a
Ana SayfaHubab6. Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş; yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayerana başlar…

6. Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş; yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayerana başlar…

Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş; yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayerana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemalâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Burada olduğu gibi, hakikate misal ile çıkılan yerlerde misali çok iyi kavramalı ve hakikate geçmeden önce misal üzerinde tefekkür etmeliyiz. Misal iyi anlaşıldığında hakikat üzerine tam oturacaktır.

Şimdi misali şöyle mütalaa edelim: Ben size tavus kuşunun bazı özelliklerini sayayım, siz de hayalen yumurtasına bakıp bu özellikleri yumurtada görmeye çalışın:

– Tavus kuşunun boyu 5 metreyi bulabilir.

– Boyunun yüzde altmışı kuyruktan oluşur.

– Rengârenk boyanmıştır ve çok alımlı bir vücudu vardır. Her tüyü gözü andırır. Güzelliğiyle görenleri hayrete düşürür.

– Tavus kuşu büyüklüğüne rağmen havada uçabilir ve hızı saatte yaklaşık 16 kilometreyi bulabilir…

Bu saydıklarımı tavus kuşunun yumurtasında görebildiniz mi?

Hayır, göremediniz. Bunları görebilmek için yumurtaya değil, semada tayeran eden tekâmül etmiş hâline bakmak gerekir.

Üstadımız bu misalden şu hakikate çıkıyor:

Binaenaleyh tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidayet-i hayatına maddi, sathi, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

(Bidayet-i hayat: Hayatın başlangıcı)

Peygamberimiz (a.s.m.)’ın bir şahsiyet-i maddiyesi var, bir de şahsiyet-i maneviyesi… Şahsiyet-i maddiyesi misalimizdeki yumurtaya benzer. Şahsiyet-i maneviyesi ise misaldeki tavus kuşu gibidir.

Nasıl ki tavus kuşunun vasıflarını okurken ya da dinlerken nazarımızı yumurtadan çekip semada tayeran eden aslına çevirmeliyiz; bu vasıfları tekâmül etmiş hâlinde aramalıyız. Aynen bunun gibi, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın makamını ve Allah katındaki makbuliyetini idrak etmek için de nazarımızı kışır ve kabuk hükmündeki şahsiyet-i maddiyesinden çekip şahsiyet-i maneviyesine çevirmeliyiz.

Eğer Peygamberimiz (a.s.m.)’a maddi, sathi ve sûrî bir şekilde bakarsak makamını anlayamaz ve hürmetsizlik ederiz. Bir kısım bedbahtların yaptığı gibi… Onlar ki Peygamberimiz (a.s.m.)’dan bahsederken sadece “Muhammed” demekle yetiniyorlar!

Üstadımızın bu izahıyla onların hastalığının sebebini de anlamış olduk. Onlar Peygamberimiz (a.s.m.)’ın şahsiyet-i maddiyesine hasr-ı nazar etmişler; şahsiyet-i maneviyesinden ise gaflet etmişler. Yani kışır ve kabukta kalmışlar, öze bir türlü bakamamış ve ulaşamamışlar.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ancak bidayet-i hayatına ve levazım-ı beşeriyetine ve ahval-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûba gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlahî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmiştir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

(Bidayet-i hayat: Hayatın başlangıcı / Levazım-ı beşeriyet: İnsan için gerekli olan şeyler / Ahval-i zahiriye: Dış görünüşe ait hâller)

Evet, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın şahsiyet-i maddiyesine -yani bidayet-i hayatına, levazım-ı beşeriyetine ve ahval-i zahiriyesine- ince bir kışır ve nazik bir kabuk nazarıyla bakmalıyız.

Allahu Teâlâ bu kışır ve kabuktan -yumurtadan tavus kuşunu çıkardığı gibi- iki âlemin (âlem-i şehadet ve âlem-i ahiretin) güneşini çıkarmış ve onun irşad ve talimiyle iki âlemi aydınlatmıştır.

Kim ki yolunu bulmak isteye, bu güneşe tabi ola… Kim ki bu güneşe gözünü kapaya, iki âlemde de zulümatta kala…

Yine Allahu Teâlâ bu kışır ve kabuktan şecere-i Muhammedî (a.s.m.)’ı çıkarmış; onu bir tûbâ-i cennet yapmış; feyz-i İlahî ile sulamış ve dallarına çok meyvelere asmış.

Peygamberimiz (a.s.m.) da bu ihsana mukabil manen tekâmül etmiş ve Habibullah unvanına layık olmuş.

Risale-i Nurları okurken neyin niçin söylendiğini bulmaya çalışmalı ve o nokta üzerinde temerküz etmeliyiz. Yani Üstadımız bu beyanlarıyla hangi ameliyatı yapıyor, hangi vesvese ve şüpheleri yok etmeye çalışıyor, hangi duygu ve latifemize hitap ediyor, bunu bulmaya çalışmalıyız.

— Acaba Üstadımız buraya kadar okuduğumuz bölümle neyi hedefledi? Hangi şüphe ve vesveseden bizi kurtarmaya çalıştı?

Metne devam ederek maksadı anlayalım:

Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan’ın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahval-i sûriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı, derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

(Mebde-i hayat: Hayatın başlangıcı / Ahval-i sûriye: Zahiri hâller)

İşte Üstadımızın maksadı bu: Peygamberimiz (a.s.m.)’ın risaleti hususunda oluşabilecek bir şüpheyi temizlemek. Şöyle ki:

Kişi siyer kitaplarını okurken Peygamberimiz (a.s.m.)’ın şahsiyet-i maddiyesine ait ahvali okuyor. Onun eşleriyle arasındaki münasebetleri, pazarda alışveriş yapmasını, sahabesiyle şakalaşmasını, bazen aç bazen tok kalmasını vs. öğreniyor.

Bunları okuyan kişi Peygamberimiz (a.s.m.)’ın beşeriyet ahvalinde takılıp şüpheye düşebilir.

— Kim gibi?

Tavus kuşunun özelliklerini işitip bu özellikleri yumurtada görmek isteyen ve göremeyince duyduklarından şüpheye düşen kişi gibi…

İşte böyle bir durumda yapılacak iş, nazarı kışır ve kabuktan kaldırıp Efendimiz (a.s.m.)’ın şahsiyet-i maneviyesine bakmaktır.

Peygamberimiz (a.s.m.) bir beşerdir, melek değildir. Dolayısıyla o da yer, içer, evlenir, çalışır, uyur ve hakeza…

Zaten bize rehber ve imam olabilmesi için beşer olması gerekir. Eğer melek olsaydı biz onu hiçbir cihette taklit edemez, sünnetine tabi olamazdık. Bir beşerin bir meleği taklit etmesi mümkün müdür?

Bu mesele zaten malumunuz. Bu sebeple bu kapıyı açmayalım ve odak noktamızdan uzaklaşmayalım.

Odak noktamız şu: Peygamberimiz (a.s.m.)’ın zahiri ahvaline dair zayıf bir meseleyi işitince şüpheye düşmemeli; nazarımızı o meseleden çekip şahsiyet-i maneviyesine çevirmeliyiz. Mesela miraçta Cebrail (a.s.)’ı geride bırakıp tek başına Allah’a mülâkî olmasını ve ruyetullaha mazhar olmasını düşünmeliyiz. Yine  اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِل  “Sebep olan yapan gibidir.” sırrıyla, bütün ümmetinin sevabının onun amel defterine kaydedildiğini tefekkür etmeliyiz. Bunlar gibi kemalât-ı maneviyesini düşünerek şüpheden kurtulmalıyız.

İşte bu ders bu maksatla yapılmıştır!

Bu dersimizde şu bölümü mütalaa ettik:

İ’lem eyyühe’l-aziz! Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş; yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayerana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemalâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur.

Binaenaleyh tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidayet-i hayatına maddi, sathi, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez ve derece-i kıymetine vasıl olamaz.

Ancak bidayet-i hayatına ve levazım-ı beşeriyetine ve ahval-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûba gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlahî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmiştir.

Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan’ın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahval-i sûriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı, derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin