Aklın ve fikrin bu darlığını hepimiz muhtelif zamanlarda hissetmişizdir. Bazen bir katrede boğuluyor ve bir noktada hapsoluyoruz. Yani ufacık meselelerin çözümlerini bulamıyor ve küçücük hadiselerde daralıp “Kâbız” isminin tecellisine ayna oluyoruz. Sonra Allahu Teâlâ aklı ve fikri tekrar serbest bırakıyor; boğulduğu katreden ve hapsolduğu noktadan kurtarıyor. Akıl ve fikir tekrar âlem-i şehadetin ve âlem-i gaybın sokaklarında gezmeye başlıyor; zaman-ı maziye ve zaman-ı istikbale seyahat ediyor.
Üstadımız aklın vüsatını şöyle beyan ediyor:
Bazen de âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazen de o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki Vâcibü’l-vücud’u görmeye çalışır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Evet, akıl ve fikir bazen kâinatı bir kitap gibi eline alıyor, âlemleri bir sayfa gibi çeviriyor ve o âlemler üzerinde yazılan yazıları okuyor. Üstadımızın ifadesiyle, âlemi bir karpuz gibi eline alıyor ve kâinatı misafireten getiriyor, akıl odasında misafir ediyor.
Hatta bazen âlemin sokakları ona dar geliyor da daha yükseğe çıkmaya, Vâcibü’l-vücud olan Allah’ı görmeye çalışıyor. Bir katrede boğulduğunu ve bir noktada hapsolduğunu unutuyor; böyle haddini aşıyor.
Üstad Hazretleri bu i’lemi şöyle tamamlıyor:
Bazen de küçülür, zerreye benzer. Bazen de semavat kadar büyür. Bazen de bir katreye girer. Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Bazen küçülüp zerreye benzemesi, ihatasının bazı anlarda son derece küçülmesi ve seyahat meydanının son derece daralmasıdır.
Bazen semavat kadar büyümesi, bazı anlarda geniş bir ihataya sahip olması ve bütün eşyayı fikriyle ihata etmesidir. Semavatın bütün eşyayı ihatası gibi, o da eşyayı böyle ihata edip geniş bir meydanda gezmesidir.
Bazen bir katreye girmesi, çözemediği meseleler karşısında küçülmesi, pusması ve son derece âciz kalmasıdır. Adeta katrede hapsolmasıdır.
Bazen de fıtrat ve hilkati içine alması, fıtratın mahiyetini ve hilkatin hikmetini çözmesi, hilkat-i insanın ve hilkat-i âlemin sırlarını keşfetmesidir.
Mezkûr ifadelerin mutlaka başka manaları da vardır. Onları da siz çözer, üzerinde tefekkür edersiniz.
Üstad Hazretleri bu i’lemde, aklın ve fikrin meydanının çok geniş olmasından; bazen de bu genişliğe rağmen bir noktada hapsolmasından bahsetti. Yani aklın ve fikrin meydanı hem çok geniş hem çok dar…
Genişliği beyan için şu ifadeleri kullandı: İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüsattedir ki ihatası mümkün değildir… Bazen de âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazen de o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki Vâcibü’l-vücud’u görmeye çalışır… Bazen de semavat kadar büyür… Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır.
Darlığı beyan için de şu ifadeleri kullandı: O kadar dardır ki iğneye mahal olamaz… Bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor… Bazen de küçülür, zerreye benzer… Bazen de bir katreye girer.
Bu makamda iki mesele üzerinde durmak istiyorum:
1. Üstadımız bu i’lemi niçin yazmış?
2. Bizim bu i’lemden kıssadan hissemiz nedir?
Risale-i Nurları okurken tek mesele okuduğumuzu anlamak değildir. O metnin niçin yazıldığını ve kıssadan hissemizin ne olduğunu bilmemiz gerekir ki tam istifade edebilelim ve meseleye bu minvalden bakabilelim.
İlk önce Üstad Hazretlerinin bu i’lemi niçin yazmış olabileceği üzerine konuşalım. Üstadımız 23. Söz’de insanın vazifesini anlatırken şöyle diyor:
— Esmâ-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî sanatları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellallık ve ilancılıktır. (23. Söz)
Demek, insanın bir vazifesi de Allah’ın sanat eserlerini birbirine göstermek, dikkatleri o sanata celbetmek; bu cihetle de dellallık ve ilancılık vazifesini yapmaktır.
İşte Üstad Hazretleri bu i’lemde dellallık ve ilancılık vazifesini yapıyor; aklı ve fikri nazar-ı ibretimizi arz edip üzerinde düşünmemizi sağlıyor.
Bizim kıssadan hissemiz de şu ola: Bizler de aklın ve fikrin bu acip hâlâtı üzerinde tefekkür etmeli ve Allah’ın sanatı karşısında hayret ve muhabbet secdesine gitmeliyiz. Bu secdede bir yandan tefekkür ederken, diğer yandan “Allahu Ekber, Sübhanallah, Mâşâallah, Tebârakâllah” diyerek hayretimizi ilan etmeliyiz.
Şimdi metni bir daha okuyalım, sonra da hayret secdesine varıp Rabbimizi tesbih edelim:
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüsattedir ki ihatası mümkün değildir ve o kadar dardır ki iğneye mahal olamaz.
Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazen de âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazen de o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki Vâcibü’l-vücud’u görmeye çalışır.
Bazen de küçülür, zerreye benzer. Bazen de semavat kadar büyür. Bazen de bir katreye girer. Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz