70. Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’un…
Soru: Risale-i Nurlarda şu ifadeler geçiyor:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlahîye biner; berk gibi bütün daire-i mümkinatı katedip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemal-i İlahîye mazhar olarak…” (Sözler)
“Kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı A’lâ’ya diken, istiğrakî bir surette kâinatı madum sayıp her şeyi doğrudan doğruya kuvvet-i iman ile Vâhid-i Ehad’dan görebilir.” (Lemalar)
“Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’un…” (Lemalar)
Bu ifadelerden Allah’ın zatının kâinatın haricinde olduğu neticesini çıkaranlar var. Yani “Allah nerede?” sualine, “Kâinatın hiçbir yerinde ancak kâinatın dışında ve haricinde.” şeklinde cevap veriyorlar. Mekândan münezzeh oluşu için de “Kâinatın haricinde zaten mekân kavramı yok.” diyorlar.
Bu cümlelerden bu izah ve netice çıkar mı? Yok öyle değilse yukarıdaki ifadeler nasıl anlaşılmalıdır?
Elcevab: İlk önce Allah’ın mekândan münezzeh oluşu üzerine konuşalım:
Mekânla kayıtlı olan insanın mekândan münezzehliğin manasını anlaması çok zordur. Bu hakikati akla şöyle yaklaştırabiliriz:
Size sorsam:
— Allah ezelî midir?
Elbette cevap olarak dersiniz ki:
— Evet, Allah ezelîdir. Yani sonradan var olmamış, başkası tarafından yaratılmamış, bizatihi kaimdir.
Şimdi şöyle sorsam:
— Peki, madde ezelî midir?
Buna da cevap olarak dersiniz ki:
— Hayır, madde ezelî değildir. Madde Allah tarafından yaratılmış ve sonradan var olmuştur.
Buraya kadar iki meselede hemfikiriz:
1. Allah’ın ezelî olduğu.
2. Maddenin ezelî olmayıp sonradan var olduğu.
Şimdi en önemli soruyu soruyorum:
— Allah ezelî, madde ise ezelî olmadığına göre, Allah ezelde neredeydi?
Cevabınız ne olacak? Ya diyeceksiniz ki:
— Allah mekândan münezzehtir. Zatıyla hiçbir mekânda olmadığı hâlde, isim ve sıfatlarıyla her yerdedir.
Ya böyle diyecek ve Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu kabul edeceksiniz. Ya da Allah’a bir mekân isnat edeceksiniz. Ancak bunu yaptığınızda o mekânın da ezelî olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü ezelî olan bir zat sonradan var olan bir mekânla kaim olamaz. Ezelî zat ya mekândan münezzeh olmalı ya da mekân ve madde de ezelî olmalı. Bunun başka bir yolu yok!..
Allah’ın mekândan münezzeh olmasıyla ilgili “Arş’a İstiva” isimli bir eseri -Allah’ın inayetiyle- kaleme aldım. Bu konuyu daha detaylı öğrenmek isteyenler sitemizden bu eserin PDF’ine ulaşabilir.
Buraya kadar yaptığımız izah ile şu anlaşıldı: Allah’ın mekândan münezzeh olması, kâinatın haricinde olması değil, hiçbir mekânda olmamasıdır.
Bu izahla da şu sorunuzun cevabını verdik:
— Bu ifadelerden Allah’ın zatının kâinatın haricinde olduğu neticesini çıkaranlar var. Yani “Allah nerede?” sualine, “Kâinatın hiçbir yerinde ancak kâinatın dışında ve haricinde.” şeklinde cevap veriyorlar. Mekândan münezzeh oluşu için de “Kâinatın haricinde zaten mekân kavramı yok.” diyorlar.
Cevabı tekrar edecek olursak: Üstadımızın mezkûr ifadelerinden Allah’ın kâinatın dışında olduğu manasını çıkaranlar varsa yanılıyorlar. Çünkü mekânsızlıkta dışında-içinde gibi kavramlar yoktur.
Eğer birisi Allah nerede sorusuna, “Kâinatın hiçbir yerinde ancak kâinatın dışında ve haricinde.” şeklinde cevap veriyorsa, bu kişi Allah’ın mekândan münezzeh oluşunu anlamamıştır. Zira bu cevapta şu mana vardır: Bu kâinatın bir ötesi var. Allah kâinatta değil, o öte kısımdadır.
Hâlbuki bu cevapta yine Allah’a bir mekân isnadı vardır. Zira kâinat bir yerde bitiyor ve ötesinde Allah varsa, o ötede yine bir mekân vardır ve orası kâinatın bittiği yer değil, belki başka bir şekle büründüğü yerdir. Kâinatın bittiği yerde mekân biter ve ötesinde başka bir şey yoktur. Allahu Teâlâ, olmayan bu ötede değil, hiçbir yerdedir.
Tabii başta da dediğimiz gibi, mekânla kayıtlı olan insanın bu hakikati kavraması pek de kolay değildir. Ancak iman etmek için illaki kavramak da gerekmez. İnsanın aklı ne ki Allahu Teâlâ’nın bütün sıfatlarını hakkıyla kavrayabilsin ve iman için bunu şart koşsun!..
Şimdi şu meseleyi mütalaa edelim:
— Allahu Teâlâ hiçbir yerde değilse Peygamberimiz (a.s.m.) miraçta nereye gitti ve Allah’ı nerede gördü?
Bu soruya uzunca bir cevap verelim ki mesele iyice anlaşılsın:
Mesela her tarafı ışık alan ama içeriden bakıldığında güneşin görülemediği büyük bir bina düşünelim… Bu binada yaşayan kişiler güneşin ışığından ve ısısından istifade etmektedirler. Bu kişilerden güneşi görmek isteyenler sadece ışığını, ısısını ve yedi rengini görebilmektedir.
Faraza güneşin ısısı kudreti olsa, ışığı ilmi olsa, yedi rengi de görmesi, işitmesi ve konuşması gibi sıfatları olsa, güneş bu sıfatları ile bu binada olan herkesi görür, işitir, konuşur, tanır ve hakeza…
Bu noktadan bakıldığında, güneş ısıttığı ve ışıklandırdığı her şeyin ve her kişinin yanında olup onlarla sohbet edebilir. Her bir kişinin de güneşin kendisine bakan miktarı kadar bir sohbeti ve alakadarlığı olur.
İşte bu cihetten, güneş her şeye yakındır ancak her şey güneşin zatından çok uzaktır. Eğer birisi güneşin zatına yaklaşmak, güneşi bizzat görmek ve onunla sohbet etmek isterse, ilk önce bu binayı terk etmeli ve o bölgenin en yüksek dağına çıkmalıdır. Ancak bunu yaptığında güneşi bizzat görüp onunla sohbet edebilir.
İşte bu kişilerden birisi binadan çıkar ve yüksek bir dağa tırmanır. Dağa tırmandığında güneşin sadece kendi binasını ısıtıp aydınlatmadığını, dünyanın her tarafına nüfuz ettiğini hatta gezegenleri ve Ay’ı da idare ettiğini bütün açıklığıyla görür. İşte o zaman şöyle diyebilir:
— Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin yüzünü ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nazdarı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi, bahçeciğimi ısıttın ve ışıklandırdın; bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısıttığın gibi…
Evet, böyle diyebilir. Hâlbuki binanın içinde iken, güneşi sadece kendisini ve binasını ışıklandıran bir lamba olarak tanıyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur:
Güneşle görüşmeye ve konuşmaya niyet eden ve bu sevkle dağa çıkan kişi güneşle dağda görüşmüyor, bilakis dağdan görüşüp konuşuyor. Çünkü o dağın, dünyadan 1.300.000 defa büyük olan güneşi içine alması mümkün değildir. Yani güneş dağa sığmaz. Bu sebeple de “Güneş dağa geldi.” denilemez; belki “Dağda güneş ile konuştu.” denilebilir.
Aynen bu misalde olduğu gibi, Cenab-ı Hak maddenin ve mekânın yaratıcısı olduğu için mekânla kayıtlı olması muhaldir ve Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Allah mekândan münezzehtir; zaten mekânı O yaratmıştır.
Misalimizde olduğu gibi, bu dünya şartlarında insanlar Allah’ın sadece isim ve sıfatlarına muhatap olabiliyor. Peygamberimiz (a.s.m.) ise O’nun nurani zatına ve emsalsiz konuşmasına muhatap olabilmek için bu dünya denilen binadan sıyrılmış ve miraç dağına çıkmış. Rabbi de sonsuz ihsan ve ikramıyla, kulu Muhammed (a.s.m.)’ın ihlaslı ibadetlerine bir mükâfat olsun ve bütün insanlar ve diğer varlıklar onun üstünlüğünü görsün diye onu miraç dağına çıkarmış, bu dağda onunla konuşmuş ve cemaliyle ona tecelli etmiş.
Burada unutulmaması gereken temel nokta şudur:
Misalde demiştik ki: Güneşi dağda görmedi, dağdan gördü. Aynen bunu gibi, Hazreti Muhammed (a.s.m.) da Rabbini miraçta görmedi, miraçtan gördü. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın bu dünya şartlarında görülmesi mümkün değildir. O da görmek için miraca çıktı. Allah da ona orada tecelli etti. Allah’ın bir mekânda olması farklıdır, o mekâna tecelli etmesi farklıdır. Allahu Teâlâ gökte değildir. Sadece Peygamberimize gökte tecelli etmiştir. Cennette olmadığı hâlde cennet ehline cennette tecelli edeceği gibi…
Bediüzzaman Hazretleri bu konuda, “Miraç yoluyla beka âlemine girdi.” diyerek, Allah’ın bu dünya şartlarında görülemeyeceğinden dolayı Peygamberimiz (a.s.m.)’ın farklı bir boyuta geçmesi gerektiğini, bunun yolunun da miraç olduğunu beyan etmektedir.
Nitekim A’raf suresi 143. ayetin beyanıyla, Hazreti Musa (a.s) şöyle demiştir:
رَبِّ اَرِني اَنْظُرْ اِلَيْكَ “Ya Rabbi! Bana görün de sana bakayım.” (A’raf 143)
Onun bu isteğine karşı Allahu Teâlâ şöyle cevap vermiştir:
لَنْ تَرَانِي “Sen beni asla göremezsin.” (A’raf 143)
İşte bu ayet-i kerime, mevcut şartlarda bir insanın Allah’ı görmesinin mümkün olmadığını beyan buyurmaktadır.
Hazreti Musa’nın Cenab-ı Hakk’ı görememesi, Allah’ın görünmez olduğundan değil, dünya şartlarının buna müsait olmadığındandır. İnsanoğlunun bu dünya şartlarında Cenab-ı Hakk’ı görmesi mümkün değildir. Bu şartlar sadece Peygamberimiz (a.s.m.)’a özel olan miraçta gerçekleşmiş; Allah’ı görmek de sadece ona mahsus kılınmıştır.
Herhâlde mesele anlaşılmıştır. Dua eder, dua bekleriz.
Yazar: Sinan Yılmaz