26. Fakat “Göklerde ve yerde en yüce mesel O’nundur. ” sırrıyla…
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamını mütalaa ediyoruz. Kaldığımız yerden devam edelim:
Fakat وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına ve sıfat ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır. (14. Lem’a 2. Makam)
(Mesel: Bir meseleyi açıklamak için yapılan benzetme)
(Ayet meali: Göklerde ve yerde en yüce mesel O’nundur. O, aziz ve hakîmdir.) (Şûrâ 53)
İlk önce “şuunat” kavramını izah edelim:
Şuunat kavramının Türkçede tam bir karşılığı yok. En yakın karşılığı kabiliyet. Cenab-ı Hak hakkında “Kabiliyet sahibidir.” ya da “Kabiliyeti vardır.” gibi bir söz söylenemez. Allahu Teâlâ hakkında kabiliyet kavramını kullanamadığımız için şuunat kavramını kullanıyoruz.
Mesnevi-i Nuriye’de şöyle geçiyor:
“Eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedâhe ismin kemaline, ismin kemali bizzarura sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakîn ile şuunatın kemaline delalet eder. Şe’nin kemali ise hakka’l-yakîn bir suretle Zatın kemalini gösterir.”
Bu ifadeden anlıyoruz ki: Allah’ın fiillerinin kemali, isimlerinin kemalinden geliyor. İsimlerinin kemali, sıfatlarının kemalinden geliyor. Sıfatlarının kemali, şuunatının kemalinden geliyor. Şuunatının kemali de zatının kemalinden geliyor.
Ya da şöyle diyebiliriz: Fiilin kemali ismin kemalini, ismin kemali sıfatın kemalini, sıfatın kemali şuunatın kemalini, şuunatın kemali de zatın kemalini ispat ve iktiza eder.
Tekrar metne dönelim. Üstadımız şöyle demişti:
Fakat وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına ve sıfat ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır.
Mesela “Rahman Arş’a oturdu.” ifadesi bir temsildir. Burada kastedilen hakiki oturma değildir. Çünkü Allahu Teâlâ oturmaktan, ayakta durmaktan ve diğer beşerî sıfatlardan münezzehtir.
Allahu Teâlâ bu âlemdeki hâkimiyetini, malikiyetini, tedbirini, her şeye gücü yetmesini, işlerin yegâne sahibi olduğunu ve bütün âlemlerin sultanı olduğunu “Arş’a oturma” ifadesiyle beyan etmiştir. Sanki Arş şu âlemin bir tahtı olmuş; Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allah’ın hâkimiyeti de ona oturmakla ifade edilmiş. Burada ne hakiki oturma vardır ne de Arş’ın taht olması. Bu bir meseldir ve temsildir.
Demek, mesel ve temsil ile sadece Allah’ın şuunatına, sıfat ve esmasına bakılır; zatına bakılmaz.
Aynen bu misal gibi, “Şüphesiz Allah insanı Rahman’ın suretinde yaratmıştır.” hadisiyle de Allah’ın zatına değil; şuunatına, sıfat ve esmasına bakılır. Mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır.
Üstad Hazretleri, mezkûr hadis-i şerifi iki farklı şekilde izah ediyor. Birinci izahı şu:
Şu mezkûr hadis-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın simasında binbir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi, zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi, insanın suret-i camiasında küçük bir mikyasta -zeminin siması ve kâinatın siması gibi- yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir. (14. Lem’a 2. Makam)
(Makasıd: Maksatlar / Sâbıkan: Evvelce / Cilve-i etemm: Tam bir cilve)
Metni cümle cümle mütalaa edelim:
İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir: Rahman: Bütün mahlukatına sayısız nimetler ve rızıklar veren, onların ihtiyaçlarını gören ve yarattıkları hakkında hayır ve rahmet dileyen manasındadır.
İsm-i Rahman’ın tecellisiyle; insana saymakla bitmeyecek kadar çok nimetler ve rızıklar verilmiş, hadsiz aza ve cihazatla teçhiz edilmiş, her türlü ihtiyacı karşılanmış ve hakkında hayır ve rahmet murad edilmiş. Bu cihetle insan, Rahman isminin tam bir mazharıdır.
Bu mazhariyet sayesinde mahlukat ona musahhar olmuş, halife-i ruy-i zemin olmuş, emanet-i kübrânın hamelesi kılınmış, hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olmuş ve saymakla bitmeyecek kadar çok nimete nail olmuş.
İşte “Şüphesiz Allah insanı Rahman’ın suretinde yaratmıştır.” hadisi, insanın Rahman ismine olan bu âyinedarlığına ve bu isme tam mazhariyetine işaret eden bir temsildir.
Hani yağmura “rahmet” denilmiş; çünkü ism-i Rahîm’e tam mazhar olmuş. Bu mazhariyete dikkat çekmek için “rahmet” ismiyle müsemma olmuş. Yani sanki rahmet tecessüm etmiş de yağmur şeklini almış.
Aynen bunun gibi, insan için de “Rahman’ın suretinde yaratılmış.” denilmiş. Zira çok cihetlerle Rahman isminin aynası olmuş; Rahman ismi tecessüm etmiş, insan onun bir cilvesi olmuş.
Kâinatın simasında binbir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi: Üstad Hazretleri Birinci Sırda şöyle demişti:
“Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.”
Burada üç sima var: Kâinat siması, arz siması ve insan siması… Bu simalarda da üç sikke-i rububiyet var. Bu üç sikke-i rububiyeti makamında mütalaa etmiştik. Bu makamda şu kadar deriz:
Kâinat simasında gözüken rububiyet-i İlahiye içinde Allah’ın binbir ismi tecelli etmektedir. Bu tecellilerden de ism-i Rahman tezahür etmektedir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hak Rahman olduğu için yaratıyor, hayat veriyor, suret veriyor; besliyor, terbiye ediyor, süslüyor, boyuyor; tanzim ediyor, tekmil ediyor, inşa ediyor ve hakeza… Kâinat simasında Allah’ın binbir ismi tecelli ediyor. Bütün bu tecelliler de ism-i Rahman’a dayanıyor; cilvelerinde Rahman ismi gözüküyor.
Bu cihetten desek ki: “Kâinat Rahman’ın suretinde yaratılmış.” Bu söz haktır ve hakikattir. Bunun manası, Rahman isminin kâinatı kuşatması ve binbir ismin cilvesinde gözükmesidir.
Zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi: Kâinat simasında ism-i Rahman’ın tecellisi gözüktüğü gibi, arz simasında da ism-i Rahman’ın tecellisi gözükür. Şöyle ki:
Yeryüzündeki rububiyet-i mutlaka-i İlahiyeye (Allah’ın sonsuz ve sınırsız olan rububiyetine) baksak:
– Hayvanat ve nebatata kendine mahsus bir suret, bir elbise ve bir ziynet verilmiş.
– Farklı renklere boyanmış, farklı şekillerde terbiye edilmiş.
– Her biri farklı aza ve cihazlarla teçhiz edilmiş; her bir aza ve cihaza da vazifesi öğretilmiş.
– Hayat şartları ilham edilmiş.
– Rızıkları önlerine konulmuş. Ve hakeza…
Yeryüzünde böyle bir rububiyet-i mutlaka var. Bu rububiyet-i mutlaka da Rahman ism-i şerifine dayanmaktadır. Yani Allahu Teâlâ Rahman olduğu için onlara böyle muamele ediyor ve rahmaniyetiyle tedbir ediyor.
Bu cihetten desek ki: “Yeryüzü Rahman’ın suretinde yaratılmış.” Bu söz haktır ve hakikattir. Bunun manası, Rahman isminin yeryüzünü kuşatması ve rububiyet-i mutlaka-ı İlahiyenin bu ism-i şerife göre icraatta bulunmasıdır.
İnsanın suret-i camiasında küçük bir mikyasta -zeminin siması ve kâinatın siması gibi- yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir: Nasıl ki kâinat simasında ve arz simasında ism-i Rahman tecelli ediyor. Aynen bunun gibi, insanın suret-i camiasında da aynı ism-i şerif tecelli edip cilvesini gösteriyor. Sanki insan, ism-i Rahman’ın tecessüm etmiş hâlidir.
Bu bahsi, “İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir.” cümlesinde mütalaa ettiğimizden sözü uzatmıyor, son bir hatırlatma için diyoruz:
İnsanın Rahman’ın suretinde yaratılması: İsm-i Rahman’ın insanın her bir zerresini, maddesini ve manasını, fıtratını ve latifelerini kuşatması ve insanın Rahman ismine tam bir ayna olmasıdır.
Üstad Hazretlerinin mezkûr hadis-i şerife verdiği ikinci manayı sonraki derste mütalaa edeceğiz. Şimdi, mütalaasını yaptığımız kısmı bir daha okuyalım:
Fakat وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına ve sıfat ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır.
Şu mezkûr hadis-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın simasında binbir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi, zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi, insanın suret-i camiasında küçük bir mikyasta -zeminin siması ve kâinatın siması gibi- yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir. (14. Lem’a 2. Makam)
Yazar: Sinan Yılmaz