3. Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır…
Hubab mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
İ’lem! Kavaid-i usûliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hatta bin adam bir şeyi nefyederse bir adam gibidir. Bin adam da ispat ederse ispat edenlerin her birisi bin olur. Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, her birisi tek kalır.
Mesela bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü o bin adam, parmakla işaret eder gibi o şeyi ispat ediyorlar.
Nefyedenler öyle değildir. Çünkü nefiy için sebep lazımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Mesela birisi “Gözümde zafiyet var, göremedim.”, ötekisi “Evimizde pencere yok.”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım.” der. Ve hakeza… Her birisi nefyine, müddeasına ayrı bir sebep gösterdiğinden kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü’l-emirde de yıldızın bulunmamasına delalet etmez ki birbirine yardımcı olsun.
Binaenaleyh bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalaletin ittifakları haber-i vâhid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesail-i imaniyede olan sözleri, her birisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
(Kavaid-i usûliye: Usul kuralları / Nefyeden: İnkâr eden / Müreccah: Tercih edilen / Nefsü’l-emir: İşin kendisi, hakikati)
Bu mesele çok ehemmiyetli bir mesele olup ehl-i dalaletin ittifakını hiçe indirecek bir bakış açısıdır. Meselenin bütünü üzerinde şöyle bir mütalaa yapalım:
İspat edenler birbirlerine kuvvet verip birbirlerine dayanabiliyorlar. Çünkü ispat eden harice bakıyor ve nefsine göre hükmetmiyor.
İnkâr edenler ise birbirine kuvvet veremiyor ve birbirlerine dayanamıyor. Çünkü inkâr eden harice değil nefsine bakıyor ve zannına göre hükmediyor.
Üstadımız bu hakikate şu misali verdi: Mesela bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü o bin adam, parmakla işaret eder gibi o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü nefiy için sebep lazımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Mesela birisi “Gözümde zafiyet var, göremedim.”, ötekisi “Evimizde pencere yok.”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım.” der. Ve hakeza… Her birisi nefyine, müddeasına ayrı bir sebep gösterdiğinden kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü’l-emirde de yıldızın bulunmamasına delalet etmez ki birbirine yardımcı olsun.
Burada meselenin odak noktası şudur:
“Yıldız vardır.” diyen, “Bana göre vardır.” demiyor ve kendi zannına göre hükmetmiyor. Bilakis gökyüzüne bakıyor ve gördüğünü söylüyor. Yani nefsü’l-emre (işin hakikatine) göre hükmediyor.
“Yıldız yoktur.” diyen ise gökyüzüne bakmıyor ve zannına göre hükmediyor. Bundan dolayı da “Yıldız yoktur.” diyemiyor; “Bana göre yoktur.” diyor.
Zira görmemenin farklı farklı sebepleri vardır. Mesela:
– Birisi uyumuş ve ondan görmemiştir.
– Başka birisi hava bulutlu olduğundan görmemiştir.
– Birisinin gözleri bozuktur.
– Birisinin evinde pencere yoktur.
– Birisi gökyüzünün farklı bir yerine bakmıştır. Ve hakeza…
Yıldızı görmeyenler -görmemenin sebepleri farklı farklı olduğundan dolayı- birbirlerine kuvvet veremiyorlar ve nefsü’l-emre göre hükmedemiyorlar. Yani “Hakikatte yoktur.” diyemiyorlar; ancak “Bana göre yoktur.” diyebiliyorlar.
Bu meseleye şu misalle de bakabiliriz:
Bir cinayet işlense ve iki kişi “Biz gördük. Bu kişiyi falanca öldürdü.” dese, bütün şehir ahalisi “Yok, biz görmedik, o öldürmedi.” dese, “Gördük.” diyen iki kişinin sözü bir şehir ahalisine tercih edilir. Çünkü “Gördük.” diyenler nefislerine göre hükmetmiyorlar; bilakis hakikate göre hükmedip gördüklerini söylüyorlar.
“Görmedik.” diyenler ise nefislerine göre hükmedip, “Bana göre o öldürmedi.” diyorlar. Bakın, “Hakikatte öldürmedi.” diyemiyorlar; “Bana göre öldürmedi.” diyorlar.
“Bana göre öldürmedi.” diyenlerin bir kısmı o saatte uykuda, bir kısmı başka bir yerde, bir kısmının gözü bozuk ve hakeza hepsinin farklı farklı sebepleri var. Sebepler farklı olduğundan ve bu kişiler harice bakmadıklarından dolayı inkârları birbirine kuvvet vermiyor ve “Gördük.” diyen iki kişinin sözü, yüz bin kişiye tercih ediliyor. Hâkim de bu iki kişinin sözünü esas alıp buna göre hüküm veriyor.
Şimdi bu kaideyi iman hakikatleri üzerinde uygulayalım:
“Ahiret vardır.” diyen kimse nefsine göre hükmetmiyor. Sözünü peygamberlere, semavi kitaplara ve Allah’ın isimlerinin ahireti iktiza etmesi gibi delillere dayandırıyor.
“Ahiret yoktur.” diyen kimse ise nefsine göre hükmediyor, çünkü harice bakamıyor ve sözünü bir delile dayandıramıyor.
— Peki, ahireti inkâr edenler niçin harice bakamaz?
Çünkü hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir inkâr ispat edilemez.
Mesela biz, “Dünyada elma vardır.” desek, tek bir elmayı göstermekle davamızı ispat edebiliriz. “Dünyada elma yoktur.” diyen kimsenin, sözünü ispat edebilmesi için ise bütün dünyayı gezmesi ve bize gezdirmesi gerekir ki davasını ispat edebilsin. Hatta tek bir taşın altını bize gösteremese davasını ispat etmiş olmaz. Zira belki de o taşın altında elma vardır…
Aynen bunun gibi, “Cennet yoktur. Cehennem yoktur.” diyen kimse de bütün kâinatı gezmek ve bizi gezdirmek zorundadır. Bu da mümkün olmayacağına göre, kâfirler davalarını ispat edemezler ve nefsü’l-emre bakamadıkları için birbirlerine kuvvet veremezler.
Yine mesela “Melek yoktur.” diyen kimse davasını ispat edebilmek için bütün kâinatı gezmeli ve bizi gezdirmelidir. Bakılmadık tek bir yer kalsa davası ispat edilmiş olmaz.
Bu kaziye diğer iman hakikatleri için de geçerlidir.
Üstad Hazretleri bu meseleyi 7. Şua’da da izah ediyor. Şimdi aynı meseleyi 7. Şua’da geçen şekliyle yavaş yavaş okuyalım:
Umumi meselelerde ispata karşı nefyin kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır.
Mesela ramazan-ı şerifin başında hilali görmek hususunda, iki âmî şahit hilali ispat etseler ve binlerle eşraf ve âlimler “Görmedik.” deyip nefyetseler onların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünkü ispatta birbirine kuvvet verir, birbirine tesanüd ve icma var. Nefiyde ise bir olsa bin olsa farkları yoktur; herkes kendi başına kalır, infiradî olur.
Çünkü ispat eden harice bakar ve nefsü’l-emre göre hükmeder. Mesela misalimizde olduğu gibi biri dese: “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar, ikisi birleşip kuvvetleşirler.
Nefiy ve inkârda ise nefsü’l-emre bakmaz ve bakamaz. Çünkü “Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefiy ispat edilmez.” meşhur bir düsturdur. Mesela bir şeyi, dünyada var diye ben ispat etsem, sen de “Dünyada yok.” desen; benim bir işaretimle kolayca ispat edilebilen o şeyin sen nefyini yani ademini ispat etmek için bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek, belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lazım geliyor. Sonra “Yoktur, vuku bulmamıştır.” diyebilirsin.
Madem nefiy ve inkâr edenler nefsü’l-emre bakmazlar, belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve zahîr olmazlar. Çünkü görmeye ve bilmeye mâni olan perdeler, sebepler ayrı ayrıdırlar. Herkes “Ben görmüyorum, benim yanımda ve itikadımda yoktur.” diyebilir. Yoksa “Vakide yoktur.” diyemez. Eğer dese, hususan umum kâinata bakan iman meselelerinde dünya kadar büyük bir yalan olur ki doğru diyemez ve doğrultulmaz.
Elhasıl: İspatta netice birdir, vâhiddir, tesanüd olur. Nefiyde ise bir değildir, müteaddiddir. Ya “yanımda ve nazarımda” veya “itikadımda” gibi kayıtların herkese göre taaddüdü ile neticeler dahi taaddüd eder, daha tesanüd olmaz.
İşte bu hakikat noktasında imana karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zahiren çokluğunun kıymeti yoktur. Ve müminin yakînine ve imanına hiç tereddüt vermemek lazım iken, bu asırda Avrupa feylesoflarının nefiy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftunlarına tereddüt verip, yakînlerini izale ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiş. (7. Şua)
Ben Risale-i Nurların mütalaasına 30 sene evvel başladım. İlk okuduğum eser de 7. Şua idi. Üstte kaydettiğim bölümü ilk okuduğumda bir hazine bulmuş gibi sevinmiş; vesvese ve şüphelerin dağ gibi yükünden kurtulmuştum. Rabbime bu ihsanından dolayı sonsuz hamdüsena olsun ve Allahu Teâlâ Üstadımızdan ebeden razı olsun.
Yazar: Sinan Yılmaz