a
Ana SayfaHubab57. Bazen bir şeye şiddetli muhabbet o şeyin inkârına sebep olur…

57. Bazen bir şeye şiddetli muhabbet o şeyin inkârına sebep olur…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Şiddetli muhabbetin bazen o şeyin inkârına sebep olmasının birinci vechi şudur:

Mahbubun iki hâli vardır: Biri hakiki, diğeri vehmî ve hayalî.

Kişi bazen bir kimseyi çok sever ve ona şiddetli muhabbet besler. Bu muhabbeti sebebiyle onu gözünde büyütür ve ona hayalî makamlar verir; onda olmayan kemali ona mal eder. Mesela der ki: Benim şeyhim kutubtur, gavstır. Makamı şöyle şöyledir…

Hâlbuki şeyhinin hiç de öyle bir makamı yoktur. Şeyhinin hakikati ile hayalindeki şeyh arasında dağlar kadar fark vardır. Bu durumda, ortada iki şeyh vardır: Birisi hakiki, diğeri hayalî ve vehmî…

Kişi şiddetli muhabbeti sebebiyle, hakiki şeyhini değil, vehmî ve hayalî şeyhini sever; şeyhinin hakikatini inkâr eder. Bu meseleyi Üstad Hazretleri şöyle izah ediyor:

Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum:

O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazreti Ziyaeddin’in (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsnüzan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki: Hazreti Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi her şeye ıttılâı var.

Beni onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti. Ben de o kardeşime dedim ki: Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakiki sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin.

Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zail olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben o zât-ı mübâreki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü sünnet-i seniyye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsi makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakiki makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek, ben hakiki bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin. (Kastamonu Lahikası)

Netice: Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. Kişi şiddetli muhabbeti sebebiyle, sevdiğinin hakikatini inkâr eder, ona hayalî bir makam verir ve bu makamda olan şahsiyetini sever. Perde-i gayb açılıp hakikatini görse, ondan kaçar; “Sen benim sevdiğim değilsin.” der.

Bu vartadan kurtulmanın çaresi, mana-yı ismiyle değil, mana-yı harfiyle sevmek ve sevdiğini sadece Allah için sevmektir.

Şiddetli muhabbetin bazen o şeyin inkârına sebep olmasının ikinci vechi şudur:

Kişi bir kimseye karşı bazen şiddetli bir muhabbet besler. Sevdiği ise ona mukabele etmez, sevgisine karşı sevgi göstermez. Bu durumda, seven kişi elemini hafifletmek için mahbubunu inkâr eder ve onu çirkinlikle itham eder. Kedinin ulaşamadığı ciğere murdar demesi gibi, o da mahbubunu murdarlık makamına indirir.

Bu meseleyi Üstad Hazretleri şöyle izah ediyor:

Durûb-u emsaldendir ki: Bir dünya güzeli bir zaman kendine meftun olmuş âdi bir adamı huzurundan tard eder. O adam kendine teselli vermek için, “Tüh, ne kadar çirkindir!” der, o güzelin güzelliğini nefyeder. Hem bir vakit bir ayı gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmaya eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine teselli vermek için kendi lisanıyla “Ekşidir.” der, gümler gider. (Onuncu Söz)

Şiddetli muhabbetin bazen o şeyin inkârına sebep olmasına iki farklı izah yaptık. Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve keza, şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebep olur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Şiddetli havfın inkâra sebep olmasının bir misali şudur:

1. Kişi amele muvaffak olamaz ve cehennemden çok korkar.

2. Cehennemi düşündükçe, içten içe ister ki keşke cehennem olmasaydı ve ölüm son olsaydı.

3. Bu istekten ahiretin yokluğuna dair bir meyil ve arzu doğar. Cehennemin yokluğunu arzu etmeye başlar.

4. Daha sonra “Belki de cehennem yoktur.” diye düşünmeye başlar ve bunu ihtimal dairesinde görür.

5. Cehennemin yokluğuna dair arzusu öyle bir seviyeye ulaşır ki ahiretin yokluğuna dair ufacık bir delil bulsa, dağ gibi kuvvetli kabul eder ve ahireti inkâr eder.

İşte şiddetli havfın inkâra sebep olması…

İnkâra sebep olan diğer bir şey de Allahu Teâlâ’nın azameti ve aklın ihatasızlığı sebebiyle insanın bu azameti kavrayamamasıdır. Şöyle ki:

Kur’an der ki: Bütün kâinat Allah mülküdür. Zerren şemse kadar her şey onun idaresinde ve tedbirindedir. Bir yaprak dahi onun izni olmadan düşemez…

Allahu Teâlâ’nın bu azameti karşısında daralan akıllar şöyle düşünür: Koca kâinatı tek bir zat nasıl idare edebilir?

İşte Allah’ın azameti ve aklın bu azameti kavrayamaması ve ihata edememesi neticesinde kişi bazen inkâra sapar. Hâlbuki küfre girdiğinde neleri kabul etmek zorunda olduğunu bir bilse küfründen utanacak ve tekrar imana girecek! Bu meseleyi önceki derslerimizde çokça mütalaa ettiğimizden burada izahına girişmiyoruz.

Netice: Allah’ı inkâr etmek, bir delilden neşet etmiyor. Bazen şiddet-i havftan bazen de Allah’ın azametini aklın kavrayamamasından neşet ediyor.

Mütalaasını yaptığımız iki cümleyi bir daha okuyalım:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebep olur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin