54. 1339 tarihinde Meclis-i Mebusana hitaben yazdığım bir hutbenin suretidir.
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
1339 tarihinde Meclis-i Mebusana hitaben yazdığım bir hutbenin suretidir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Üstad Hazretlerinin çalışmalarını ve mücadelesini çok yakından takip ediyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Üstad Hazretlerini ısrarla Ankara’ya davet ediyorlardı.
Üstad Hazretleri, Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara’ya gitti. 25 Kasım 1922’de Ankara’ya ayak bastığında Büyük Millet Meclisi’nde düzenlenen resmî hoş geldin merasimiyle karşılandı. Üstad Hazretleri bu zaman diliminde bir yandan bazı meclis çalışmalarına katılıyor, bir yandan da milletvekilleriyle önemli konuları tartışıyordu.
Bu hengâmda milletvekillerinin çoğunun namaz kılmadıklarını gören Üstadımız, bir beyanname yayınlayarak namazın önemini anlattı ve onları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Üstadımızın bu gayreti, milletvekillerinin büyük bir kısmının yeniden namaza başlaması ile sonuçlandı. Tabii bundan rahatsız olan bazı çevreler de vardı…
Üstadımızın bu beyannamesini Meclis Başkanı Mustafa Kemal de okumuş ve yirmi-otuz milletvekilinin bulunduğu bir ortamda Üstad Hazretlerine şöyle demişti:
— Biz sizi buraya çağırdık ki sizin yüksek fikirlerinizden istifade edelim. Siz geldiniz, en evvel namaza dair şeyler yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz.
Üstad Hazretleri bu söze hiddetlenerek şöyle cevap verir:
— Paşa! Paşa! Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namazı kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur.
Bunun üzerine Mustafa Kemal özür dilemiş ve tartışmayı daha fazla uzatmamıştır.
İşte gelecek beyannamenin böyle bir mazisi var. Mana açık olduğundan dolayı şerhine girişmeyeceğiz. Teenni ile yavaş yavaş okuyalım ve istifadeye çalışalım:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd! Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.
Evvela: Şu muzafferiyetteki harikulade nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’an’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’an’ın en sarih ve en kat’i emri olan “salât” gibi feraizi imtisal etmeniz lazımdır. Ta onun feyzi böyle harika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.
Sâniyen: Âlem-i İslam’ı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lakin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslamiyeyi iltizam ile olur. Zira Müslümanlar İslamiyet hesabına sizi severler.
Sâlisen: Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’an’ın evamir-i kat’iyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurani güruha refik olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki sizin gibi insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.
Râbian: Bu millet-i İslam’ın cemaatleri çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hatta umum Kürdistan’da, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler, kılmazsa ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
Bir zaman Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız hem de eşkıya idiler.
Hâmisen: Enbiyanın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki şarkı ayağa kaldıracak din ve kalptir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır.
Sâdisen: Hasmınız ve İslamiyet düşmanı olan Frenkler, dindeki lakaytlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hatta diyebilirim ki hasmınız kadar İslam’a zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslamiye ve selamet-i millet namına, bu ihmali a’mâle tebdil etmeniz gerektir.
Görülmüyor mu ki İttihatçıların o kadar harika azim ve sebat ve fedakârlıklarıyla, hatta İslam’ın şu intibahına da bir sebep oldukları hâlde, bir derece dinde lâübalilik tavrını gösterdikleri için dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslamlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.
Sâbian: Âlem-i küfür bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslam’a hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği hâlde, âlem-i İslam’a dinen galebe etmedi. Ve dâhili bütün fırak-ı dâlle-i İslamiye de birer kemiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı ve İslamiyet, metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda; lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârane, sinesinde yer tutamaz.
Demek, âlem-i İslam içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslamiyet’in desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp sönmüş.
Sâminen: Zaaf-ı dine sebep olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’an’ın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydâne ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfice, tahripkârane iş ise bu kadar rahnelere maruz kalan İslam zaten muhtaç değildir.
Tâsian: Sizin bu İstiklal Harbi’ndeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhur-u müminîndir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi evamir-i Kur’aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslam namına zaruridir.
Yoksa İslamiyet’ten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu Frenk mukallidleri, avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslam’a münafi olduğundan âlem-i İslam nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek.
Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lazım ki o yola süluk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var. Yalnız gaflet ve tembellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Hâlbuki feraizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalalete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?
Bahusus bu güruh-u mücahidîn ve bu yüksek meclisin ef’ali taklit edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek, ikisi de zarardır. Demek, onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakiki ve ciddi iş görülmez.
Şu inkılab-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu Meclis-i Âlînin şahsiyet-i maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeair-i İslamiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhte etmezse hayat için dört şeye muhtaç fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâekall beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek. O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا ayetine zıttır.
Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevi daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî ancak ona istinad ile vezaifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevi eğer müstakim olsa ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de fenalığı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı mahduddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız.
Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız, İslam’ın şeairini tahrip ediyorlar. Öyle ise zaruri vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise düşmanı tevkif etmez, teşci eder.
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ
Yazar: Sinan Yılmaz