51. İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin defiyle uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Üstad Hazretleri vesvesenin mahiyetini ve kurtuluş yollarını 21. Söz’ün 2. Makamında tafsilî bir surette izah etmiş. Mezkûr eserden iktibasla meseleyi geniş bir açıdan mütalaa edelim:
Manalar kalpten çıktıkları zaman, suretlerden ve şekillerden çıplak olarak hayale girer ve hayalde bir suret giyer. Demek, insana gelen manaların suret giydiği yer kalp değil, hayaldir. Hayal ise her vakit bir sebep tahtında suretleri dokur; manalara bir elbise diker.
Bununla birlikte, önem ve ehemmiyet verdiği şeylerin suretlerini yol üzerinde bırakır. Hangi mana kalpten çıplak olarak çıkıp hayale gidecek olsa, yol üzerinde bırakılan o suretleri giyer ya da hayal ona giydirir, takar, bulaştırır ve perde eder.
Eğer manalar temiz ve münezzeh, yol üzerindeki suretler pis ve rezil ise giymek yoktur, sadece temas vardır. Ancak vesveseli adam bu teması giymek ile karıştırır; “Eyvah, kalbim ne kadar bozulmuş! Bu sefillik, bu alçaklık beni Allah’ın huzurundan kovdurur.” der. Şeytan onun bu damarından çok istifade eder.
Bu vesveseden kurtulmanın çaresi ve bu yaranın merhemi şudur:
Nasıl ki namazın bir şartı olan zahirî temizliğe, karındaki necaset zarar vermez. Aynen bunun gibi, mukaddes manaların, çirkin suretlere yakınlığı da zarar vermez. Mesela siz Kur’an’ın ayetlerini tefekkür ediyorsunuz… Birden bir hastalık veya bir iştah ya da şehvet gibi heyecan veren bir şey şiddetle sizin hissinize dokunuyor… Elbette sizin hayaliniz hastalığın devasını, iştah duyduğu şeyi ya da şehvetle ilgili görüntüleri dokuyacak ve onları görecek. Kalpten çıkan temiz ve ulvi manalar ise onların ortalarından geçecek. Geçeceklere ne zarar vardır, ne pis suretlerle teması vardır, ne de tehlike vardır. Tehlike ancak zarar olduğunu zannetmek ve bu çirkin görüntülerden kurtulmaya çalışmaktır. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin defiyle uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur.
Üstad Hazretleri bu vesveseden kurtulmanın çaresini şöyle beyan ediyor:
Ancak onları mağlup edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet, arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terk eder giderler. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
İnsan kalben ve fikren İlahî hakikatlere bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler ve hatıralar, sinekler gibi kalbe ve akla hücum ederler. Bu gibi çirkin şeylerin defiyle uğraşan adam o vesveselere mağlup olur. Onları mağlup etmenin ve kaçırmanın çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır.
Evet, arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını artırırlar. Onlara karışılmadığı taktirde, insanı terk eder giderler.
Buraya kadar şunları öğrendik:
1. Manalar kalpten çıplak olarak çıkar. Resimler kalpte değil, hayalde dokunur.
2. Hayal dokuduğu resimlerden bazılarını -bir sebep tahtında- yol üzerinde bırakır. Buna mâni olmak mümkün değildir. İnsan yol üzerindeki bu suretlerden dolayı mesul de değildir.
3. Mukaddes manalar suret giymek için hayale giderken yol üzerindeki resmin yanından ya da ortasından geçer. Çıplak olan mana ile yol üzerindeki resmin kendisi aynı anda insanın fikir aynasında yansır. Bu suret mukaddes manaya ait olmadığından dolayı zarar söz konusu değildir. Ancak bu sırrı bilmeyenler, nefislerini levmederek zarar gördüklerini zannederler.
4. Kişi zarar gördüğünü zannettiğinde artık zarara düşmüştür. Zaten şeytanın istediği de budur. Zira artık onu ümitsizliğe düşürmüş, Allah’ın huzurundan durma ve mukaddes manaları tefekkür etme kapısını ona kapamıştır.
5. Bu vesveseden kurtulmanın çaresi müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır.
Üstad Hazretleri şöyle devam ediyor:
Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir mendilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Evet, pis bir odanın deliklerinden, semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ne de bakılana bulaşmaz. Aynen bunun gibi, İlahî hakikatlere hayal odasının deliklerinden bakıldığında, hayalin deliklerindeki kirlilik ve pislik, ne bakana ne de bakılana bulaşmaz ve zarar vermez.
Üstadımız Haşiyede şöyle diyor:
Haşiye: O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Mesela sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlahîde, âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevk eder. Mesela âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Şeytan evvela şüpheyi kalbe atar. Eğer kalp şüpheyi kabul etmezse, şüpheden sövmeye ve küfretmeye döner. Hayale karşı, sövmeye benzeyen pis hatıraları ve edebe zıt çirkin hâlleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir; kişiyi ümitsizliğe düşürür.
Vesveseli adam zanneder ki kalbi Allah’a karşı edepsizlikte bulunuyor. Bu durumdan müthiş bir sıkıntı hisseder ve bundan kurtulmak için, Allah’ı düşünmemek, O’nun huzurundan kaçmak ve gaflete dalmak ister.
Şeytanın bu vesvesesine mağlup olan kişilerden şu gibi sözleri çokça işitmişsinizdir: Kalbim Allah’a ve diğer iman hakikatlerine küfrediyor. Onun bu sövmesini susturmaya çalışıyorum ama susturamıyorum. Susturmaya çalıştıkça kalbim daha yüksek bir seda ile bağırmaya başlıyor…
Bu vesvesenin ve yaranın merhemi şudur: Bilmeliyiz ki kalbimizden geldiğini zannettiğimiz o çirkin sözler kalbimize ait değildir. Kalbimizin sözleri olmadığına delil ise kalbimizin o sözlerden müteessir olması ve üzüntü duymasıdır. Eğer o çirkin sözler kalbimizin sözleri olsaydı, kalp asla üzülmeyecek ve titremeyecekti. Zira kişi, kendi iradesiyle söylediği sözlerden dolayı üzüntü duymaz.
Hem o sözlerin kalbimizin sözleri olmadığına başka bir delil de susturmaya çalıştığımız hâlde susturamayışımızdır. Eğer o sözler bize ait olsaydı, susturmak istediğimizde susardı. Zira konuşan kişi, ne zaman susmak isterse o zaman susabilir.
— Madem bu sözler bize ait değil, öyleyse kime ait?
Bu sözler şeytandan gelir ve lümme-i şeytanîye aittir.
Lümme-i şeytanî: Kalbin üzerindeki şeytanın noktası ve karargâhıdır. Kalpte iki nokta vardır. Bu noktalardan bir tanesi meleğe ait olup, o noktadan insana iyi işlerin ilhamı gelir. Diğer nokta ise şeytana ait olup, o noktadan da vesveseler, sövmeler ve günahların teşviki gelir. İşte şeytan bu noktada konuşmaktadır. Bu nokta kalbe yakın olduğu için -lümme-i şeytanînin varlığını bilmeyenler- şeytanın bu çirkin sözlerini kendi kalplerine mal eder; şeytanın sözlerini, kendi kalplerinin sözü zanneder.
Şeytanın bu vesvesedeki amacı: Bu çirkin sözleri zararlı zannettirmekle kişinin üzülmesini sağlamak ve ümitsizliğe düşürmektir. Zira kişi ümitsizliğe düşünce bocalayacak, sıkıntılar içinde kalacak ve neticede ibadet ve tefekkür vazifesini hakkıyla yapamayacaktır. Hatta bırakın hakkıyla yapmayı, Allahın huzurundan kaçacak ve Allah’ı düşünmemekle rahatlamaya çalışacaktır.
Haşiyede şunları öğrendik:
1. Kalbimizden geldiğini zannettiğimiz küfür ve çirkin sözler kalbe ait değildir.
2. Bu sözler lümme-i şeytanîden gelen, şeytana ait sözlerdir. Onun fısıldaması ve vesveseleridir.
3. Bu sözlerin kalbe ait olmadığının ve şeytana ait olduğunun delili: Kalbin bu sözlerden dolayı üzülmesi ve sesi susturmaya çalıştığı hâlde susturamamasıdır. Eğer sözler onun kalbine ait olsaydı, bundan müteessir olmayacak ve susturabilecekti.
4. Şeytanın bu vesvesedeki amacı: Kişiyi telaş, sıkıntı ve ümitsizlik içinde boğarak Allah’tan uzaklaştırmaktır.
5. Bu vesvesedeki zarar: Kişinin zarar gördüğünü ve kalbinin bozulduğunu zannetmesidir. Bu zannı kim hissederse şeytan onu kandırmış demektir.
6. Bu vesvesede şeytana mağlup olmamak için yapılacak tek iş: Bu sözlerin şeytanın sözü olduğunu bilmek, bu konuşmalara karşı gülüp geçmek ve onlardan kurtulmaya çalışmamaktır.
Metni bir daha okuyalım:
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin defiyle uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur.
Ancak onları mağlup edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet, arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terk eder giderler.
Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir mendilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.
Haşiye: O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Mesela sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlahîde, âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevk eder. Mesela âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz