24. Beşinci Sır: Bir hadis-i şerifte vârid olmuş ki: Şüphesiz Allah insanı Rahman’ın suretinde yaratmıştır…
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamını mütalaa ediyoruz. Kaldığımız yerden devam edelim:
BEŞİNCİ SIR
Bir hadis-i şerifte vârid olmuş ki:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ، اَوْ كَمَا قَالَ
(Mana: Şüphesiz Allah insanı Rahman’ın suretinde yaratmıştır.)
Hadis-i şerifin bazı kaynaklarını verelim: Sahih-i Buhârî (4/160, 8/62, 9/88); Sahih-i Müslim (4/1283, 8/82); Müsned-i Ahmed (2/244, 251, 315, 323, 463, 519); Şerhü’s-Sünnet Begavî (1/226, 12/254); Cem’ü’l-Fevâid (2/609); Mişkâtü’l-Mesâbih (4628); Müsnedü’l-Firdevs (2/186); Müsnedü’l-Hümeydî (1020-1121)…
Bu hadis-i şerif farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Ekser mehazlarda şu ifadeyle geçer:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ “Şüphesiz Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.”
Dârekutnî şu şekilde rivayet eder:
لا تُقَبِّحُوا الْوَجْهَ فَإِنَّ ابْنَ آدَمَ خُلِقَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ “Yüzün çirkin olduğunu söylemeyin. Çünkü yüz, Rahman’ın suretinde yaratılmıştır.” (İlelü’d-Dârekutnî, 3077)
İmam Âcurrî şu lafızlarla rivayet eder:
اِنَّ ابْنَ آدَمَ خُلِقَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ “Şüphesiz Âdemoğlu Rahman’ın suretinde yaratılmıştır.” (eş-Şeriat, 314)
Mîzânü’l-İ’tidal’de ise şöyle geçer:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ “Şüphesiz Allah insanı Rahman’ın suretinde yaratmıştır.” (2/419)
Bu rivayet Üstad Hazretlerinin rivayetiyle birebir aynıdır. Metne devam edelim:
Bu hadisi bir kısım ehl-i tarikat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hatta onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı manevisine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. (14. Lem’a 2. Makam)
(Akaid-i imaniye: İman esasları)
Bir kısım ehl-i tarikat, mezkûr hadis-i şeriften yola çıkarak Allah’a suret isnat etmiş; bir kısmı ise insanın manevi simasının bu surette yaratıldığına zehab etmiş. Bu fikirler tamamıyla batıldır. Zira Allahu Teâlâ suretten ve maddeden münezzehtir. Hadis-i şerifte bir teşbih vardır. Bu teşbihin manasını metnin devamında mütalaa edeceğiz.
Üstad Hazretleri, hadis-i şerifi hakiki manasına hamleden ve Allah’a bir nevi suret isnat eden ehl-i tarikat hakkında şöyle diyor:
Ehl-i tarikatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafi olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder. (14. Lem’a 2. Makam)
Sekr: Ehl-i tarikatın, seyrüsülûk esnasında gelen feyzin etkisiyle kendinden geçme hâlidir. Bu hâle bürünen kimseye “sükran” denir.
Bir kısım ehl-i tarikatta bu sekr hâli mevcuttur. Belki de bu hâl onların mesleklerinin bir neticesi ve yollarının bir berzahıdır.
Sekr esnasında aklın itidali bir derece kaybolur. Nasıl ki aklını yitiren kimse yaptığından ve söylediğinden mesul değildir. Aynen bunun gibi, ehl-i sekr de sekr hâlinde söylediği sözlerden mesul değildir.
Dolayısıyla onlar, mezkûr hadis-i şerifin izahına dair sözlerinden mesul olmazlar ve bu sözlerinden dolayı tekfir edilmezler.
Yine Üstadımız dedi ki: Ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan…
İstiğrak: Kişinin Allah aşkında boğulması ve bunun neticesinde kendinden ve âlemden haberdar olmamasıdır.
Ehl-i aşkın çoğunda bu istiğrak hâli mevcuttur. Onlar hem kendilerinden hem de eşyadan vazgeçmişler ve Allah’ta fâni olmuşlar. Bu vecd hâlinin bir neticesi olarak da bazen hayalle hakikati karıştırmışlar, hak ile batılı iltibas etmişler ve teşbihi hakikat zannetmişler.
Onlar istiğrak hâlinde oldukları için hakikate muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Çünkü teklif akıl üzeredir. Aklın kaybolduğu anda teklif düşer.
Bizler hakkında ise Üstadımız şöyle dedi: Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafi olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.
Evet, onlar velidir, ehl-i aşktır ve Allah’ın has kullarıdır. Bizler onları sever ve muhabbet ederiz. Ancak onlardan akaide münafi bir söz işitirsek bunu kabul etmez; bu meselelerde akaidin müçtehid imamlarını dinleriz.
Üstad Hazretleri burada büyük bir müşkili çözüyor. Müşkil şu: Bir kısım ehl-i tarikatın akaide muhalif sözleri var. Bu sözleri başkası söylese tekfir edilir.
— Evvela bu zatlar ehl-i hak mıdır?
— Eğer ehl-i hak iseler bu sözleri nasıl söylüyorlar?
— Hem madem onlar bu sözleri söylemiş, bizler bu sözleri kabul ettiğimizde niçin küfre giriyoruz?
İşte Üstad Hazretleri bu soruların cevabını verdi; onların akaide münafi sözlerinin sebebini izah etti ve onlardan işittiğimiz sözlere karşı nasıl davranmamız gerektiğini öğretti.
Bu meseleyi bilmeyenler ya onları zemmeder ya da sözlerini olduğu gibi kabul edip Ehl-i sünnet dairesinden çıkar.
Üstad Hazretleri bu makamda orta yolu gösterdi. Orta yol şudur: Onları sevmek, hürmet etmek, nasihatlerini dinlemek; ancak akaide muhalif bir sözleri olursa, bunun sekr ya da istiğrak hâlinde söylendiğini kabul edip, itikada ait meselelerde sadece akaidin büyük imamlarının sözlerini dinlemek.
Allahu Teâlâ bizleri bu orta yoldan ayırmasın. Âmin.
Mütalaasını yaptığımız kısmı bir daha okuyalım:
BEŞİNCİ SIR
Bir hadis-i şerifte vârid olmuş ki:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ، اَوْ كَمَا قَالَ
Bu hadisi bir kısım ehl-i tarikat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hatta onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı manevisine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarikatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafi olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder. (14. Lem’a 2. Makam)
Yazar: Sinan Yılmaz