a
Ana SayfaHubab30. Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının elli beş vecihle…

30. Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının elli beş vecihle…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının elli beş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki: (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

“Vücub-u vücud” Allah’ın varlığının vacip ve zaruri oluşudur. Vücud mertebelerini “vacibu’l-vücud” ve “mümkünü’l-vücud” olarak ikiye ayırabiliriz. Vacibu’l-vücud, varlığı lazım ve vacip olandır. Mümkünü’l-vücud ise varlığı ve yokluğu eşit olandır.

Mesela bir kitabı düşündüğümüzde, bu kitabın kendisi mümkünü’l-vücuttur. Varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmesi için bir irade sahibinin tercihine ihtiyacı vardır. Bir kâtip varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur, onu yırttığında yok olur.

Kitabın varlık mertebesi mümkünü’l-vücud iken, kâtibinin varlık mertebesi -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Kâtip olmadan kitabın varlığı izah edilemez.

Yine mesela bir masayı düşünsek, masanın varlığı mümkünü’l-vücuttur. Varlığı ve yokluğu eşit olup, var olabilmesi için bir irade sahibinin tercihine muhtaçtır. Bir marangoz varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur, onu yaktığında yok olur.

Masanın varlık mertebesi mümkünü’l-vücud iken, marangozun varlık mertebesi -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Marangoz olmadan masanın varlığı izah edilemez.

Şu kâinatı esas aldığımızda, kâinatın ve içindeki her bir eşyanın vücud mertebesi mümkünü’l-vücuttur. Olabilirdi veya olmayabilirdi; olması tercih edildi ve oldu. Varlığı için başka bir sebebe muhtaç; kendi kendine var olamıyor. Bu sebeple, kâinat mümkünü’l-vucuttur.

Her mümkünü’l-vücud bir vacibu’l-vücudu iktiza eder. İşte Allahu Teâlâ vacibu’l-vücuttur. Kâinatın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve içindeki eşyayla birlikte âlemi halk etmiştir.

Nihayetsiz kudret, her şeyi kuşatan ilim, kayıtsız irade gibi sıfatlar sadece vacibu’l-vücud olan Allah’ta bulunur. Mümkünü’l-vücud olan eşyada bulunmaz.

Üstadımız, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine…” dedi.

Vahdet: “Bir ve tek olmak, tek kalmak” manasındaki “vahd” kökünden masdar olup, “birlik, teklik, bütünlük” anlamında kesretin karşıtıdır. Bununla Allah’ın birliği kastedilmiştir.

Yine Üstadımız, kâinatın mürekkebatı ve zerratının…” dedi.

“Mürekkebat” inşa suretiyle yaratılan eşya, “zerrat” ise eşyanın en küçük yapı taşı olan atomlardır.

Hem zerrat hem de zerratın bir araya gelmesiyle oluşan mürekkebat -yani mahlukat- Allah’ın vücub-u vücuduna ve vahdetine elli beş lisan ile şehadet eder. Bu elli beş lisanla şehadeti Katre Risalesi’nde okumuş ve mütalaa etmiştik. Üstad Hazretleri bu makamda, Katre’de mütalaasını yaptığımız delillerden bazılarını tekrar edecek.

Üstad Hazretleri şöyle devam ediyor:

Eşyanın icadı ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı icab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-vücud’a iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülat onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler onun iradesiyle açılır. Ve kalpler onun zikriyle mutmain olur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Eşyanın icadını kendi nefislerine isnat edip, “Eşya kendi kendine oldu.” demek veya esbaba havale edip, “Eşyayı sebepler yarattı.” demek hayret ve istiğraba muciptir. Yani bu işe hayret edilir ve şaşılır. Zira bir harf katipsiz ve bir iğne ustasız olamaz. Hâl böyle iken,

— Şu mucize-i kudret olan eşya nasıl kendi kendine olabilir?

— Yine şuursuz ve cansız esbab eşyayı nasıl yaratabilir ve onlara böyle hikmetli aza ve cihazları nasıl takabilir?

— Eşyanın, kendi nefsine veya esbaba isnadını akıl nasıl izah edebilir ve insan bunu nasıl kabul edebilir?

Üstad Hazretleri bu makamda, küfürle başlayıp imanla tamamlanan basamakları beyan etti. Bu basamakları şöylece maddeleyelim:

1. Mesele sadece “Allah yoktur.” demekle bitmiyor. “Allah yoktur.” diyen kimse eşyanın varlığını izah etmeli ve nasıl olduğunu ispat etmeli. Kâfir bu izah ve ispat için, eşyanın icadını nefsine veya esbaba isnat ediyor. “Mahlukat kendi kendine oldu.” veya “Sebepler yaptı.” diyor.

2. Bu fikirden Allah’ı ret ve vücub-u vücudunu inkâr ortaya çıkıyor.

3. Bu ret ve inkâr da -bilmecburiyle- dalaletleri yani batıl fikirleri netice veriyor.

– Mesela zerrata ve esbaba uluhiyet sıfatlarını vermeye mecbur oluyor.

– Mümkünü’l-vücud olan mahlukatı vacibu’l-vücud kabul ediyor.

– Eşyayı ezelî biliyor.

– Esbaba nihayetsiz bir kudreti ve muhit bir ilmi vermek zorunda kalıyor. Ve hakeza…

Çünkü ancak bu batıl fikirleri kabulle eşyanın icadını izah edebiliyor.

4. Bu dalalet ve batıl fikirler ızdırabat-ı ruhiyeye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep oluyor. Zira akıl ve vicdan eşyanın kendi kendine olduğunu veya esbabın icad ettiğini kabul edemiyor. Eşyadaki intizamı, mizanı, hikmetleri, güzellikleri vs. esbap ve tesadüfle izah edemiyor.

5. Bu ızdıraptan ve teşevvüşattan bunalan ruhlar ve akıllar bir çıkış yolu arıyor. Ve sonunda Allahu Teâlâ’ya iltica edip, “Allah yarattı.” demeye mecbur oluyor. Zira her müşkülat onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler onun iradesiyle açılır. Ve kalpler onun zikriyle mutmain olur.

Üstad Hazretleri, “Bu hakikati şöyle bir muvazene ile izah edeceğim. Şöyle ki…” diyor ve bu meselenin delillerine girişiyor. Delillerin mütalaasına sonraki derste başlayalım.

Metni bir daha okuyalım:

Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının elli beş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:

Eşyanın icadı ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı icab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-vücud’a iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülat onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler onun iradesiyle açılır. Ve kalpler onun zikriyle mutmain olur.

Bu hakikati şöyle bir muvazene ile izah edeceğim. Şöyle ki… (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin