17. Nebiyy-i Zîşan’ın (a.s.m.) makam-ı mahmudu İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nebiyy-i Zîşan’ın (a.s.m.) makam-ı mahmudu İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşan’a (a.s.m.) okunan salavat-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
“Makam-ı mahmud” Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’a kıyamet günü insanlara şefaat edebilme yetkisinin verilmesi ve şefaat edenlerin ilki olmasıdır. Bu hususla ilgili birçok hadis-i şerif vardır. Bunları malumunuz kabul ediyor ve işin bu kısmına girmiyoruz.
Mezkûr metinde üç nokta var:
1. Makam-ı mahmudun İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra olması.
2. Tevzi edilen lütuflar, feyizler ve nimetlerin bu sofradan akması.
3. Salavat-ı şerifenin bu sofraya yapılan davet icabet olması.
Burada şöyle bir müşkil var: Makam-ı mahmud bir mekân değil, bir rütbe ve bir yetkidir. Bir vücud-u haricisi yoktur ki maddi bir sofra olsun ve nimetler o sofradan gelsin. Ayrıca makam-ı mahmud -yani şefaat etme yetkisi- Peygamberimiz (a.s.m.)’a mahşer günü verilecek olup hâlihazırda verilmemiştir.
— Bir rütbe ve yetki olan, vücud-u haricisi olmayan ve henüz peygamberimize verilmemiş olan bir makamdan nimetlerin gelmesi nasıl olabilir?
Eğer buradaki “Lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.” ifadesi ile uhrevi nimetler kastedilmişse izahı kolaydır. Bu durumda şöyle denir:
Metinde geçen “Tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.” ifadesiyle uhrevi nimetler kastedilmiştir ki bu nimetlerin en büyüğü şefaattir. Bu nimet-i uzma sayesinde mahşer ehli bir nefes alacak, bir kısım günahkâr müminler cehenneme girmeksizin doğrudan cennete girecek, bir kısım günahkâr müminler de cehenneme girdikten sonra Peygamberimizin şefaati ile cehennemden çıkıp cennete girecektir.
Dolayısıyla uhrevi nimetler sanki makam-ı mahmud sofrasından akmakta ve şefaate mazhar olan müminler cennet nimetlerine kavuşmaktadır.
Bu izaha göre, “Salavat-ı şerife de o sofraya edilen davete icabettir.” cümlesini şöyle anlayabiliriz:
Sanki Peygamberimiz (a.s.m.) makam-ı mahmudun sahibi olarak bizleri şefaatine davet etmekte; bizler de salavat getirerek, salavatın lisan-ı hâliyle: “Geliyoruz ya Resulallah! Bizleri de şefaatine nail eyle.” demekteyiz.
Eğer mezkûr ifadeyle uhrevi nimetler kastedilmişse izahı bu olur. Ancak metinde uhrevi nimetlerin kastedildiğine dair bir emare yoktur.
Eğer mezkûr ifadeyle dünyevi nimetler kastedilmişse şu iki müşkilin çözülmesi gerekir:
1. Makam-ı mahmudun İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra olması ne demektir?
2. Tevzi edilen lütuflar, feyizler ve nimetlerin bu sofradan akması nasıl oluyor?
Makam-ı mahmudun Rabbanî bir sofra olup, nimetlerin bu sofradan gelmesi hususunda 10′dan fazla tefsiri tetkik ettim. Makam-ı mahmudun -Üstadımızın beyan ettiği cihetle- bir sofra olmasına dair müfessirînden bir izah bulamadım. Yine makam-ı mahmud hakkında varid olan hadis-i şerifleri inceledim. Hadis-i şeriflerde de bu manayı göremedim.
Gönlüme gelen mana şudur:
Üstadımızın ifadeleri tamamen mecaz olabilir. Yani hakikatte ne makam-ı mahmudun bir sofra olması ne de nimetlerin bu sofradan akması vardır. Burada bir mecaz yapılmıştır ki bununla amaç şu iki şeydir:
1. Salavat getirmenin kıymetini ve dünyevi faydalarını anlatmak.
2. Salavat getirmeye rağbet ettirmek.
İşte bu iki maksat için böyle bir mecazda bulunulmuştur.
Salavat getirmenin kıymeti ve dünyevi faydaları şu ifadeyle beyan edilmiştir:
— Nebiyy-i Zîşan’ın (a.s.m.) makam-ı mahmudu İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.
Salavat getirmeye rağbet için de şöyle denilmiştir:
— Resul-i Zîşan’a (a.s.m.) okunan salavat-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.
Şunu hatırlatalım ki: Bu tip mecaz ve teşbihler hadis-i şeriflerde de oldukça çoktur ve bu ifade tarzı Peygamberimiz (a.s.m.)’ın tarz-ı üslubundandır.
Meselenin başka bir izahı da şu olabilir:
Makam-ı mahmud ile “ahiretteki şefaat yetkisi” değil, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın Allah katındaki makbuliyeti ve yüksek derecesi kastedilmiş olabilir. Buna göre takdir-i kelam şöyle olur:
O zat ki makam-ı mahmudun sahibidir. Allahu Teâlâ kullarından hiç kimseye vermediği bu makamı ona vermiştir. Artık onun Allah katındaki makbuliyetini varız siz düşünün. Tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor yani o zatın hürmetine gönderiliyor. Zira şu âlem onun hürmetine yaratılmıştır. Eğer o olmasaydı âlem yaratılmaz ve bizler olmazdık. Dolayısıyla bizlere gelen her nimet onun hürmetine gelmektedir…
Demek, bu ihtimale göre, makam-ı mahmud ifadesiyle, Peygamberimizin makbuliyetine dikkat çekilmiş ve bizlere gelen nimetlerin onun hürmetine geldiği beyan edilmiştir. Zira şu âlem onun hürmetine yaratılmıştır.
Bu izahlarla birlikte, Üstadımızın beyanı hakikat de olabilir. Yani bütün lütuf, feyiz ve nimetler makam-ı mahmudun kendisinden geliyor olabilir. Eğer Üstadımız bu manayı kastetmişse şöyle bir soru ortaya çıkıyor:
— Bir rütbe ve yetki olan, vücud-u haricisi bulunmayan ve hâlihazırda verilmemiş olup mahşer günü verilecek olan bir makamdan lütuflar, feyizler ve nimetler nasıl akabilir?
Bu mesele bana açılmadı. Bu konuda hadis-i şeriflerde ve tefsir kitaplarında da bir izah bulamadım.
“En doğrusunu Allah bilir.” diyelim ve metni bir daha okuyarak mütalaamızı noktalayalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nebiyy-i Zîşan’ın (a.s.m.) makam-ı mahmudu İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşan’a (a.s.m.) okunan salavat-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz