8. Üçüncü Lem’a – 1. Ders: Hayat verme hakikati
اللمعة الثالثة
Üçüncü Lem’a
اُنظر bak الى نقش طُغْرائه tuğrasının nakşına المضروبِ على الإحياءِ ihya etme üzerine vurulan واِعطاءِ الحياة ve hayat verme üzerine.
İhya etme ve hayat verme üzerine vurulan tuğrasının nakşına bak!
İzah: Üstad Hazretleri bu üçüncü lem’a’da ilk iki lem’ada olduğu gibi yine hayat üzerine vurulan bir tuğradan bahsediyor. Hayatın üzerinde hadsiz tevhid delilleri var. Bu üçüncü lem’a’da bir tanesini daha öğreneceğiz.
نَذكر zikredeceğiz مما لا يُعَدُّ hesapsız şeylerden (tuğralardan) واحدًا birini وهو أنه o da şudur.
Hesapsız şeylerden (tuğralardan) birini zikredeceğiz; o da şudur:
كما أَن لِلشّمس nasıl ki güneş için vardır على كلِّ شفَّاف او كَشَفّاف her şeffaf veya şeffaf gibi (şeyler) üzerinde من السيارات إلى القطرات seyyarattan su damlalarına kadar إلى الذرات الزُّجَاجيَّة camsı zerrata kadar والزُّجَيْجَاتِ الثَّلْجِيَّة ve buzlu şişeciklere kadar (kar taneleri ve dolu kastedilmiş)…
Nasıl ki seyyarattan su damlalarına kadar, camsı zerrata kadar ve buzlu şişeciklere kadar (kar taneleri ve dolu kastedilmiş) her şeffaf veya şeffaf gibi (şeyler) üzerinde güneş için vardır.
— Ne vardır?
سكةً مثاليَّة misalî bir sikke من جَلَوَاتها onun cilvelerinden وطغراءَ غرّاءَ parlak bir tuğra خاصةً بها ona mahsus.
Onun cilvelerinden misalî bir sikke ve ona mahsus parlak bir tuğra (vardır).
Toplu mana: Nasıl ki seyyarattan su damlalarına kadar, camsı zerrata kadar ve buzlu şişeciklere kadar her şeffaf veya şeffaf gibi (şeyler) üzerinde, güneşe ait, onun cilvelerinden misalî bir sikke ve ona mahsus parlak bir tuğra vardır.
İzah: Güneş evimizin camını aydınlattığı gibi, denizi de aydınlatır. Bir damla suda gözüktüğü gibi, ayda da gözükür. Her bir şeffaf eşyada güneşin bir aksi, bir tecellisi vardır. Kendine mahsus yedi rengiyle ve ısısıyla her şeffaf eşyaya mührünü vurup, “Bunda tecelli eden benim.” der. Üstadımız bu misalden şu hakikate çıkıyor:
كذلك aynen bunun gibi إن لِلشَّمس الاحديَّةِ السّرمديّة şüphesiz Şems-i Ehadî ve Sermedî’ye ait vardır على كل ذي حياةٍ her bir zihayat üzerinde من جهةِ الإحياءِ وإفاضةِ الحياة ihya etmek ve hayatı akıtmak bakımından طُرّةً وسِكةً bir tuğra ve sikke من تجليِّ الأحدية tecelli-i ehadiyetten
Aynen bunun gibi, şüphesiz Şems-i Ehadî ve Sermedî’ye ait, her bir zihayat üzerinde, ihya etmek ve hayatı akıtmak bakımından, tecelli-i ehadiyetten bir tuğra ve sikke vardır.
İzah: Misalde güneş örneği geçtiği için Üstadımız Allah’ı “Şems-i Ezelî ve Sermedî” olarak vasfetti. Üstadımız misalden hakikate geçerken misalle hakikat arasındaki bağ kopmasın diye benzerlik cihetlerini bu şekilde muhafaza ediyor. Dersin odak noktasını kaybetmemek için “ezelî ve sermedî” ifadelerini izah etmiyoruz. Yeri geldiğinde üzerine konuşuruz.
Güneş misalinde üç şey vardı:
1. Güneş
2. Şeffaf eşya
3. Şeffaf eşyada gözüken güneşin tecellisi. Üstadımız güneşin bu tecellisine “misalî bir sikke ve kendine mahsus parlak bir tuğra” dedi.
Şimdi misali hakikate çevirelim:
– Misaldeki güneş, Şems-i Ezelî ve Sermedî olan Allah’a işaret eder.
– Şeffaf eşya, canlı varlıklara işaret eder.
– Şeffaf eşyada gözüken güneşin aksi ise varlıklara hayat verme faaliyetine işaret eder.
Nasıl ki her bir şeffaf eşya, üzerindeki parlaklıkla güneşin varlığına bir delil ve şahittir. Aynen bunun gibi, her bir canlı varlık da kendisine hayat verilmesi cihetiyle Allah’ın varlığına bir delil ve şahittir. Her bir canlı varlıkta bulunan hayat, bir tecelli-i ehadiyettir.
Ehadiyet ve vahidiyet birbirine benzeyen iki farklı kavramdır. Ders buraya gelmişken bunların da manasını öğrenelim:
Güneş denizi aydınlattığı gibi, denizin her bir damlasını da aydınlatır. Denizde tecelli ettiği gibi, aynı şekilde tek bir damlada da tecelli eder. Güneşin denizdeki tecellisi vahidiyettir. Denizde tecelli ettiği şekliyle tek bir damlada tecelli etmesi ise ehadiyettir.
Aynen bunun gibi, Şems-i Ezelî ve Ebedî olan Allahu Teâlâ da bütün âlemde isim ve sıfatlarıyla tecelli etmektedir. Bütün eşyanın hep birden Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olması Allah’ın vahidiyetinin tecellisidir. Tek bir eşyanın âlemde tecelli eden isim ve sıfatlara ayna olması ise ehadiyetinin tecellisidir.
Konumuza bakan kısımla izah etsek:
Allah’ın yeryüzünün tamamına hayat vermesi vahidiyet tecellisidir. Tek bir kelebeğin bu hayatı kendinde göstermesi ise ehadiyet tecellisidir. Eğer siz tefekkür ederken yeryüzünü bir bütün olarak düşünüp yeryüzüne hayat verilmesini tefekkür ederseniz vahidiyet tecellisini tefekkür etmiş olursunuz. Eğer tek bir kelebeği nazara alıp ona hayat verilmesini düşünürseniz ehadiyet tecellisini tefekkür etmiş olursunuz.
تُظهِر بخصوصيّةٍ bir hususiyeti izah eder لو اجْتمع الاسبابُ eğer bütün esbab toplansa بِفرْض الاقتدار والاختيار لها faraza iktidar ve ihtiyarları olsa على انْ يُقَلِّدوا ويأتوا بمثلها taklit etmek ve mislini getirmek için لم يفعلوا yapamazlardı ولو كان بعضُهم لبعضٍ ظهيرًا velev ki birbirlerine yardımcı da olsalar.
(Hayat üzerindeki bu tuğra ve sikke) bir hususiyeti izah eder (ki o da şudur): Eğer bütün esbab -faraza iktidar ve ihtiyarları olsa- (ve mezkûr sikkeyi) taklit etmek ve mislini getirmek için toplansa, (bunu) yapamazlardı; velev ki birbirlerine yardımcı da olsalar.
İzah: Şimdi Üstadımız diyor ki: Şems-i Ezelî ve Sermedî olan Allahu Teâlâ’nın her bir canlı mahluk üzerinde, ona hayat vermesi ve hayatı ona akıtması cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır. Faraza bütün sebepler hayat sahibi olsaydı, kuvvet ve iradeleri olsaydı yine de bu hayatı icat edemezlerdi. Yani sebeplerin en büyükleri olan güneşi, havayı, toprağı ve suyu bir araya getirin. Sonra diğer bütün sebepleri de bunlara dâhil edin. Hepsine hayat verin, akıl verin, kuvvet verin, irade verin. Hepsi insan gibi bütün kemal sıfatlara nisbî olarak sahip olsunlar. Sonra onlara deyin ki:
— Hadi çalışın, çabalayın; değil bütün mahlukata sadece tek bir sineğe hayat verin.
Onlar bunu yapmaktan âciz kalırlardı. Canlı mahlukata vurulan hayat mührünün ne mislini ne taklidini, ne tek başlarına ne de hep beraber yapamazlardı. Bu hakikate Kur’an şöyle işaret ediyor:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ Ey insanlar! ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ bir misal verildi, ona kulak verin. إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ Allah’tan başka bütün taptıklarınız لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا tek bir sineği yaratamazlar وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ velev ki onun için bir araya da gelseler. وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا Eğer sinek onlardan bir şey kapsa لاَ يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ onu da kurtaramazlar. ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ İsteyen de âciz, kendinden istenen de! (Hac 73)
Evet, bütün sebepler iktidar ve ihtiyar sahibi olup bir araya gelseler; değil yeryüzüne ve içindekilere hayat vermek, tek bir sineğe bile hayat veremezler.
Hayat verme hakikatini biraz daha tefekkür edelim:
Olması mümkün değildir ama faraza eğer olsaydı, bir kimsenin ölmüş bir kuşu gözümüzün önünde dirilttiğini görseydik; nasıl hayret eder hatta gözümüzü yalanlardık. Bu olayı da ölünceye kadar unutmazdık. Zira hayat verme hakikati bu kadar etkileyici ve şaşırtıcı bir hakikattir.
Hâlbuki bizi şaşırtan, gözümüzü yalanlamamıza sebep olan ve ölünceye kadar da aklımızdan çıkmayacak olan şey, ölmüş bir kuşun gözümüzün önünde diriltilmesinden başka bir şey değildir.
— Acaba ölü bir kuşu diriltmek mi daha hayret vericidir? Yoksa ölü yumurtalardan hayat sahibi kuşları çıkarmak mı?
— Ya da ölü bir kuşu diriltmek mi daha şaşırtıcıdır? Yoksa nutfe denilen su damlacıklarından hayat sahibi mahlukları yaratmak mı?
— Ya da ölü bir kuşu diriltmek mi daha acayiptir? Yoksa çekirdek ve tohumlardan hayat sahibi olan bitki ve ağaçları yaratmak mı?
— Acaba bu şaşkınlığı ve hayreti niçin Allah hakkında yapmıyoruz?
Hâlbuki Allahu Teâlâ çok daha hayret verici diriltmeleri her vakit gözümüz önünde yapmaktadır. Hayata son derece muhalif olan maddelerden hayat fışkırmakta ve yeryüzü hayat sahipleriyle dolup taşmaktadır. Hayatı olmayan tohumlardan, çekirdeklerden, yumurtalardan ve su damlacıklarından yaratılan mahluklar hayat sahibi olmakta ve bir kısmının da ruhu bulunmaktadır. Hayatı olmayan bu maddelerin kendilerinde olmayan hayatı başkasına vermesi elbette düşünülemez. O hâlde gözümüz önündeki bu hayat ancak ve ancak Hayy-u Kayyum olan Allah’ın yaratmasıyla olabilir. Âmennâ ve saddeknâ.
Yazar: Sinan Yılmaz