a
Ana SayfaHubab47. Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun…

47. Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Metin açık olmakla birlikte, üzerinde biraz tefekkür edelim:

– Cenab-ı Hak şu âlemde güneşi yaratmış; güneşten istifade edebilmemiz için başımıza bir çift göz takmış.

– Havayı yaratmış; havayı teneffüs edebilmemiz için burnu ve ciğerleri vermiş.

– Gıdaları yaratmış; tatlarını alabilmemiz için dili, çiğneyebilmemiz için dişleri vermiş; hazmedelim diye mideyi ve sindirim sistemini halk etmiş.

– Sesleri yaratmış; duyabilmemiz için kulağı vermiş.

– Kokuyu yaratmış; koklayalım diye burnu ihsan etmiş.

Hülasa: Allahu Teâlâ âlemde hangi nimeti yaratmışsa ya da enfüsî hangi nimeti halk etmişse, o nimetten istifade etmemizi sağlayacak bir uzvu bedenimize dercetmiş ve bir vasıtayı icad etmiş. Ve bu uzvu ve vasıtayı öyle hikmetli yaratmış ki rahatımızı bozacak her şeyden bizi muhafaza etmiş. Mesela âlemde sesleri yaratmış, bu sesleri işetecek bir kulağı bizlere vermiş; ancak belli bir sınırın üstünü ve altını duymamızı engellemiş. Düşünsenize, yıldızların seslerini ya da dişlerimizin arasında gezinen mikropların seslerini duysaydık hayat ne kadar çekilmez olurdu!

Yine mesela Allahu Teâlâ güneşi yaratmış, ışığıyla eşyayı görebileceğimiz bir çift gözü bizlere ihsan etmiş ama belli bir sınırın üstünü ve altını görmemizi engellemiş. Düşünsenize, insana baktığımızda röntgen gibi içini de görseydik ya da bir meyveyi yerken üzerindeki mikropları görseydik hayat ne kadar çekilmez olurdu!

Hülasa: Allahu Teâlâ hem âfakî âlemde hem vücudumuzda hadsiz nimetleri yaratmış ve bu nimetlerden istifade edebilmemiz için gereken bütün cihazatı bedenimize dercetmiş; rahatsız olmayalım diye de her bir cihaza bir sınır koymuş.

Bu mütalaadan şu neticeler çıkar:

– Güneşi kim yarattıysa, gözü dahi o yaratmıştır. Güneşi bilmeyen, gözü halk edemez.

– Havayı kim yarattıysa, havayı teneffüs ettiğimiz burnu ve ciğerleri dahi o yaratmıştır. Havanın mahiyetini bilmeyen, burna ve ciğerlere sahiplik iddiasında bulunamaz.

– Gıdaları kim icad ettiyse; tatları alan dili, gıdaları çiğneyen dişi ve sindiren mideyi o icad etmiştir.

– Sesleri kim yaratıp âlemde neşrettiyse, kulağı dahi o yaratmıştır. Sesten haberi olmayan, kulağı icad edemez ve sesleri duyma kabiliyetini ona veremez.

– Kokuyu kim var etmişse, burnu dahi o var etmiştir. Kokudan haberi olmayan, burnu yaratamaz ve burna koklama hissini veremez.

Hülasa: Âlemdeki ve enfüsteki nimetleri kim yaratmışsa, o nimetlerden istifademizi sağlayan aza ve uzuvları dahi o yaratmıştır.

İnsanın tek vazifesi ve ihtiyarında olan tek şey, o vesaiti açmak ve kullanmaktır. Allahu Teâlâ hâlık, insan ise kâsibtir.

Üstadımız işi şuraya bağlıyor:

Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakiki’nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Demek, her nimetin bir hesabı var; bu nimetler sahipsiz ve hesapsız değil…

Nimeti yaratan ve bize ulaşmasını murad eden Allahu Teâlâ’dır; Mün’im-i Hakiki odur. İnsan ise cüz’î iradesiyle ve ihtiyarıyla bu nimetlerden faydalanır. Gözüyle dilediği yere bakar; diliyle dilediği şeyi konuşur ve tadar; kulağıyla dilediği şeyi dinler ve hakeza…

İnsanın bedenine giren nimetler de yine Allahu Teâlâ’nın kast ve iradesiyle bedende intişar eder. Gözün ihtiyacı olan madde göze gider; kalbin ihtiyacı olan madde kalbe gider; beynin ihtiyacı olan madde beyne gider ve hakeza…

Bütün bunlar da perde arkasında bir Mün’im-i Hakiki’nin varlığını ispat eder.

Bu i’lemde öğrendiğimiz, üzerinde tefekkür etmemiz gereken hakikatleri şöylece maddeleyelim:

1. Âfakî âlemde ve enfüste yaratılan bütün nimetlerin sahibi ve mün’im-i hakikisi Allah’tır.

2. Bu nimetler bizlere bazı şerait altında gelip ulaşır. Mesela ziyanın gelmesi göz ile, havanın gelmesi burun ile, seslerin gelmesi kulak ile, tatların gelmesi dil iledir ve hakeza…

3. Bundan da anlaşılır ki güneş kiminse göz onundur; kokular kiminse burun onundur; gıdalar kiminse dil onundur ve hakeza…

4. İnsanın elinde ve kesbinde olan tek şey, kendisine takılan bu cihazları kullanmak ve vesaiti açmaktır. İnsan ne nimetin yaratanıdır ne de nimetten istifadesini sağlayan vesaitin sahibidir. Elinde sadece cüz’î bir irade vardır ki bu iradeyi kullanarak âlemdeki nimetlerden istifade eder.

5. Nimetler ne sahipsizdir ne de hesapsızdır; bir sahibi ve hesabı vardır. İnsan nimetlerden buna göre istifade etmeli, nimet sahibinin izni dairesinde hareket etmeli ve nimetin şükrünü eda etmelidir.

6. Bütün nimetler Allah’ın kast ve iradesiyle gelir. İnsan cüz’î iradesiyle ve ihtiyarıyla bu nimetlere mahal olur. Yine insanın vücuduna giren bütün nimetler Allah’ın iradesiyle bedeninde intişar eder. Mesela yemek işinde insana düşen tek vazife lokmayı ağzına atmaktır.

– Lokmayı yaratan Allah’tır.

– Lokmayı tadan dili yaratan Allah’tır.

– Lokmayı çiğneyen dişi yaratan Allah’tır.

– Çiğnemeyi refleks olarak insana yaptırtan Allah’tır.

– Lokmayı boğazdan geçiren ve midede sindiren Allah’tır.

– Lokmadaki gıdaları gerekli organlara sevk eden yine Allah’tır.

Bu maddelerin tefekkürünü sizlere havale ediyorum. Sakın tefekkür etmeden ve manayı akla, kalbe, ruha ve letaife işletmeden bir sonraki i’leme geçmeyin. Bilin ki mesele okumak değil, anlamak değil; mesele mananın boyasıyla boyanmak ve insan-ı kamil olmak!

Metni bir daha okuyalım:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakiki’nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin