a
Ana SayfaHubab72. Öyle bir Allah’a hamd, medhüsenalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır…

72. Öyle bir Allah’a hamd, medhüsenalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Zeylü’l-Hubab

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Öyle bir Allah’a hamd, medhüsenalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır. (Mesnevi-i Nuriye)

İbda ve inşa kavramları üzerine biraz konuşalım:

İbda: Hiçten ve yoktan icad etmektir.

İnşa: Eşyanın var olan maddelerden ve unsurlardan toplanmak suretiyle icad edilmesidir.

İki türlü ibda vardır:

1. İbda-yı mutlak veya ibda-yı mahz ve küllî.

2. İbda-yı cüz’î ve ibda-yı nisbî.

Kâinatın ve içindeki maddelerin ilk olarak yoktan yaratılışları ibda-yı mutlak ve ibda-yı mahzdır. Daha açık bir ifadeyle: Misal ve numune yokken; örneksiz, mukayesesiz, taklitsiz ve yoktan icattır. Her nevin ilk ferdinin yaratılması ibda-yı mutlaktır. İbda-yı mutlak sadece o vakte münhasır olup şu anda tecelli etmemektedir.

Şu anda tecelli eden ibda-yı nisbîdir. İbda-yı nisbî: Varlıkların şeklinin, nakşının, suretinin, sıfatlarının vs. yoktan yaratılması ve kendi nevinden hiçbir ferde benzememesidir. İbda-yı nisbî, inşa hakikatine dayanarak her vakit tecelli etmektedir.

Bir misal ile bu üç hakikati daha iyi anlayalım:

Süleymaniye Camii’ni oluşturan taşların yoktan icad edildiğini farz edelim. Bu taşlar bir araya getirilerek Süleymaniye Camii inşa edilmiş olsun. Bu öyle bir camidir ki hiçbir camiye benzemez. Planı farklı, nakışları farklı, şekli farklı…

Bu misalde, Süleymaniye Camii’ni oluşturan taşların -faraza- yoktan ve hiçten yaratılışları ibda-yı mutlak ve ibda-yı mahzdır. Yaratılan o taşların bir araya getirilmesi ile caminin yapılması inşadır. Caminin planı, şekli gibi farklı özellikleri ve bu caminin hiçbir camiye benzememesi ibda-yı nisbîdir.

Üstadımız dedi ki: Öyle bir Allah’a hamd, medhüsenalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır.

Üstadımız bu beyanında, âleme “icad” ve insana “ibda” dedi. Sonra âleme “inşası”, insana “binası” dedi.

Âlemin icad olması hem ibda-yı mahz cihetiyle hem de ibda-yı nisbî cihetiyledir. İnşa olması ise her vakit yeni varlıkların inşa suretiyle yaratılması ve inşa hakikatinin âlemde her daim gözükmesidir.

İnsanın yaratılmasının ibda ile ifade edilmesi, ibda-yı cüz’î ve ibda-yı nisbî cihetiyledir; ibda-yı mutlak cihetiyle değildir. İbda-yı mutlak sadece ilk insan Hazreti Âdem (a.s.) ve Hazreti Havva’da gözükmüştür.

Yine Üstadımız insan için, “binası” ifadesini kullandı. Aslında “bina” kavramı Kur’an’da sema için kullanılıyor. Birkaç örneğini verelim:

اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً

O Allah ki sizin için yeryüzünü bir beşik ve semayı bir bina yaptı. (Bakara 22)

اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz onu nasıl bina ettik… (Kaf 6)

وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ

Biz göğü elimizle (kudretimizle) bina ettik ve şüphesiz genişleticiyiz. (Zariyat 47)

وَالسَّمَاءِ وَمَا بَنٰيهَا

Göğe ve onu bina edene yemin olsun ki… (Şems 8)

Bu ayetlerde görüldüğü üzere, Kur’an’da “bina” tabiri sema için kullanılıyor. Üstadımız ise bu tabiri insan için kullandı. Bunun hikmeti şunlar olabilir:

1. Binalar büyük yapılardır. Bu tabirle insanın şerefine ve manevi büyüklüğüne dikkat çekilmiş olabilir.

2. İnsan misal-i musaggar-ı kâinattır (kâinatın küçük bir misalidir). Dolayısıyla nasıl ki kâinatın bina olmasından bahsedebiliyorsak, insanın da bina olmasından bahsedebiliriz.

3. Bir tarlayı kıymetli yapan şey üzerindeki binadır. Yeryüzü tarlası da insan binasıyla kıymet kazanmıştır.

4. Bir binanın çok odaları ve her odasının farklı bir kullanımı vardır. İnsanın da akıl, kalp, fikir, hayal gibi çok odaları ve her odasının farklı bir kullanımı vardır.

5. Her binanın bir yapılış gayesi ve maksadı vardır. İnsan binası da bir gaye ve maksat için yapılmıştır ki o da ibadettir.

Bunlar gibi daha başka teşbih cihetleri de olabilir. Bu makamda şunu ifade edelim:

Bu saydıklarımızın hepsinin doğru olması ve Üstadımızın bu manaların tamamını kastetmesi lazım değildir. Bizler Risale-i Nurları okurken tefekkürî bir ibadet yapıyoruz. Fikrimizde isabet edemesek de bu bir ibadettir ve muhakememizi kuvvetlendirecek bir ameldir. Risale-i Nurları anlamak biraz da kişinin muhakeme kuvvetiyle alakadardır. Bu sebeple, bu tür tefekkürleri yapmalı ve teşbih cihetlerini bulmaya çalışmalıyız.

Üstadımız bundan sonra âlem ile insan arasında bazı kıyaslamalar yapıyor. Şimdi bunları okuyalım. (Birinci madde âleme, ikinci madde insana bakıyor)

Biri sanatı, diğeri sıbgasıdır. (Mesnevi-i Nuriye)

Sıbga “boya” demektir ve bu ifade aynı zamanda bir ayet mealidir. Bakara suresinde şöyle geçer:

صِبْغَةَ اللّٰهِ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ

(Deyin ki) Biz Allah’ın boyasıyla boyandık. Boyaca ondan daha güzel olan kimdir? Biz yalnız ona kulluk ederiz. (Bakara 138)

Ayette geçen “sıbga” ile kişinin İslam fıtratı üzerine yaratılması kastedilmiştir. Buna göre, insanın Allah’ın sıbgası olması, İslam fıtratı üzerine yaratılması ve Allah’ın insanı İslam boyasıyla boyamasıdır.

Şunu da ifade edelim: Üstadımız, “Biri sanatı, diğeri sıbgasıdır.” diyerek âleme “sanatı” gözüyle baktı. Bu ifadeden “insanın Allah’ın sanatı olmadığı” manası çıkmaz. İnsan da Allah’ın antika bir sanatıdır. Üstad Hazretleri bizlere farklı tefekkür pencereleri açıyor. Yoksa insan Allah’ın hem sanatı hem de sıbgasıdır.

Bu bakış, aşağıda gelecek kıyaslamalar için de geçerlidir. Mesela Üstadımız, “Biri mahluku, diğeri masnuudur.” diyor. Âlem mahluku, insan ise masnuudur.

— Peki, âlem aynı zamanda masnuu ve insan aynı zamanda mahluku değil midir?

Elbette hem masnuu hem de mahlukudur. Üstadımız burada bize bir tefekkür penceresi açmış; tefekkürde boğulmamamız için de bir odak noktası göstermiş. Gelecek cümlelere bu açıdan bakmak gerekir.

Şimdi, âlem ile insanın kıyas edildiği cümleleri okuyalım:

– Biri nakşı, diğeri ziynetidir.

– Biri rahmeti, diğeri nimetidir.

– Biri kudreti, diğeri hikmetidir.

– Biri azameti, diğeri rububiyetidir.

– Biri mahluku, diğeri masnuudur.

– Biri mülkü, diğeri memlûküdür.

– Biri mescidi, diğeri abdidir.

Cümlelerin manası açık olduğundan izaha gerek duymuyoruz. Ancak mananın açık olması, okuyup geçelim manasında değildir. Bizler her cümle üzerinde tefekkür etmeli; hem âlemin manasını hem de insanın manasını ruhumuza işletmeliyiz. Mesela “Biri mescidi, diğeri abdidir.” cümlesini ele alalım:

Bu cümleyi tefekkür ederken kâinatı bir mescid şeklinde tasavvur edip, içindeki her bir mahluku bu mescitte ibadet eden bir abid, zikreden bir zâkir, tesbih eden bir müsebbih ve secde eden bir sâcid şeklinde görmeliyiz. Onların ibadetine, zikrine, tesbihine ve secdesine şahit ve ortak olmalıyız. Sonra odağı kendimize çevirip, “Ben bu mescitte ne kadar abidim? Ne kadar zâkirim?” diyerek nefsimizi sigaya çekmeliyiz. Ve hakeza…

Üstadımız şöyle tamamlıyor:

Evet, bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir.

Bu sikke ve mühürleri hem Lem’alar Risalesi’nde hem de Katre’de mütalaa etmiştik. Merak edenleri bu iki eserin mütalaasına havale ediyoruz.

Metni bir daha okuyalım:

Zeylü’l-Hubab

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Öyle bir Allah’a hamd, medhüsenalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır. Biri sanatı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahluku, diğeri masnuudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir.

Evet, bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir.

اَللّٰهُمَّ يَا قَيُّومَ الْاَرْضِ وَ السَّمَاءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَ نُشْهِدُ جَمٖيعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَ جَمٖيعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرٖيكَ لَكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ وَ نَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَ رَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ كَمَا يُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin