67. İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Üçüncüsü: İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir. (Mesnevi-i Nuriye)
Kader: Cenab-ı Hakk’ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyi, bütün vasıflarıyla, bütün hâlleriyle ezelde bilmesi ve daha onu yaratmadan önce her şeyi ile levh-i mahfuz denilen kader levhasında yazmış olmasıdır.
Bu manasıyla kader, ilm-i ezelînin bir unvanıdır ve ilm-i muhitten (Allah’ın her şeyi kuşatan ilminden) in’ikas etmiştir.
İşte bu kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir. Mesela bir çiçeği ele alalım. Bu çiçeğin ilk hâlinden son hâline kadar her şey, ona yazılan kader ile vukua gelmiş ve her şey kader yazısına göre tecelli etmiştir. Bununla da o çiçekte esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim edilmiştir. Mesela:
– Kader o çiçeğin vücuda gelmesini takdir etmiş ve çiçek kaderin bu takdirine göre vücuda gelmiştir. Bununla da Hâlık, Mucid, Mükevvin isimleri o çiçekte tecelli etmiştir.
– Kader o çiçeğe bir suret çizmiş; bununla o çiçekte Musavvir ismi tecelli etmiş.
– Kader o çiçeği hâlden hâle, şekilden şekle sokmuş ve her daim onda bir değişiklik yapmış. Bununla o çiçekte Muhavvil ve Mukallib isimleri tecelli etmiş.
– Kader o çiçeğe bir kemal noktası tayin etmiş; çiçek de bu tayine göre kemalini bulmuş. Bununla o çiçekte Mükemmil ismi tecelli etmiş.
Daha bunlar gibi onlarca ism-i İlahî kaderin takdiriyle onda tecelli etmiş. Bu tecelliler, kaderin o çiçekte esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmesidir. Esmâ-i nuriyenin bütün tecellileri kaderin bu tersimine göre vukua gelmiş ve kaderin takdirine göre tecelli etmiş.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Dördüncüsü: اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bu ayetlerin sarahatine göre, her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi, bütün eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir. (Mesnevi-i Nuriye)
(Mana: Onun emri, bir şeyi dileyince ona sadece “Ol!” demesidir. O da hemen oluverir. Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.)
Her şeyin vücudunun “Kün” emriyle bağlı olması bir temsil ve teşbihtir. Bu temsil, halk ve icaddaki kolaylığı anlatmaktadır. Yani her şey sanki bir “Kün” (ol) emriyle olur; bu kadar kolay yaratılır. Halk ve icadda hiçbir zahmet ve meşakkat yoktur. Allah’ın “Ol.” dediği oluverir.
Her şeyin “Kün” emriyle yaratılması bu manadadır. Yoksa Allahu Teâlâ bir şeyi yaratmak isteyince ona “Kün” demez. Allah yaratmak isteyince irade-i İlahiye o şeye taalluk eder; kudret-i İlahiye onu kaza eder.
Üstadımız dedi ki: Her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi, bütün eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir.
Yani bir çiçeği yaratmakla cenneti yaratmak veya bir sineği ihya etmekle öldükten sonra bütün insanları ihya etmek ya da bir topacı çevirmekle seyyaratı çevirmek vs. o kudret-i ezelîyeye müsavidir. Her şey ona aynı kolaylıktadır.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Demek, icad Cenab-ı Hakk’a isnad edilirse bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neşet eden muhalatı kabul etmeleri lazım gelir. (Mesnevi-i Nuriye)
Bu meseleyi Lem’alar Risalesi’nde uzunca mütalaa etmiştik. Orada yaptığımız bir mütalaayı burada tekrar edelim:
Üstadımız şöyle demişti:
Dördüncü Lem’a: Bir kitap el yazısıyla yazılırsa yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa kalem işini gören pek çok demir kalemler lazımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettipler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)
Üstadımız bu örnekle tevhiddeki kolaylığı ve kesretteki zorluğu göstermek istiyor. Şöyle ki:
Bir kitap bir kâtibe isnat edilse ve onun el yazısıyla yazıldığı kabul edilse tek bir kâtibe ve kaleme ihtiyaç vardır. Tek bir kâtibi kabulle kitabın varlığı izah edilir.
Eğer kitabı bir kâtibin yazdığı inkâr edilip, “Bu kitap matbaada basılmıştır.” denilirse, bu sefer kâtibe bedel çok şeylerin vücudu lazım.
– Evvela kalem işini gören demir harfler lazım.
– Bu demir harfleri yapmak için usta lazım.
– Ustanın yapabilmesi için alet ve edevat lazım.
– Bütün bu harfler ortaya çıktıktan sonra da bu harfleri kitabın cümlelerine uygun şekilde sıralayacak dizgici lazım.
Tek bir kitap için bunlar lazım. Eğer bu kitabın diğer nüshaları farklı matbaalarda basılacaksa, kaç adet basılacaksa o kadar matbaa lazım. Matbaa için de biraz evvel saydıklarımız lazım. Hâlbuki kitap tek bir kâtibin el yazısına isnat edildiğinde bunların hiçbiri lazım değil.
Üstadımız bu misali şu hakikate bağlıyor:
Kezalik, şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vahid-i Ehad’ın kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam pek rahat ve kolay ve makul bir yola süluk etmiş olur. Fakat o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)
– Evet, şu kâinat bir kitaptır.
– Dünya bu kitabın bir babı ve bir bölümüdür.
– Yeryüzü bu babın bir sayfasıdır.
– Her bir tür -mesela bir elma ağacı türü- bu kitabın bir cümlesidir.
– Bir türün tek bir ferdi -mesela tek bir elma ağacı- bu kitabın bir kelimesidir.
– O ferdin her bir cüzü -mesela ağaçtaki bir elma- bu kitabın bir harfidir.
– Ve o elmanın çekirdeği bu kitabın noktasıdır.
Bu öyle bir noktadır ki kitabın bütün manası bu noktada yazılmıştır. Evet, şu kâinatta tecelli eden İlahî isimler küçük bir mikyasta nokta hükmündeki bu çekirdekte yazılmış; bu nokta âdeta kâinat kitabının manasına mazhar olmuştur.
– Şu kâinat kitabı,
– Bu kitabın bir babı olan dünya,
– Bu babın bir sayfası olan yeryüzü,
– Bu sayfanın cümlesi olan neviler,
– Cümlenin kelimesi olan fertler,
– Kelimenin harfi olan fertlerin aza ve cihazları,
– Ve noktası olan çekirdeği, yumurtası ve nutfesi
Eğer Vahid-i Ehad olan Allah’a isnat edilir ve bu kitabın bütün heyetinin kalem-i kudretle yazıldığı kabul edilirse, pek rahat ve kolay bir yola süluk edilmiş olur. Zira önceki misalde de dediğimiz gibi, bir kitabın bir kâtibin kalemiyle yazıldığını kabul etmek kolaydır.
Eğer böyle yapılmayıp Allah inkâr edilse ve şu kâinat kitabını ve içindeki satır ve kelimeleri tabiatın ve sebeplerin yazdığı kabul edilse, bu durumda eşyanın icadı izah edilemez. Bu yola giren, imkânsızlığın en zor ve hurafenin en çıkmaz yoluna girmiş olur. Üstadımız bu çıkmaz yola girmelerinin sebebini şöyle izah ediyor:
Çünkü bu yola zehab edenler için, tek bir zihayatın tab ve bastırılması için ekser kâinatın tabına lazım olan teçhizat lazımdır. Bu ise vehmin kabul edemediği bir hurafedir. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)
Yine kitap misalinden yola çıkalım:
– Bir kitabı matbaada basmak için ne gerekiyorsa, bir sayfayı basmak için de aynı şey gereklidir. Çünkü kitapta ne varsa sayfada o vardır.
– Ve bir sayfayı basmak için ne gerekiyorsa, bir satırı basmak için de aynı şeyler gereklidir. Çünkü sayfada ne varsa satırda da o vardır. Sayfada 10 tane “b” harfi varsa, satırda 1 tane “b” harfi vardır. Bir “b” harfi de olsa o demir harfi yapmak gerekir.
– Yine satırda ne varsa kelimede de o vardır. Kelime uzunsa birçok harf içinde bulunur.
Dolayısıyla “Ben kitap basmayacağım, tek bir kelime basacağım.” diyen kişi, kitap baskısı için ne gerekiyorsa aynı şeyi kelime için de hazırlamalıdır.
Bu misalden şuraya geliyoruz:
Kitap hükmündeki kâinatın var olabilmesi için neler gerekiyorsa, kelimesi hükmündeki en küçük bir hayat sahibinin var olabilmesi için de aynı şey gereklidir. Eğer bir sebep ortaya çıkıp “Bu sineği ben yarattım.” derse ona denilir ki:
— Senin kâinatı yaratabilecek bir kuvvetin var mı? Çünkü bu sineği yaratabilmek için kâinatı yaratabilecek bir kudrete sahip olmak lazım. Hem kâinatın vücudu için ne lazımsa, bu sineğin vücudu için de aynı şey lazımdır. Mesela sineğin havaya ihtiyacı var. Havayı yaratabilmen lazım. Güneşe ihtiyacı var. Güneşi yaratabilmen lazım. Suya ihtiyacı var. Suyu yaratabilmen lazım. Meskene ihtiyacı var. Yeryüzünü yaratabilmen lazım. Vücudunda elementler var. Bütün elementleri icad edebilmen lazım. Eğer bunları yaratabiliyorsan, “Sineğin sahibi benim.” diye dava etme; “Kâinatı ben yarattım.” diye dava et. Çünkü sineği yaratabilen kâinatı da yaratabilir. Ve kâinatı yaratamayan sineğin kanadını dahi yaratamaz.
Meseleye şuradan da bakabiliriz:
Bir kitaba bir harf eklemek istiyorsunuz. Kitap sizin değilse o harfi ekleyebilir misiniz? Hayır, ekleyemezsiniz. Kitabın sahibi harfi eklemenize müsaade etmez. Eğer siz kendi harfinizi yazmak istiyorsanız önce bir kitaba ihtiyacınız var. Bir kitabınız olmalı ki harfi o kitaba yazabilin. Demek, bir harfin sahibi olabilmek ve bir harfi yazabilmek için önce bir kitaba sahip olmak ve bir kitabı yazmak lazım.
Şu kâinat da kalem-i kudretle yazılan bir kitaptır. Bu kitabın harfi hükmünde olan bütün varlıklar kitabın sahibi olan Allah’a aittir. Kimin haddi vardır ki O’nun kitabına bir harf yazabilsin.
Kim ki şu kâinat kitabındaki bir harfe -yani şu alemdeki tek bir varlığa- sahiplik iddia ederse, önce bize kitabın sahibi olduğunu -yani kâinatı yarattığını- ispat etsin. Bunu yapamayan, bir sineğe hatta kanadına dahi sahiplik iddiasında bulunamaz.
Lem’alar Risalesi’nde bu meseleyi daha farklı cihetlerden mütalaa etmiştik. Dileyenler Lem’alar Risalesi’ne bakabilirler.
Metni bir daha okuyalım ve mütalaamızı tamamlayalım:
Üçüncüsü: İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.
Dördüncüsü: اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bu ayetlerin sarahatine göre, her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi, bütün eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir. Demek, icad Cenab-ı Hakk’a isnad edilirse bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neşet eden muhalatı kabul etmeleri lazım gelir. (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz