a
Ana SayfaHubab66. Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması…

66. Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İkincisi: Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür. (Mesnevi-i Nuriye)

Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılması, her şeyde ve her hadisede Allah’ın rahmetinin gözükmesi, Allah’ın varlığına ait delillerin olması ve her şeyin Allah’ın vücub-u vücuduna şehadet etmesidir. Bu delillerin ve şehadetlerin bir kısmını Katre Risalesi’nde mütalaa etmiştik.

Bu kapılardan birisinin kapanması, o hadisedeki hikmet-i İlahiyenin keşfedilememesi, o hadise üzerindeki İlahî yazıların okunamaması ve o şeydeki rahmet cihetinin bilinememesidir. Böyle olunca o kapı kişiye kapanır. İşin hikmetini bilmediğinden ve o hadisede Allah’ın rahmetini göremediğinden Allah’ın varlığından şüpheye düşer; “Ya Allah yoksa.” der.

Üstadımız bu vartadan kurtulabilmemiz için şöyle dedi: Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez.

Faraza bir kalenin binler kapısı var ve bütün kapıları da ağzına kadar açık… Dilediğimiz kapıdan bu kaleye girip sahil-i selamete çıkabiliriz. Binler açık kapısı olan bir kalede kapalı bir kapının önünde beklemek ve “Bu kaleye girilmez.” demek ehl-i aklın kârı değildir. Aslında o kapı da açıktır; ancak o kişiye kapalı gözükmektedir. Eğer bir anahtarı olsaydı kapıyı kolayca açar ve o kapıdan kaleye girebilirdi. Gerçi anahtarı olmasa da kalenin binler kapısı zaten açık. Başka bir kapıya yönelmeli ve mutlaka kaleye girmelidir. Kaleye girse belki de o kapıyı içeriden açacak, merak ettiği sırr-ı gâmızı öğrenecek.

İman da bir kaledir ve binler açık kapısı vardır. Bazen karşımıza hikmetini bilmediğimiz işler çıkar; o işlerde Allah’ın rahmetini göremeyiz. İşte bu iş, kapalı bir kapı gibidir. Kişi, hikmetini bilmediği ve rahmetin izini göremediği hadiselerin kapısında beklememeli; hikmet-i İlahiyenin ve rahmet-i Rabbaniyenin güneş gibi gözüktüğü hadiselere bakarak iman kalesine girmelidir.

Üstadımız dedi ki: Fakat hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür.

Yani bir anahtar var ki bütün kapıları açıyor. “Acaba bu anahtar ne ola?” diye düşündüm. Her kapıyı açabilecek bir anahtar…

Gönlüme “hikmet anahtarı” yani kişinin ism-i Hakîm’e mazhar olması geldi. Üstad Hazretlerine hikmet anahtarı verilmiş ve ism-i Hakîm’e mazhar kılınmış. Bu mazhariyetle hadiselerdeki gizli hikmetleri görmüş; hikmet anahtarını hangi kilide soksa o kapı kendisine ardına kadar açılmış. Hatta diyebilirim ki: Kimseye açılmayan kapılar ona açılmış ve işin arkasındaki hikmet ona gözükmüş. Bunun bir misalini sizlere vermek istiyorum:

Ben Fahreddin er-Râzî Hazretlerinin zekâsına ve ilmine âşık birisiyim. Onun tefsirini okurken çoğu zaman kalkar secdeye gider; ayetlerden çıkardığı manalar karşısında hayrete düşer ve “Bir beşerin fikri daha ilerisine gidemez.” derim. Zaten kendisi de “Şemsü’l-eimme” (imamların güneşi) lakabına layık görülmüş ve âlimler onun ilmi karşısında secde etmiş. Râzî Hazretlerini anlatmaya kalksak buna ne gücümüz yeter ne de sayfalar kifayet eder.

Size anlatacağım mesele şu:

Bir vakit şöyle düşünüyordum: Acaba Üstad Bediüzzaman Hazretlerine mi yoksa Râzî Hazretlerine mi ilimden ve hikmetten daha çok verilmiş? Aynı meselede ikisi de bir görüş beyan etse; ben de onları birbirine kıyas etsem…

Böyle düşündüğüm bir vakitte Râzî Hazretlerinin tefsirini okuyordum. Mesele cehennemde kâfirlerin ebedî kalacağı konusuna gelmişti ve Râzî Hazretleri bunun hikmetini beyan edecekti. İçimde bir heyecan hissettim ve gözümü metinden kaldırdım. Zira Bediüzzaman Hazretleri de kâfirin cehennemde niçin ebedî kalacağını izah ediyordu. Kendi kendime düşünmeye başladım: Acaba Râzî Hazretleri ne diyecek? Nasıl bir izah yapacak? İşin hikmetini Üstad Hazretlerinden daha güzel anlatabilecek mi?

Böyle kendi kendime uzunca düşündüm. İlk defa iki âlimin ilmini kıyas edebileceğim bir meseleyle karşılaşmıştım. Sonra kitaba döndüm ve okumaya başladım. Râzî Hazretleri şöyle diyordu:

— Bu mesele naklî bir meseledir. Akıl buna yol bulamaz. Allahu Teâlâ kâfirin cehennemde ebedî kalacağını beyan buyurmuştur. Biz bunu kabul eder, işin hikmetini bilmeyiz…

Râzî Hazretlerinin bu cevabı -daha doğrusu bu meseledeki acziyeti- karşısında kendi kendime şöyle dedim:

— Ey Üstadım Bediüzzaman! Allah sana, Râzî kuluna vermediğini vermiş ve seni ism-i Hakîm’e tam mazhar eylemiş. Eline bir hikmet anahtarı vermiş ki hangi kilide soksan o kapıyı açar, arkasındaki hikmeti ve sırr-ı gâmızı görür ve bize gösterirsin. Allah senden razı olsun. Ve bizi sana talebe kıldığı için -en azından talebe olmaya çalıştığımız için- hadsiz hamdüsena olsun…

Herhâlde bu hatıram, Üstad Hazretlerine nasıl bir ilim ve hikmet verildiğine güzel bir misaldir.

Kime hikmet anahtarı verile, her kapı ona kolayca açıla,

Kim de bu anahtardan mahrum ola, her kapı ona kapalı gele.

Mütalaasını yaptığımız metni bir daha okuyalım ve üzerinde biraz daha tefekkür edelim:

İkincisi: Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür. (Mesnevi-i Nuriye)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin