14. Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir…
İkinci Lem’a mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
BEŞİNCİ NÜKTE
ÜÇ MESELEDİR
Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlahiyeye iltica edip feryat etmek gerektir. (İkinci Lem’a)
(Muzır: Zararlı)
Ey nefsim! Üzerinde ne musibetler var ki sen onların farkında bile değilsin! Gıybet edersin, yalan söylersin, harama bakarsın, türlü türlü günahlar işlersin. Asıl musibet bunlardır.
Yine ey namazsız kardeşim! Namaz kılmaman, zekât vermemen, faiz yemen ve böyle günahları işlemen en büyük musibettir.
Ey nefsim! Sen şimdi bu musibette bir elem çekiyorsun ya, bu elemi binle belki yüz binle çarp; işte tek bir gıybetinin, harama bakışının ve işlediğin tek bir günahın bu kadar azabı var. Sen daha bu musibete dayanamıyorsun. Peki, günahlarının cezasına nasıl dayanacaksın?
Şunu da bil ki: En büyük musibet dine gelen musibettir. Namazı terk eden, farzları eda etmeyen ve günahları işleyen kimse en büyük musibetzededir; velev ki dünya onun olsun ve dünyanın sultanı olsun…
Ya Rabbi! Dinimize gelecek musibetten sana sığınıyoruz. Bizleri harama düşmekten ve farzları terk etmekten muhafaza eyle. Asıl musibetin dine gelen musibet olduğu hakikatini bizlere idrak ettir. Âmin.
Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunane dönerler. Öyle de çok zahirî musibetler var ki İlahî birer ihtar, birer ikazdır. (İkinci Lem’a)
(İhtar-ı Rahmanî: Rahman olan Allah’ın uyarısı / Gayr: Başkası / Memnunane: Memnuniyetle)
Ey nefsim! Musibet geldiğinde anla ki gayrın tarlasındasın. Haramlar tarlasına girmiş, günahlar merasında otluyorsun. Sahibin ve Malikin olan Allahu Teâlâ, senin orada olmandan razı değil; seni oradan çıkarmak istiyor ve sana musibet taşını atıyor. Bu taşın lisan-ı hâliyle diyor ki: Oradan çık. Orada olmandan razı değilim…
İşte bu cihetten, musibetin geldiğine şükret. Çünkü Allah senden hâlâ vazgeçmemiş. Seni uyarıyor, ikaz ediyor; iyiliğini istiyor ve takva dairesine girmeni murad ediyor. Demek, sana ahirette mükâfat vermek istiyor, seni salihlerle haşretmek istiyor, seni cehenneminden azat etmek istiyor.
Bunları istediği için seni uyarıyor, ikaz ediyor ve sana musibet taşını atıyor. Yani seninle hadisatın lisanıyla konuşuyor. Seni uyarmasa, kendi hâline bıraksa ve hesabını ahirete havale etse, daha mı hayırlı olacak?
Ya Rabbi! Sana sonsuz hamdüsena olsun. Bizi bize bırakmadın. Musibet taşıyla bizi uyardın. Biz dahi anladık ki razı olmadığın bir yerdeyiz, bir işteyiz ve bir hâldeyiz. Senin bu musibetin ceza değil ikazdır, zahmet değil rahmettir, azap değil belki bir şefkat tokadıdır.
Şimdi, mütalaasını yaptığımız kısmı bir daha okuyalım:
Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlahiyeye iltica edip feryat etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunane dönerler. Öyle de çok zahirî musibetler var ki İlahî birer ihtar, birer ikazdır. (İkinci Lem’a)
Yazar: Sinan Yılmaz