a
Ana SayfaHubab31. Mevcudatın faili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vacib ve vahiddir veyahut da mümkin ve kesirdir…

31. Mevcudatın faili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vacib ve vahiddir veyahut da mümkin ve kesirdir…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Mevcudatın faili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vacib ve vahiddir veyahut da mümkin ve kesirdir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Önceki dersimizde “vacib” ve “mümkin” kavramlarını açıklamıştık. Aynı meseleyi farklı misallerle tekrar edelim:

“Vacib” varlığı zaruri ve gerekli olandır. “Mümkin” ise varlığı gerekli olmayıp, varlığı ve yokluğu eşit olandır.

Mesela bir heykeli düşündüğümüzde, heykelin varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmek için bir irade sahibinin tercihine ihtiyacı vardır. Bir heykeltıraş varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur; onu yıktığında yok olur. Bu sebeple, heykelin kendisi mümkindir.

Heykelin kendisi mümkin iken, heykeltıraşın kendisi vaciptir. Zira heykeltıraş olmadan heykelin varlığı izah edilemez.

Yine mesela bir resmi düşünsek, resmin varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmek için bir irade sahibinin tercihine muhtaçtır. Bir ressam varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur; onu yırttığında yok olur. Bu sebeple, resmin kendisi mümkindir.

Resmin kendisi mümkin iken, ressamın kendisi vaciptir. Zira resmin vücudu ressamın varlığına bağlıdır ve ressam olmadan resmin varlığı izah edilemez.

Şu kâinatı esas aldığımızda, kâinat ve içindeki her bir eşya mümkindir. Olabilirdi veya olmayabilirdi; olması tercih edildi ve oldu. Varlığı için başka bir sebebe muhtaç; kendi kendine var olamıyor. Bu sebeple, kâinat ve içindeki eşya mümkindir.

Her mümkin bir vacibi iktiza eder ve vacibin varlığını ispat eder. İşte Allahu Teâlâ vaciptir. Kâinatın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve içindeki eşyayla birlikte âlemi halk etmiştir.

“Vacib” ve “mümkin” kavramlarının manasını öğrendik. Şimdi de “vahid” ve “kesir” kavramları üzerine konuşalım:

Vahid “yalnız olan, bir olan, tek” manalarına gelir ki bununla Allahu Teâlâ kastedilmiştir. Kesir ise “çok” manasında olup, bununla esbab kastedilmiştir. Allah birdir ve vahiddir. Esbab ise çoktur ve muhteliftir. Başta anasır-ı erbaa olan hava, su, ateş ve toprak olmak üzere birçok sebep vardır.

Şimdi, Üstadımız dedi ki: Mevcudatın faili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vacib ve vahiddir veyahut da mümkin ve kesirdir.

Demek, şu mevcudatın faili ve hâlıkı ya vacib ve vahid olan Allahu Teâlâ’dır ya da mümkin ve kesir olan esbabtır.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Fail, vacib ve vahid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garabet var. Olsa bile vehmî olur. Esbaba isnad edildiği takdirde, külfet ve garabet vehmîlikten çıkar; kat’î ve hakiki bir şekilde tahakkuk eder. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Eşyanın icadı vacib ve vahid olan Allah’a isnad edilip, “Şu kâinatı ve içindeki mevcudatı Allah yarattı.” denilirse, bunda ne bir külfet ne de bir garabet vardır. Külfetin olmaması, icadda bir zorluğun olmamasıdır. Garabetin olmaması ise bu hükmü aklın tuhaf bulmaması, vicdanın kolayca kabul etmesi, kalplere yerleşmesi ve fikirce kabulünün kolay olmasıdır.

Belki vehmî bir külfet ve garabet olabilir. Yani insan bu kaziyeyi aklına sığıştıramayıp, “Koca kâinatı tek bir zat nasıl idare edebilir?” diye düşünebilir. Ancak ona bu düşünceyi üfleyen şey, delilden neşet eden bir emare değil, belki vehmi ve nefsidir.

Böyle bir vesveseye maruz kalan kişi şunu düşünmelidir:

— Peki, eşyayı Allah’a isnad etmeyip esbaba isnad etsem, bu külfet ve garabet yok olacak mı?

Hayır, yok olmaz. Bilakis bu durumda külfet ve garabet vehmîlikten çıkar; kat’î ve hakiki bir şekilde tahakkuk eder.

Bunun sebebini Üstadımız şöyle izah ediyor:

Çünkü kusur ve zafiyetten hâlî olmayan esbab-ı kesîreden hiçbir sebep, bir müsebbebi omzuna kaldıramaz. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Yani Kur’an’ın ifadesiyle, bütün sebepler bir araya gelse bir sineği icad edemez. Nerede kaldı âlemi ve içindeki eşyayı yaratacak?

Esbab son derece âciz ve fakirdir. Kusurdan ve zafiyetten hâlî değildir. Böyle âciz, fakir ve zayıf esbab, bu sanatlı eşyayı nasıl yaratabilir ve yoktan nasıl icad edebilir?

En büyük bir sebep, en küçük bir müsebbebi (neticeyi) yaratamaz. Mesela en büyük bir sebep olan güneşten, en küçük bir müsebbeb olan sineği icad etmesini istesek, güneş der ki:

— Ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhanesinde bir mumdarım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakiki malik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle manevi cevherler ve göz, kulak gibi antika sanatlar var ki benim dükkânımda yok, daire-i iktidarımın haricindedir. (32. Söz)

Sözün özü: Kusur ve zafiyetten hâlî olmayan esbab-ı kesîreden hiçbir sebep, bir müsebbebi omzuna kaldıramaz.

Müsebbebi de birkaç kelamla izah edelim: Müsebbeb, sebeplere takılan neticelerdir. Arı sebep, bal müsebbebtir. Bulut sebep, yağmur müsebbebtir. Tavuk sebep, yumurta müsebbebtir. Ağaç sebep, meyve müsebbebtir. Ve hakeza…

En büyük bir sebep, en küçük bir müsebbebi yaratamaz ve ona fail-i hakiki olamaz. Zaafı, kusuru ve aczi buna müsaade etmez.

Bu meseleye (esbabın eşyaya fail ve mucid olamayacağı meselesine) sonraki derste devam edeceğiz. Metni bir daha okuyarak mütalaamızı tamamlayalım:

Mevcudatın faili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vacib ve vahiddir veyahut da mümkin ve kesirdir. Fail, vacib ve vahid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garabet var. Olsa bile vehmî olur. Esbaba isnad edildiği takdirde, külfet ve garabet vehmîlikten çıkar; kat’î ve hakiki bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü kusur ve zafiyetten hâlî olmayan esbab-ı kesîreden hiçbir sebep, bir müsebbebi omzuna kaldıramaz. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin