7. Mebde-i hayatına şek ve şüphe ile bakan adam herhâlde masdar ile mazhar, memba ile ma’kes…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Maahâzâ, mebde-i hayatına şek ve şüphe ile bakan adam herhâlde masdar ile mazhar, memba ile ma’kes, zatî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
(Maahâzâ: Bununla birlikte / Masdar: Bir şeyin sudur ettiği memba / Mazhar: Yansıma ve görünme yeri / Ma’kes: Akis yeri / Zatî: Zatına ait
Mesela güneşin ışığının bir aynada aksettiği düşünelim… Burada güneş masdar ve membadır. Işık onun -bir nebze- zatî malıdır. Ayna ise masdar ve memba olmayıp, güneşin aksine mazhar ve ma’kestir. Aynadaki ışık aynanın zatî malı değil, güneşin tecellisidir.
Aynadaki akiste güneşin bütün özelliklerini aramak hatadır. Aynanın cirmi neyse güneşe o kadar mazhar ve ma’kes olabilir. Güneşin ışığı hadsizdir, aynanın kabiliyeti ise sınırlıdır. Bu sebeple ayna, güneşin hadsiz ışığının küçük bir cüzüne ancak ma’kes olabilir.
Üstadımız bu hakikatten şu neticeye ulaşıyor:
Evet, Nebiyy-i Zîşan (a.s.m.) tecelliyat-ı İlahîyeye mazhar ve ma’kestir, masdar ve memba değildir. Çünkü o zat (a.s.m.) yalnız abddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemalat onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîm’in tecellileridir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Bu hakikati kavramak ve eşyaya bu felsefeyle bakmak oldukça zordur. Bizler Risale-i Nur talebeleri olarak yıllardır bu hakikati okuruz da hâlâ ruhundan fersah fersah uzağız. Mesela Üstad Hazretleri hakkındaki konuşurken:
– “Üstadın ne acayip ilmi var.” deriz; “Allah ona çok yüksek bir ilim vermiş.” demeyiz.
– “Üstadın amma hafızası varmış; bir şeyi bir defa dinlemekle ezberliyormuş.” deriz; “Allah ona çok müstesna bir hafıza vermiş.” demeyiz.
– “Üstad Hazretleri dünyaya hiç kıymet vermemiş.” deriz; “Allah onun kalbinden dünya sevgisini söküp almış.” demeyiz.
– “Üstad Hazretleri çok cesurmuş, takvası çokmuş, çok ibadet edermiş…” deriz; “Allah onun kalbine cesareti ilka etmiş, ona takva elbisesini giydirmiş, ona ibadeti sevdirmiş…” demeyiz.
Yani Üstad Hazretlerinden bahsederken, sahip olduğu kemal sanki onun zatî malıymış gibi konuşur; onu masdar ve memba kabul ederiz. Hâlbuki Üstad Hazretleri masdar ve memba değil, mazhar ve ma’kestir. Sahip olduğu kemal onun zatî malı değil, Allah’ın kemalinin binler perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir.
Sözün özü: Bizler bu dersleri yıllardır okumamıza rağmen hâlâ Üstad Hazretlerine -muhabbetin gözümüzü kör etmesi sebebiyle- mana-yı ismî ile bakıyor, mana-yı harfî ile bir türlü bakamıyoruz.
Üstad Hazretleri mezkûr beyanında, bahsettiğimiz bu hakikati Peygamberimiz (a.s.m.) hakkında söyledi. Dedi ki: Nebiyy-i Zîşan (a.s.m.) tecelliyat-ı İlahîyeye mazhar ve ma’kestir, masdar ve memba değildir. Çünkü o zat (a.s.m.) yalnız abddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemalat onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîm’in tecellileridir.
Yani Peygamberimiz (a.s.m.)’da gözüken bütün kemalat, Allah’ın cemal ve kemalinin bir tecellisidir. Efendimiz (a.s.m.) bu tecelliye mazhar ve ma’kes olmuştur.
Peygamberimiz (a.s.m.) bir aynadır; Allahu Teâlâ bu aynada kemaliyle tecelli etmiştir. Yoksa Peygamberimiz (a.s.m.) kendinde gözüken kemalatın hakiki sahibi değildir; bu kemalat onun zatî malı değildir.
Bakın, Üstad Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.)’a dahi mana-yı harfî cihetiyle bakılması gerektiğini söylüyor. Bunun sebebini de şöyle beyan ediyor:
Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mana-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mana-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, sanat-ı İlahîyeyi tâgutî bir tabiata mal ederler. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Evet, hiçbir şey -velev ki en büyük bir sebep olsun- bir zerreye dahi mana-yı ismiyle masdar olamaz. Yani “Bu benimdir.”, “Bunu ben yaptım.”, “Bu benden sudur etti.” gibi bir söz söyleyemez. Buna ne kabiliyeti vardır ne de kudreti…
Ama bir zerre, damla gibi şeffaf bir eşya, mana-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olabilir. Yani semanın yıldızları onda tecelli eder. O zerre bu tecelliyle semanın bir ma’kesi ve aynası olur. Semada olan yıldızlar onda gözükür ve koca semayı içine alır.
Ama gaflet öyle bir şeydir ki o zerreyi mazhar ve ma’keslikten çıkarıp, masdar ve memba yapar. Onda gözüken sadece bir tecelli iken, bu tecelliyi onun zatî malı zanneder.
Bu hakikat Allah ile eşya arasında da caridir. Şöyle ki:
Her bir eşya -küçük olsun büyük olsun, küll olsun cüz olsun- Allah’ın cemal ve kemaline bir aynadır; bu cemal ve kemalin bir tecelligâhıdır.
Hakikat bu iken, gafil insan masnuatı ve onlarda gözüken sanatı tabiata havale eder. Tabiat mazhar ve ma’kes iken, onu masdar ve memba zanneder. Eşyada gözüken tecelli-i Rabbanîyeyi eşyanın zatî malı kabul eder. Bununla da tabiatı bir tâgût yapıp eşyayı ona mal eder. Bu çok bir cinayettir!
Kardeşlerim, bu ders çok önemlidir. Çünkü bu ders, eşyaya mana-yı harfî ile bakmamız gereğini öğretiyor. Velev ki Üstad Hazretleri hatta Peygamberimiz (a.s.m.) olsun, her kime ve her neye bakarsak, ona Allah hesabına bakmalı; onda gözüken cemal ve kemali, Allah’ın cemal ve kemalinin bir tecellisi kabul etmeliyiz.
Elbette şu da var: Bu tecelliye o layıkmış ki onda gözükmüş; onu kendine mazhar ve ma’kes yapmış. Eğer biz layık olsaydık bizde gözükürdü. Ama biz buna ne sabredebiliriz ne de hakkını verebiliriz.
Unutmayalım ki: Allah’ın atiyyelerini ancak matiyyeleri taşır!
Bizler matiyyeleri, atiyyelerin sahibi zannederek sevmemeli; sadece matiyye olmaları cihetiyle sevmeliyiz. Zira atiyyelerin sahibi onlar değil, Rahman-ı Rahîm’in tecellileridir.
Bu dersimizde şu kısmın mütalaasını yaptık:
Maahâzâ, mebde-i hayatına şek ve şüphe ile bakan adam herhâlde masdar ile mazhar, memba ile ma’kes, zatî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer.
Evet, Nebiyy-i Zîşan (a.s.m.) tecelliyat-ı İlahîyeye mazhar ve ma’kestir, masdar ve memba değildir. Çünkü o zat (a.s.m.) yalnız abddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemalat onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîm’in tecellileridir.
Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mana-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mana-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, sanat-ı İlahîyeyi tâgutî bir tabiata mal ederler. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz