25. Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden cazibedar…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İçtihadın üçüncü mânisine geçmeden önce şu kaideyi öğrenelim: Hakikatin mahiyeti bir olmakla birlikte, efradın zımnında tarz-ı tahakkuku ve tecellisi farklı farklıdır.
Mesela ilkokulda da matematik okunur ama oradan mühendis çıkmaz. Çiçek de sümbül verir ama ağaç gibi değil. Bir damla da güneşi gösterir ama deniz gibi değil. Sinek de uçar ama kartal gibi değil…
Bu asır dinî ilimlerin tahsilinde -asr-ı saadete kıyasla- ilkokul gibidir. Evet, bu asırda da dinî ilimler tahsil edilir ama o asırdaki müçtehidler gibi âlimler bu asırda çıkmaz. İlkokulda matematik okunmasına rağmen mühendisin çıkmadığı gibi…
Yine bu asır asr-ı saadete kıyasla bir çiçektir. Dinî ilimler sahasında sümbül verir ama asr-ı saadet ağacı gibi olamaz. Çünkü o asır, nur-u Muhammedî (a.s.m.) toprağından bizzat besleniyordu.
Yine bu asır asr-ı saadet denizine kıyasla bir damladır. Bir damla, denize kıyasla güneşi ne kadar gösterebilirse, bu asır da o asra kıyasla ilim güneşine o kadar ayna olabilir.
Bu asrın âlimleri, başta dört mezhep imamı olarak o asrın âlimlerine kıyasla, sineğin kartala mukayesesi gibidir. Evet, bunlar da uçar ama o asrın kartalları gibi değil!
Üstad Bediüzzaman Hazretleri içtihadın bu üçüncü mânisini şöyle beyan ediyor:
Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden cazibedar bir meta mergubtur. Mesela bu zamanda en rağbetli en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı semavat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan ahiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesailini elde etmek idi.
Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalpler, ruhlar marziyat-ı İlahiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.
Şimdi ise fikir ve kalplerin teşettütü, inayet ve himmetlerin zafiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtila ve rağbetleri yüzünden, bütün istidatlar fünun-u hazıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarf edilecek müstakim bir içtihad yoktur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Üstad Hazretleri bu mâniyi 27. Söz’de daha geniş bir şekilde izah etmiş. O izahtan iktibasla meseleyi şöyle mütalaa edelim:
Asr-ı saadet ve sonraki asır ile bu asır arasında çok büyük farklar vardır. Bu farklar sebebiyle, bu asırda yaşayan birisi faraza İmam-ı Azam Hazretleri kadar zeki de olsa, İmam-ı Azam’ın içtihattaki kabiliyetine ulaşması mümkün değildir. Eğer İmam-ı Azam Hazretleri on senede müçtehid makamına çıkmışsa, bu kişinin aynı makama çıkması için yüz seneye ihtiyacı vardır.
Bu asır ile o asrı karşılaştırdığımızda bunun sebebi anlaşılacaktır. Bu asrın özelliği ve revaç bulan metaı şunlardır:
1. Siyaset
2. Başta rızık olmak üzere dünya hayatının temini
3. Felsefi akımların revaç bulması
4. Tabiatperestlik gibi inkâr fikirleri…
Asr-ı saadette ise şunlar revaçtaydı ve bütün dikkatler bu noktalardaydı:
1. Allahu Teâlâ nelerden razıdır?
2. Bizden arzuları nelerdir?
3. Bize karşı emir ve buyrukları nedir?
4. Kendimizi O’na nasıl sevdiririz?
5. Ebedî saadeti kazandıracak vesileler nelerdir?
6. Falan ayetin manası nasıldır ve bundaki murad-ı İlahî nedir?
7. Peygamberimiz (a.s.m.) falan hadisiyle ne demek istemiş ve neyi murad etmiştir?
8. Kur’an ve hadisleri anlamada aşırı bir gayret ve ciddi bir himmet…
İşte o asır çarşısında bu mallar revaçta olduğu için, bütün sohbetler ve konuşmalar bu noktalarda olurdu. Bu sebeple, içtihad yapmaya yeteneği olan birisi, her şeyden ve her konuşmadan tabii bir ders alır; her şey ona bir muallim hükmüne geçerdi. Âdeta onun kabiliyeti kibrit gibi olur, bir çakmakla yanardı.
Ama bu asır -değil kabiliyeti yakacak özellikte olması- kabiliyetleri köreltecek özellikleri içinde barındırmaktadır. Bu asrın insanının aklı siyasete dalmış, zihni felsefede boğulmuş, kalbi dünya hayatıyla sersem olmuş ve içtihad kabiliyetinden uzaklaşmıştır. Bu sebeple, “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye de hakkı yoktur ve yetişemez.
Mesela muhtemelen İmam-ı Azam Hazretleri daha bebekken, bulunduğu odada devamlı Kur’an okunur ve odanın bir köşesinde ayet ve hadislerin manasıyla ilgili sohbetler yapılırdı. Bu asırda dünyaya gelmiş ve İmam-ı Azam kadar zeki olan kişinin başında ise Kur’an’a bedel ninni okunmakta; odasının bir köşesinde siyasi sohbetler, diğer köşesinde dünya hayatının temini sohbetleri yapılmakta, bir diğer köşesinde de felsefi konular konuşulmaktadır.
İşte İmam-ı Azam ile bu asırdaki İmam-ı Azam zekâsındaki kişi, böyle iki farklı mecliste büyümekte; birisi her vakit Kur’an’a müteallik meseleleri işitirken, diğeri dünyevi ve siyasi konuşmalara şahitlik yapmaktadır. Bu sebeple de birisinin içtihad etme yeteneği gelişirken ve on senede müçtehidlik makamına ulaşırken, diğerinin içtihad yeteneği körelmekte ve yüz senede bile müçtehidlik makamına ulaşamamaktadır.
Bunun sebebi, İmam-ı Azam Hazretlerine herkes ve her şey bir muallim olurken, bu asırdaki emsaline herkes ve her şey bir muallim değil, içtihad kabiliyetini körelten bir sebep olmuştur. O asrın bereketiyle, İmam-ı Azam ve emsallerinde içtihad yapmak fıtri bir hâl alırken, bu asırdaki emsallerinde bu fıtrilik kaybolmuştur. Bu meseleyi şu misalle anlayabiliriz:
Yüzmek balık için fıtri bir iştir. Bir balık doğar doğmaz yüzmeye başlar. Yüzmek insan için ise fıtri bir iş değildir. İnsan yüzmeyi çalışarak öğrenir ve çalıştıkça ilerler. Ama ne kadar da iyi yüzse bir balıkla yüzme yarışına giremez. Çünkü yüzmek balığın fıtri bir amelidir.
Aynen bunun gibi, içtihadı bir denize benzetirsek, selef-i sâlihîn âlimleri o denizin balığı hükmündedir; fıtri bir şekilde o denizde yüzerler yani içtihad yaparlar. Bu asrın insanı ise içtihad denizinde balık değil, insandır. Ne kadar da ilim tahsil etse ve âlim olsa, içtihad denizinin balıkları hükmündeki selef-i sâlihînin müçtehidleriyle yarışamaz ve onlara yetişemez. Belki bu kişi bu asırdaki diğer insanlardan daha iyi yüzebilir yani daha çok şey anlar ve daha iyi yorumlar. Fakat insanın yüzme konusunda balıkla yarışamayacağı gibi -çünkü yüzmek balığın fıtri bir fiilidir- o da içtihad konusunda İmam-ı Azam ve emsalleriyle yarışamaz.
Ya da içtihadı havaya benzetsek, İmam-ı Azam ve emsalleri bu havanın kuşudur. Bir kuş için uçmak nasıl fıtri bir amel ise bu zatlar için de içtihad yapmak -kuşun uçması gibi- fıtri bir ameldir. Bu asrın insanı ise kuşa değil, Hezarfen Çelebi’ye benzer. Evet, o da kanat takarak uçar ama kuşlar gibi uçamaz. Eğer, “Ben de kuşum.” dese, ne kadar divanelik ettiğini divaneler dahi anlar.
Mütalaasını yaptığımız metni bir daha okuyalım:
Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden cazibedar bir meta mergubtur. Mesela bu zamanda en rağbetli en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı semavat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan ahiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesailini elde etmek idi.
Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalpler, ruhlar marziyat-ı İlahiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.
Şimdi ise fikir ve kalplerin teşettütü, inayet ve himmetlerin zafiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtila ve rağbetleri yüzünden, bütün istidatlar fünun-u hazıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarf edilecek müstakim bir içtihad yoktur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Yazar: Sinan Yılmaz