88. Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar. (Mesnevi-i Nuriye)
Çoğu okuyucu kardeşimizin yaptığı en büyük hata, böyle cümleleri okuyup geçmek… Hâlbuki böyle cümleleri okuyunca başı metinden kaldırmalı ve en az üç-beş dakika enfüsi tefekkür yapılmalıdır. Ben örnek olması için kendi dersimden bir kısmını yazayım:
Ey nefsim! Duydun mu sen bu küre-i arz misafirhanesinde sadece bir misafirmişsin… Sahip olduğun mülk ve mal senin malın değilmiş; onlar sende sadece bir emanetmiş. Nasıl da aldandın ve emanete sahiplik iddiasında bulundun. Sen ne maliksin ne de sultan; âciz ve fakir bir kulsun. Sen haddizatında bir amelesin. Şu dünya misafirhanesinin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırsın. Kâh olur bir tarlayı eşersin, kâh olur rahmetin dallarına asılan meyveleri toplarsın. Kâh olur bir bahçeye çiçek eker, kâh olur süt çeşmelerinden (inek ve koyunlardan) süt sağarsın…
Ey nefsim! Kibirlenme, böbürlenme! Sen ameleden başka bir şey değilsin. Hatta amelelik vazifeni dahi hakkıyla yapamaz, onda dahi kusur edersin…
Tefekkürün devamını sizlere havale ediyor, metne devam ediyorum:
Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mucize ve harika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse bu insanlar bu binaya sahip ve sâni olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnuun sânii de muciznüma olduğuna katiyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî’nin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu binadan bir şeye malik ve sahip olmadıklarına tekraren hükmedecektir. (Mesnevi-i Nuriye)
Yine aynı şeyi yapacak ve metnin üzerinde enfüsi tefekkür edeceğiz. Şöyle ki:
Üstadımızın, “Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip…” dediği o kişi, tefekkürümüzde biz olup yeryüzünde bir parça gezeceğiz. İçindeki eşyaya dikkat edip, sonra da insan üzerinde biraz tefekkür edecek ve bu tefekkürü imanla neticelendireceğiz.
Yine ben dersimin bir kısmını yazayım, sizlere bir örnek olsun:
Bu çiçekler nasıl da böyle rengârenk… Hepsinin şekli farklı, rengi farklı, kokusu farklı, sureti farklı, elbisesi farklı, farklı da farklı… Bunları böyle kim yaratmış ola?
Peki, şu meyvelere ne demeli! Kupkuru dallara asılmış… Tatları farklı, kokuları farklı, faydaları farklı, şekilleri farklı, farklı da farklı… Bunları böyle kuru dallara kim asmış ola?
Şu ineklere, koyunlara ve keçilere bak! Her biri bir süt fabrikası olmuş… Bu hayvanlar ot yiyip nasıl süt yapıyor? Bunları böyle kim süt çeşmesi yapmış ve süt için gerekli olan teçhizatla kim teçhiz etmiş?
Bulutlar adeta sünger olmuş… Kim bu bulutları sünger yapan ve ondan yağmuru yağdıran?
Acaba bu işlerin faili ve bu tasarrufun sahibi şu insanlar olabilir mi? Hayır, olamaz! Çünkü onlar nihayet derecede âciz, fakir ve muhtaçtırlar. Bu insanlar bu binaya sahip ve sâni olacak bir iktidarda değildir. Öyle ise benim görmediğim bir zat var. Bu misafirhane ve içindeki eşya onun mülküdür. Odur eşyayı icad eden. Odur mahlukatı tedbir eden. Odur her şeyin sahibi ve mutasarrıfı…
Bu insanlar ise o Sultan-ı Ezelî’nin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu binadan bir şeye malik ve sahip değildir. Çünkü kendileri âciz ve fakirdir. Âciz olan neyi yaratabilir ve fakir olan neyi ihsan edebilir?
Hayalî seyahatimi sizleri sıkmamak için kısa kesiyor, devamını sizlere havale ediyorum. Önce yeryüzünde iyice bir gezin. Kudretin mucizelerini ve hikmetin eserlerini iyice mütalaa edin. Sonra da insanın ve diğer esbabın bunlara fail ve hâlık olamayacağını düşünün. En sonunda da işi Allah’a teslim edip hayret ve muhabbet secdesine gidin.
Risale-i Nurlar bu metotla okunmalı ve hakikatler üzerinde uzunca tefekkür edilmelidir. Hakikatin boyasıyla boyanmanın başka yolu yoktur!
Metne devam edelim:
Ve keza, o çiçeklerin zevi’l-hayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki bir Hakîm-i Kerîm tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf birtakım hedâyâ ve behâyâdır ki Sâni ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun. (Mesnevi-i Nuriye)
Çiçeklere nazar-ı ibretle baksak görürüz ki: Onların zihayata -bahusus insanlara- karşı bir teveddüdü (dostluğu), bir tahabbübü (sevgi göstermesi) ve tebessümleri vardır. Zaten bizi onları sevmeye, koklamaya, seyretmeye, büyütmeye sevk eden şey de bu teveddüd, tahabbüb ve tebessümdür.
Üstad Hazretleri dedi ki: Bu çiçekler bir Hakîm-i Kerîm tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf birtakım hedâyâ ve behâyâdır ki Sâni ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun.
Demek, o çiçekler Allah ile bizim aramızda bir vesile-i tearüf ve tahabbüb (tanışma ve sevme vesilesi) imiş. Teşbihte hata olmasın, hani insan sevdiğine bir demet çiçek yollar, bununla da onu sevdiğini ifade eder ya; aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ da yeryüzünü bir çiçek sepeti yapmış ve bizlere yollamış. Bununla da bizi bildiğini ve sevdiğini göstermiş. Buna mukabil de bizden kendisini bilmememizi ve sevmemizi istemiş.
Ya Rabbi! Biz de seni bildik ve sevdik…
Metni bir daha okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mucize ve harika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse bu insanlar bu binaya sahip ve sâni olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnuun sânii de muciznüma olduğuna katiyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî’nin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu binadan bir şeye malik ve sahip olmadıklarına tekraren hükmedecektir.
Ve keza, o çiçeklerin zevi’l-hayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki bir Hakîm-i Kerîm tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf birtakım hedâyâ ve behâyâdır ki Sâni ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun. (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz