68. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü daire-i uluhiyete ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkin ve miskin olan insan da daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuunatını, ahvalini düşünür. (Mesnevi-i Nuriye)
(Daire-i uluhiyet: Allahu Teâlâ’nın ilahlık dairesi; Allah’ın kâinattaki tasarrufu, hâkimiyeti ve her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi / Hakaik-i mücerrede: Soyut hakikatler / Daire-i mümkinat: Varlığı ile yokluğu eşit olan şeyler dairesi, varlıklar âlemi, kâinat / Mümkin: Varlığı ve yokluğu müsavi olan / Daire-i imkân: Daire-i imkân ile daire-i mümkinat aynı manadadır.)
Üstad Hazretleri, vukua gelmiş ve istikbalde vukua gelecek fitnelerin önünü kesmek için birçok hakikatten bahsediyor. Ehli olmayanlar için basit gibi görünen bu ifadeler, ehli olanlar için çok mana ifade etmektedir. Mezkûr i’lem de böyle bir metindir. Şöyle ki:
İbni Teymiye ve avanesi (kendilerine Selefî diyenler) Kur’an’daki mecazı ve teşbihi inkâr ediyorlar ve ayetlerin zahirini hakikat zannediyorlar. Bu sebeple de bir temsil olan “Rahman Arş’a oturdu.” ayetini gerçek kabul ederek Allah’ın Arş’ta oturduğuna itikad ediyorlar.
Yine Mücessime ve Müşebbihe gibi fırkalar ayetlerdeki mecazı ve teşbihi anlayamadıklarından Allah’ı cisim kabul ediyorlar ve mahlukata benzetiyorlar.
İşte Üstadımız mezkûr beyanıyla bu fitnelerin kökünü kazıyor ve Kur’an’daki mecazın ve teşbihin sırr-ı hikmetini izah ediyor.
İlk önce “mecaz” ve “teşbih” kavramlarının manasını öğrenelim:
Bir kelime kendi manasında kullanılırsa “hakikat” olur. Eğer asıl manasından başka bir manada kullanılır ve kendi manasında kullanılmasına engel bir hâl bulunursa “mecaz” olur.
Mesela “bülbül” kelimesini kuş için kullandığımızda “hakikat” olur; güzel sesli biri hakkında kullandığımızda “mecaz” olur.
Teşbih ise aralarında maddi veya manevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetme sanatıdır.
Mütalaamıza şu soruyla başlayalım:
— Kur’an kime inmiştir? Ve Allahu Teâlâ Kur’an vasıtasıyla kiminle konuşmaktadır?
Kur’an insana inmiştir ve Allahu Teâlâ’nın muhatabı insandır. Madem Kur’an insana inmiştir, o hâlde tarz-ı beyanı insanın anlayabileceği şekilde olmalıdır. Yani hitabı insanların konuşma tarzına uygun olmalı ve bu sayede Kur’an’ı okuyan manasını kolayca anlamalıdır.
Malumdur ki çocukla konuşan çocukça konuşur. Çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki çocuk onu anlayabilsin.
Bir doktor size hastalığınızı anlatırken anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Eğer anlatımında sizi esas almayıp kendi bilgisini esas alsa ve tıbbi terimlerle konuşsa siz bundan hiçbir şey anlamazsınız.
Zira konuşmaktan murad, meramımızı karşımızdakine anlatmaktır. Karşımızdakinin fehmini ve anlayışını göz önünde bulundurmadan konuşuyorsak ve o kişi bizi anlayamıyorsa, bu konuşmanın manası yoktur ve hikmetsiz bir konuşmadır. Bundan dolayıdır ki edipler ve ehl-i belagat ince hakikatleri tasavvur, dağınık manaları tasvir ve ifade için temsil ve teşbihlere müracaat ederler.
Allahu Teâlâ da hikmeti ve merhameti icabı, Kur’an’da insanların anlayabileceği tarzla konuşmuş ve bizlerin ülfeti olan temsil ve teşbihleri kullanmıştır. Bizler nasıl ki aramızda konuşurken mecaz ve teşbih yapıyorsak, Allahu Teâlâ da bazı yüksek hakikatleri mecaz ve teşbih yoluyla bizlere bildirmiştir. Bu hakikat hadis-i şerifler için de geçerlidir.
Kur’an bütün insanlara indirilmiş umumi bir muallim ve mürşittir. Ders halkasında oturan nev-i beşerdir, insandır. İnsanların ekserisi ise âlim değil avamdır. Mürşidin nazarında az çoğa tabidir. Yani umumi irşadını azların hatırı için onların seviyesine göre yapmaz. Zaten avama yapılan konuşmalardan havas hissesini alır. Eğer avam esas kabul edilmeyip havasa göre konuşulursa, avam o yüksek konuşmaları anlayamayacağı için hakikatten mahrum kalır.
İşte Allahu Teâlâ, insanların ekserisi Kur’an’ın irşadından mahrum kalmasın diye hitabında avamı esas yapıp, onların ülfetinde olan üslup ve teşbihlerle konuşmuştur.
Avam ülfetlerinde olan ifade ve lafızlardan fikirlerini ayıramadıkları için çıplak hakikatleri anlayamaz. Ancak o yüksek hakikatler onlara ülfet ettikleri ifadelerle anlatılmalıdır. Bu ifade şekline “Tenezzülat-ı İlahiye” denilir. Tenezzülat-ı İlahiye, Allah’ın beşerin anlayışını göre konuşmasıdır. Bu, insanların zihinlerini hakikatten kaçırmamak için İlahî bir okşamadır.
Kur’an’daki teşbih ve temsiller hakikate geçebilmek için birer vesiledir. Yoksa o teşbihlerin hakiki manası kastedilmemiştir.
Demek, müteşabihat denilen Kur’an’ın üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için insanların gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.
İbni Teymiye ve avanesi bu anlattıklarımızı bilmedikleri için Kur’an’ın teşbih ve temsillerini hakikat zannetmişler; hem sapmışlar hem de binleri saptırmışlar. Zanlarına göre demişler ki:
— Allah mecaz ve teşbihle konuşmaktan münezzehtir.
Bilememişler ki konuşmada esas olan muhatabın durumudur, konuşanın durumu değildir. Muhatabın seviyesi neyse konuşma ona göre yapılır ve onun anlayış ve fehmi esas alınır. Eğer böyle yapılmazsa, konuşma anlaşılamayacağı için abes ve boş bir konuşma olur. Allahu Teâla ise abes iş yapmaktan münezzehtir. Dolayısıyla hikmet-i İlahi, kelamında mecaz ve teşbihlerin bulunmasını iktiza etmiştir.
Bu meseleye dair birkaç örnek verelim:
Sa’d suresi 75. ayette şöyle buyrulmuş:
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ
Allah dedi ki: Ey İblis! Benim iki elimle yarattığım şeye -Hazreti Âdem’e- seni secde etmekten ne menetti?
Bu ayet-i kerimede, Allahu Teâlâ’nın Hazreti Âdem’i “iki eliyle yarattığından” bahsedilmektedir. Buradaki “iki el” ifadesiyle “Allah’ın kudreti” kastedilmiştir. Yani elden murad kudrettir.
Bakara suresi 115. ayette şöyle buyrulmuş:
وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ
Doğu da batı da Allah’ındır. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.
Bu ayet-i kerimede, “Allah’ın yüzü olduğundan” bahsedilmektedir. Buradaki “yüz” ifadesiyle “Allah’ın rızası” kastedilmiştir. Yoksa Allahu Teâlâ yüz sahibi olmaktan münezzehtir.
Hud suresi 56. ayette şöyle buyrulmuş:
مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
Hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutuyor olmasın.
Bu ayet-i kerimede, “Allah’ın bütün varlıkların perçeminden tuttuğu” bildirilmiş. (Perçem, alna düşen saçtır.) Allah’ın varlıkların perçeminden tutması, “Allah’ın onlara hâkim olması, onları idare etmesi, tasarrufu altında bulundurması” gibi manalara gelmektedir. Yoksa Allahu Teâlâ varlıklarla maddi bir temasa girmekten münezzehtir.
Maide suresi 64. ayette şöyle buyrulmuş:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ
Yahudiler dediler ki: Allah’ın eli bağlıdır. Dedikleri yüzünden elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar. Bilakis Allah’ın iki eli de açıktır. Dilediği gibi infak eder.
Bu ayet-i kerimede, Allah’ın iki elinin açık olmasından bahsedilmektedir. Allah’ın iki elinin açık olması, Allah’ın cömert olmasından kinayedir. Yoksa Allahu Teâlâ el sahibi olmaktan ve ellerinin açık olmasından münezzehtir.
Nahl suresi 26. ayette şöyle buyrulmuş:
قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ
Şüphesiz onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu. Fakat Allah binalarına temellerinden geldi ve tavan tepelerinden üzerlerine çöküverdi.
Bu ayet-i kerimede, Allah’ın binalara temellerinden geldiği ve binaları yıktığından bahsedilmektedir. Bundan murad, Allah’ın azabının gelmesidir. Yani Allah’ın azabı gelmiş ve onların binalarını yıkmıştır. Yoksa Allahu Teâlâ gelmek-gitmek gibi beşerî fiillerden münezzehtir.
Kur’an’da daha bunlar gibi çok mecaz ve teşbih var. Sizleri sıkmamak için sözü kısa tutup bu kadarla iktifa ediyoruz.
Mütalaasını yaptığımız metni bir daha okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü daire-i uluhiyete ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkin ve miskin olan insan da daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuunatını, ahvalini düşünür. (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz