a
Ana SayfaOn Birinci Lem'a16. Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir namahremin en namahrem uzvuna…

16. Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir namahremin en namahrem uzvuna…

11. Lem’a mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir namahremin en namahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir; hilaf-ı edep denilmez. Belki “Edeb-i tıp öyle iktiza eder.” denilir. Fakat o tabip, recüliyet ünvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o namahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır. (11. Lem’a)

(Sâniyen: İkinci olarak / Recüliyet: Erkek olma)

Üstadımız fıkhi bir meseleyi beyan etti ve bu meseleyi bir hakikate misal yapacak. Fıkhi meseleyi biraz açalım:

Zaruret olmazsa erkek hastaya erkek doktor, bayan hastaya da bayan doktor bakar. Zaruret olmadan bir erkek doktorun yabancı bir bayanı muayene etmesi ve o bayanın mahrem uzuvlarına bakması caiz değildir. Ancak bir zaruret olursa, bu durumda, erkek bir doktor bir kadını muayene edebilir ve onun mahrem uzuvlarına -ihtiyaç ölçüsünde- bakabilir. Bu durumda, tedavilik hükmü haramlık hükmünü ıskat eder.

Eğer bu doktor aynı kadını daha sonra görse, “Ben senin zaten mahrem uzvuna daha önce bakmış ve görmüştüm. Yine baksam ne olacak ki?” diyemez. Çünkü önceki bakış -bir ihtiyaç anında- tabiplik ünvanıyla idi. Şimdiki bakışı ise rucüliyet ünvanıyladır. Tabiplik sıfatıyla caiz olan bakma fiili, rucüliyet ünvanıyla caiz değildir.

Bu misalden şu anlaşılıyor: İnsanın birçok sıfatı vardır ki her bir sıfatı farklı bir hâli ve farklı hükmü iktiza ediyor. Bir sıfata göre caiz olan bir iş, diğer bir sıfata göre caiz olmuyor. Durum hangi sıfatın işlemesini iktiza ediyorsa, o sıfatın hükmü geçerli oluyor.

Üstadımız bu misalden şu hakikate çıkıyor:

Öyle de Sâni-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesela “Gaffar” ismi günahların vücudunu ve “Settar” ismi kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, “Cemil” ismi de çirkinliği görmek istemez. Latif, Kerim, Hakîm, Rahim gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. (11. Lem’a)

(Settar: Kusurları çokça örten / Kusurat: Kusurlar)

Her bir ism-i İlahi farklı bir şekilde tecelli etmek istiyor. Mesela:

– Dâr ism-i şerifi hastalıkları iktiza ediyor; Şâfi ismi ise şifa vermeyi istiyor.

– Hâfid ismi fakir bırakmak istiyor; Muğni ismi ise zengin yapmak istiyor.

– Muhyi ismi hayat vermek istiyor; Mümit ismi öldürmek istiyor.

– Muhsin ismi ihsan etmek istiyor; Mâni ise menetmek istiyor.

– Aziz ismi asilerden hemen intikam almak istiyor; Hakîm ismi ise intikamın tehirini istiyor.

– Gaffar ismi günahları, Settar ismi kusurları istiyor ki Gaffar isminin tecellisiyle günahlar affedilsin, Settar isminin tecellisiyle de kusurlar örtülsün.

Aynen bunlar gibi, Latif, Kerim, Hakîm, Rahim gibi esma-i cemaliye ve kemaliye de mevcudatın güzel bir surette bulunmalarını istiyor ve tecellileriyle mevcudatı güzelleştiriyor.

Dolayısıyla insanın Allah’a karşı edebi; Latif, Kerim, Hakîm, Rahim gibi esma-i cemaliye ve kemaliyeye karşı hürmetiyle ve bu isimlerin tecellisine mazhariyetiyledir. Yani edep, bu isimlerin iktiza ettiği hâllere bürünmek ve bu isimlerin tecellisiyle güzelleşmektir.

Bu isimlerin insanda tecelli etmek istemesinin sebebi de şudur:

Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike ve ruhani ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. İşte sünnet-i seniyedeki âdab, bu ulvi âdabın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir. (11. Lem’a)

Allahu Teâlâ’nın cemalî ve kemalî isimleri, güzel tecellilerini zîşuura -meleklere, ruhanilere, ins ve cinne- göstermek istiyor. Bu sebeple de mevcudatı güzel nakışlarla süslüyor, boyuyor, şekillendiriyor, ziynetlendiriyor; her hâlini güzel ve şirin yapıyor.

Mevcudatta cari olan bu hüküm insanda da caridir. Aynı esmâ-i İlahî insanı da güzelleştirmek ve ahsen-i takvim sırrına mazhar etmek istiyor; insanı da hayâ ve edeple şekillendiriyor. Eğer bir kimse hayâdan ve edepten soyunursa, bu isimlerin tecellisi ondan çekiliyor. Bu durumda da insan zîşuur mahlukata güzel vaziyetlerini ve hüsn-ü edeplerini değil, çirkin vaziyetlerini ve edepsiz hâllerini izhar ediyor. Bu da tam bir edepsizlik ve bir nevi hayâsızlık oluyor.

İşte sünnet-i seniyye bu edebi ders veriyor, bu hayâyı gösteriyor ve esma-i hüsnanın bu nevi tecellisine mazhar olmayı irae ediyor.

Bu dersten hissemiz şu olsun:

— Bizler Allahu Teâlâ’nın cemalî ve kemalî isimlerine ne kadar ayna olabildik?

— Bu isimlerin tecellisine ne kadar mazhar olduk?

— Edep ve hayâdan nasibimiz nedir?

— Sünnet-i seniyyeden hissemiz nedir?

— İnsan-ı kamil olmaya ne kadar yakınız veya bu hakikatten ne kadar uzağız?

— Zîşuur mahlukat bizi beğenerek mi seyrediyor yoksa yüzlerini bizden çevirmişler bizlere beddua mı ediyor?

Bu soruların cevaplarını enfüsi âlemimizde tefekkür etmek bugünkü dersimiz olsun!

Bu dersimizde şu bölümü mütalaa ettik:

Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir namahremin en namahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir; hilaf-ı edep denilmez. Belki “Edeb-i tıp öyle iktiza eder.” denilir. Fakat o tabip, recüliyet ünvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o namahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır.

Öyle de Sâni-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesela “Gaffar” ismi günahların vücudunu ve “Settar” ismi kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, “Cemil” ismi de çirkinliği görmek istemez. Latif, Kerim, Hakîm, Rahim gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike ve ruhani ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. İşte sünnet-i seniyedeki âdab, bu ulvi âdabın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir. (11. Lem’a)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin