59. Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman elbette sümbüllenip neşvünema bulamaz…
İnsanda bir “benlik duygusu” vardır. İnsan her zaman “ben” der ve her şeyde en mükemmel olduğunu düşünür. İşte bu duygudur Firavun’a, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedirten. Bu duygudur insanı kibirli yapan, büyüklenmesine sebep olan…
O hâlde bizim için en büyük bir mesele, bu benlik duygusundan kurtulmak ve bu duyguyu öldürmektir.
— Peki, bunu nasıl yapacağız?
Üstad Hazretleri bu i’lemde bunun yolunu gösteriyor ve şöyle diyor:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman elbette sümbüllenip neşvünema bulamaz, ölür gider. (Mesnevi-i Nuriye)
Evet, bir tohumu toprağa atsanız, uygun şartlarda büyür, kocaman bir ağaç olur. Lakin o tohumu delerseniz artık tohum büyüyemez ve ağaç olamaz. Delindiği anda ölür gider.
Aynen bunun gibi, bizlerde de bir “benlik” tohumu var. Bu tohuma “ene” denilmiş. “Ene” Arapçada “ben” demek. Eğer bu “ene” yani benlik tohumu uygun şartları bulursa büyüyecek ve sahibini bir Firavun yapacak. Onu büyümeden öldürmeli ve yok etmeliyiz!
— Tohumu delip öldürmek kolay. Peki, bu benlik tohumunu nasıl delip öldüreceğiz?
Üstad Hazretleri bunun yolunu şöyle gösteriyor:
Kezalik, ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı semavat ve arza isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde ene mahvolur. (Mesnevi-i Nuriye)
Benlik duygusunu öldürmenin yolunu öğrendik: “Allah Allah” demek, kalbe Allah dedirtmek ve bu zikrin ateşiyle yanmak…
Bu yanmak benlik duygusunu öldürüp yok ediyor. Benlik tohumu öldüğünde, bu tohumun meyveleri olan kibir, büyüklenme, kendini beğenme, kendini ölümsüz zannetme gibi kötü hasletler de ölüyor. Çünkü bu hasletler benlik ağacının bir meyvesidir. Tohum ölürse, ağaç olmaz; ağaç olmazsa, meyve de olmaz.
— Şimdi bize düşen nedir?
— Sadece bu dersi okumakla ya da dinlemekle “ene” denilen bu benlik duygusu ölür mü?
Hayır, ölmez. Bizler bu derste sadece yolu öğrendik. Yolu bilmek başka, yolda yürüyüp maksuda ulaşmak başka!
Eğer benlik duygusunu öldürmek istiyorsak, “Allah Allah” demeye ve kalbi çalıştırmaya başlayacağız. Ama bu Allah zikrini de gafletle değil, tefekkürle yapmalıyız. “Allah Allah” derken bir nebze yanmalı, zikrin ateşini hissetmeliyiz. Çünkü “ene”yi yok eden, Allah zikrindeki bu şua ve sıcaklıktır.
Mesela şöyle yapabilirsiniz: Bir köşeye çekilin. Gözünüzü kapatıp hayalen denizlerin dibine dalın. Balıklardan bir zikir halkası yapın. Siz de o zikir halkasının serzâkiri olarak onlarla birlikte Allah deyin. Onların da Allah zikrini işitin.
Sonra balıklarla vedalaşıp semaya yükselin. Yıldızları toplayın. Onların serzâkiri olup onlarla beraber “Allah Allah” deyin. Onların da zikirlerini işitin.
Sonra hayalen bir ormana girin. Ağaçlarla birlikte bir sağa bir sola yatarak Allah zikrine devam edin. Bu zikrin ateşiyle ağaçların çatırdadığını görün.
Sonra bir karıncanın yuvasına girin. Onlarla birlikte “ya Allah ya Allah” deyin.
Oradan çıkıp kuşlar meclisine girin. Toplayın kuşları etrafınızda, sizinle birlikte “Allah Allah” desinler.
Sonra oradan çıkıp geçmiş zamanın kapısını çalın. Peygamberlerin arasında oturup onların “Allah Allah” zikrine şahit olun.
Sonra istikbale hayalen bir yolculuk yapın. Kabrinizin başında dikilin. Hemen kabrinizin yanında eşinizin, evladınızın ve sevdiklerinizin kabirlerini de görün. Gafletle geçen bir ömre içten bir ah çekip, “ya Allah ya Allah” diyerek tövbe edin.
İşte kâinatı böyle gezin. Zamanlarda ve mekânlarda dolaşın. Sadece dilinizle değil, bütün latifelerinizle Allah deyin, kâinatla birlikte Allah deyin, varlıklarla birlikte Allah deyin. Deyin ki bu benlik duygusu ölsün, mahvolsun. Yerinde tevazu tohumu çatlasın ve ondan tevazu ağacı çıksın.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmarenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezalik, Kâdirîler de zikr-i cehrî sayesinde tabiat tağutlarını târumar etmişlerdir. (Mesnevi-i Nuriye)
Metin açık olduğundan şerhine ihtiyaç duymuyoruz. Sizler metni dikkatle okur, meseleyi tefekkür edersiniz.
Mütalaasını yaptığımız metni bir daha okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman elbette sümbüllenip neşvünema bulamaz, ölür gider.
Kezalik, ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı semavat ve arza isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde ene mahvolur.
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmarenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezalik, Kâdirîler de zikr-i cehrî sayesinde tabiat tağutlarını târumar etmişlerdir. (Mesnevi-i Nuriye)
Yazar: Sinan Yılmaz