6. Birinci Lem’a: Bir şeyden çok şey, çok şeyden bir şey yapmak
اللمعةُ الأُولى
Birinci Lem’a
ان للصانعِ جل جلاله şüphesiz Sâni (celle celalühü) için على كلِّ مصنوعٍ من مصنوعاته masnuatından her bir masnu üzerinde vardır سكةً خاصةً mahsus bir sikke بمن هو خالقُ كلِّ شئ her şeyi yaratan zata.
Şüphesiz Sâni (celle celalühü) için, masnuatından her bir masnu üzerinde, her şeyi yaratan zata mahsus bir sikke vardır.
İzah: Daha önceki derslerimizde demiştik ki:
— Hakiki tevhid sahibi kâinatı bir kitap gibi okur, bir film gibi seyreder.
— Varlıklar üzerindeki İlahî isimleri tefekkür eder.
— Her bir varlık onun için bir aynadır, kitaptır, kasidedir.
— Hakiki tevhid sahibine göre, her bir mahluk, çok delillerle tevhidin varlığını ispat eden bir şahit, Allah’ı zikreden bir zâkir ve O’nu tesbih eden bir müsebbihtir.
— Her bir varlık kendinde tecelli eden isim ve sıfatlarla, isimlerin müsemması ve sıfatların mevsufu olan Allah’ı gösterip O’na işaret eder.
Peki, nasıl? Bu saydıklarımız nasıl oluyor?
İşte bu dersle birlikte nasılın cevabına başlayacağız. 14 Lem’ada Üstad Hazretleri bu kısım tevhidin bir kısım mertebelerini gösterecek. 1. Lem’a’ya şöyle başladı:
على كلِّ مصنوعٍ من مصنوعاته
Masnuatından her bir masnu üzerinde…
Masnu: Sanatla yapılmış eser demektir. Kuşlardan ağaçlara, çiçeklerden karıncalara, balıklardan yıldızlara kadar her bir varlık bir sanat eseridir. Hatta bize en hakir gözüken sinek ve böcek gibi varlıklar dahi bir sanat eseridir.
– Hele bir tavus kuşuna baksanız…
– Baharda çiçeklerle süslenmiş, yemyeşil elbisesini giymiş bir ağaca baksanız…
– Yaprakları bir biri içine dolanmış bir güle baksanız…
– Rengârenk boyanmış bir papağana baksanız…
Fesübhânallah dersiniz. Bunlar gibi her bir varlık bir masnudur yani sanatla yapılmış bir eserdir. Her bir masnuun üzerinde de bir sikke vardır.
Sikke: Madeni paranın üzerine vurulan damgadır. Bu damgayla o paranın hangi devlete ait olduğu ispat edilir. İşte Allah da her masnuun üzerine kendine mahsus sikkesini vurmuştur. Bu sikkenin lisan-ı hâliyle, “Bu sanat eseri benimdir.” der. Ve bu sikkeyi, her şeyi yaratan zattan başkası vuramaz.
— Peki, niçin her şeyi yaratan zattan başkası bu sikkeyi vuramaz?
Çünkü bu sikkeyi vurabilmek için sonsuz bir kudrete, muhit bir ilme, sınırsız bir iradeye ve sonsuz sıfatlara sahip olmak gerekir. Kudreti sonsuz, ilmi muhit, iradesi sınırsız ve diğer sıfatları sonsuz olmayan bu sikkeyi vuramaz. Eğer bu sikkeyi vurabiliyorsa her şeyi de o yaratmıştır. Çünkü bu sikke ancak ve ancak her şeyi yaratan zata mahsus bir sikkedir. Gökyüzünü icat edemeyen, “Sineğe bu sikkeyi ben vurdum.” diyemez. Gezegenleri gezdiremeyen, “Çiçekteki bu sikke benimdir.” diyemez.
Bakın, Üstad Hazretleri bir tevhid dersi yapıyor. Diyor ki: Her bir masnuun üzerinde öyle bir sikke vardır ki ancak her şeyi halk eden Hâlık’a mahsustur.
Daha bu sikkenin ne olduğunu söylemedi. Ama şunu söyledi:
1. Bu sikke her masnuun üzerine vurulmuş.
2. En küçük bir varlıktaki sikkeye sahiplik iddiasında bulunabilmek için kâinatı yaratabilecek isim ve sıfatlara sahip olmak lazımmış.
Metne devam edelim:
وعلى كلِّ مخلوقٍ من مخلوقاته ve mahlukatından her bir mahluk üzerinde vardır خاتمٌ خاصٌ mahsus bir hâtem بمن هو صانعُ كلِّ شئٍ her şeyin Sânii olan zata.
Ve mahlukatından her bir mahluk üzerinde, her şeyin Sânii olan zata mahsus bir hâtem vardır.
İzah: Üstadımız önceki cümlede varlıklara “masnu olmaları” cihetiyle baktı. Bu cümlede ise “mahluk olmaları” cihetiyle bakıyor. Masnu sanatla yapılan eserdi. Mahluk ise yaratılan şeydir.
— Peki, şu varlıklar masnudur, şu varlıklar mahluktur diye bir tasnif yapabilir miyiz?
Hayır. Çünkü her varlık hem masnudur hem mahluk. Mesela bir kuşu ele alalım:
– Bu kuşa sanatlı bir eser olması cihetiyle bakarsanız, bu kuş masnudur ve kendinde Allah’ın Sâni ismini okutur. (Sâni “sanatla yapan” demektir.)
– Eğer bu kuşa sanatı cihetiyle değil de yaratılması cihetiyle bakarsanız, bu kuş mahluk olur ve kendinde Hâlık ismini okutur. (Hâlık “yaratan” demektir.)
– Eğer bu kuşa bir vücudu olması cihetiyle bakarsanız, bu kuş mevcud olur ve Vâcid ismini okutur. (Vâcid “vücud veren” demektir.)
Dolayısıyla kuş hem masnudur hem mahluktur hem de mevcud. Daha kuşa birçok cihetten bakıp her baktığımız cihetten Allah’ın bir ismine ulaşabiliriz.
O zaman “her masnuun üzerine” ifadesiyle “her mahlukun üzerine” ifadesi aynı manayı taşıyor. Üstadımız masnua sikke vurulmasından bahsedince, masnu ve sikke kelimelerini tekrar etmemek için “mahluk” ve “hâtem” kelimelerini kullandı ve “Mahlukatından her bir mahluk üzerinde, her şeyin Sânii olan zata mahsus bir hâtem vardır.” dedi. (Hâtem “mühür” demektir.)
وعلى كلِّ مَنْشورٍ من مكتوباتِ قدرتِه ve kudretin mektuplarından her bir mektup üzerinde vardır طُغْراء (طُرَّةٌ) غَرّاءُ parlak bir tuğra لا تُقَلَّدُ taklit edilemeyen خاصَّةٌ بسلطانِ الازلِ والابد Sultan-ı Ebed ve Ezel’e mahsus.
Ve kudretin mektuplarından her bir mektup üzerinde, taklit edilemeyen, Sultan-ı Ebed ve Ezel’e mahsus parlak bir tuğra vardır.
İzahı: Üstadımız varlıklara önce “masnu olmaları” cihetiyle bakıp, “Üzerlerinde sikke vardır.” dedi. Sonra varlıklara “mahluk olmaları” cihetiyle bakıp, “Üzerlerinde hâtem vardır.” dedi. Şimdi de varlıklara “kudret kalemiyle yazılmış mektup olmaları” cihetiyle bakıp, “Üzerlerinde tuğra vardır.” dedi.
Mektubu yazan, mektubun sonuna imzasını atar. Padişah yazmışsa kendine has mührünü, tuğrasını basar. Bu padişah tuğrası öyle bir tuğradır ki taklidi mümkün değildir.
İşte ezelin ve ebedin sultanı olan Allahu Teâlâ da mektup hükmündeki her bir varlığın üzerine kendine has tuğrasını vurmuştur. Bu, taklidi mümkün olmayan parlak bir tuğradır. Bütün sebepler bir araya gelse bu tuğrayı taklit edemezler.
Bakın, hâlâ bu sikkenin, bu hâtemin ve bu tuğranın ne olduğuna gelmedik.
— Peki, niye gelmedik?
Üstadımız mezkûr üç cümle yerine, “Her bir varlık üzerinde şu vardır.” deseydi, bu cümle mana olarak üç cümleyi karşılardı. Peki, niçin böyle basit bir cümle kullanmıyor da ifadeyi uzatıyor?
Çünkü Üstadımız bir marifetullah dersi yapıyor. Varlığı eviriyor çeviriyor, bir “masnu” olması cihetini gösteriyor; bir “mahluk” olması cihetini gösteriyor; bir “mektup” olması cihetini gösteriyor. Bununla Allah’ın Sâni ismine baktırıyor, Hâlık ismini gösteriyor, Kadir ismine işaret ediyor. Bununla da kalp ve aklı hakikate ısındırıyor.
İşte bu, belagattır. Risaleleri defalarca okumamıza rağmen usanmamamızın sebebi bu belagattır!
مثلاً mesela اُنْظر bak مما لاَ يُعَدُّ مِن سِكَّاته hesapsız sikkelerinden الى هذه السكة bu sikkeye التي o sikke ki وضعها على الحياة onu hayatın üzerine koymuş.
Mesela: Hesapsız sikkelerinden, hayat üzerine koyduğu bu sikkeye bak.
انظر الى الحياة hayata bak كيف يَصِيُر nasıl dönüşüyor فيها o hayatta شئٌ bir şey كلَّ شئٍ her şeye.
Hayata bak, nasıl o hayatta bir şey her şeye dönüşüyor.
وكذا ve keza يصير oluyor كلُّ شئٍ her şey شيئًا bir şey.
Ve keza, her şey bir şey oluyor.
İzah: Cenab-ı Hak tohum gibi, yumurta gibi, nutfe gibi cansız sebeplerden hayat sahibi mahlukatı yaratmış ve hayatın üzerine de varlığının ve birliğinin onlarca mührünü vurmuş. Bu derste hayat üzerinde parlayan bir sikke-i i’cazı tahlil edeceğiz.
Sikke-i i’caz: İnsanların taklidini yapmaktan âciz kaldığı damga demektir. Hatta değil sadece insanlar bütün sebepler akıl ve kudret sahibi olup bir araya gelseler yine de bu sikkeyi taklit edemezler. İşte her hayat sahibi üzerinde böyle bir sikke-i i’caz vardır.
Bu sikke şudur: Allahu Teâlâ, cansız varlıklara hayat vermek suretiyle, bir şeyden pek çok şeyleri icad eder ve pek çok şeyleri de tek bir şeye tahvil eder. Üstadımız bunun bir örneğini şöyle veriyor:
نعم evet يَصير dönüşüyor الماءُ المشروبُ باذن الله içilen su -Allah’ın izniyle- ما o şeye (o şey nedir) لاَ يُعَدُّ اعضاءً sayısız azalara وجهازات حيَوانيَّة ve hayvanî cihazlara فصار شئٌ بامر الله كلَّ شئ bir şey Allah’ın emriyle her şey oldu.
Evet, içilen su -Allah’ın izniyle- sayısız azalara ve hayvanî cihazlara dönüşüyor; bir şey Allah’ın emriyle her şey oldu.
وكذا ve keza يصير dönüşüyor جميعُ الاطعمةِ الْمُختلفةِ الاجْناسِ باذن الله cinsleri muhtelif bütün yiyecekler -Allah’ın izniyle- جِسمًا خاصًّا has bir cisme وجِلدًا مخصوصًا mahsus bir cilde وجهازًا بسيطًا ve basit bir cihaza فيَصير كلُّ شئٍ شيئًا لامر الله her şey Allah’ın emriyle bir şey oluyor.
Ve keza, cinsleri muhtelif bütün yiyecekler -Allah’ın izniyle- has bir cisme, mahsus bir cilde ve basit bir cihaza dönüşüyor; her şey Allah’ın emriyle bir şey oluyor.
İzah: Üstad Hazretleri “bir şeyden çok şeyin husule gelmesine” içilen suyu örnek verdi. Türkçe Mesnevi’de bu hakikat şöyle geçiyor:
— Mesela su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler.
Üstad Hazretleri Türkçe Mesnevi’de “su” derken, Arapça Mesnevi’de “içilen su” diyor.
Cümleyi “içilen su” terkibiyle kabul ettiğimizde, içilen suyun pek çok uzuv ve azalara dönmesini şöyle izah edebiliriz: İnsanın içtiği su, vücudunda dağılır ve pek çok uzuv ve azalara girerek o uzuv ve azaların bir cüzü olur. Böylece içilen su, -Allah’ın izniyle- hadsiz azalara ve hayvanî cihazlara dönüşmüş olur.
Cümleyi Türkçe Mesnevi’de geçen şekliyle -yani “su” lafzıyla- kabul ettiğimizde ise suyun pek çok uzuv ve azalara menşe olmasını şöyle izah edebiliriz: İnsanın mebdei bir damla sudur. Allahu Teâlâ bir damla sudan insanı yaratmış ve insana yüzlerce aza ve cihaz takmış. Böylece o su damlası yüzlerce azaya menşe olmuş ve bir şeyden yüzlerce şey icat edilmiş.
Biz tefekkür için misalleri çoğaltalım:
– Bir yumurtadan tavus kuşu çıkarılmış. Tek bir yumurta pek çok uzuv ve azalara menşe olmuş. Menşe olduğu uzuv ve azalar da seyredenleri hayrete düşürmüş.
– Bunun gibi, bütün hayvanlar yumurtalardan veya nutfe denilen su damlacıklarından yaratılmış. Tek bir şeyden sanatlı, hikmetli, şekilli yüzlerce aza ve cihaz icat edilmiş.
– Yine kocaman incir ağacı tek bir çekirdekten çıkarılmış. O küçücük çekirdek ağacın bütün yapraklarına, çiçeklerine, meyvelerine, kök ve dallarına menşe olmuş.
– Bunun gibi, bütün ağaçlar yine tek bir çekirdekten yaratılmış.
– Yine gül gibi güzel bir çiçek basit bir tohumdan yaratılmış. Gülün dalı, yaprağı, dikeni ve her şeyi tohumdan çıkarılmış. Tek bir tohum onlarca cihaza menşe olmuş.
– Bunun gibi, bütün çiçekler ve nebatat çekirdek ve tohumlardan icat edilmiş.
İşte bir şeyden onlarca hatta yüzlerce şeyi çıkarmak ve bir şeyi yüzlerce aza ve cihazata menşe yapmak öyle bir sikke-i i’cazdır ki taklidi mümkün değildir.
İkinci sikke-i i’caz: Çok şeylerden tek bir şey yapmaktır. Üstadımız mideye giren pek çok yiyeceklerin tek bir cisme dönüştüğü örneğini verdi. Yani mesela insan onlarca farklı şey yer ama bütün yedikleri tek bir şeye inkılap eder; insan ortaya çıkar. Yediği her şey insanın vücudunda bir parça olur ve insanın varlığını devam ettirmesinde bir vazife görür.
– İnsanın vücudunda 60′a yakın element vardır. 60 element bir araya gelmiş ve tek bir insan ortaya çıkmış.
– Yine mesela ağaç birçok maddeyi topraktan süzer alır. Vücuduna onlarca madde girer, o maddeler tek bir şeye döner, ağaç olur. Ağacın vücudunda 15 element vardır. 15 element bir araya gelmiş tek bir varlık olarak ağaç ortaya çıkmış; çok şey tek bir şeye inkılap etmiş.
Bir şeyden çok şeylerin icat edilmesi ve çok şeylerin tek bir şeye inkılap etmesi çiçekler için, hayvanlar için, bitkiler için ve bütün hayat sahipleri için geçerlidir. Üstadımız bu hakikat üzerine şöyle diyor:
فمن كان له عقلٌ وشعورُ قلبٍ her kimin aklı ve kalbin şuuru varsa يفهم anlar أَنَّ جَعْلَ شيٍ كلَّ شئٍ bir şeyi her şey yapmak وجعْلَ كلِّ شئٍ شيئًا ve her şeyi bir şey yapmak سكةٌ خاصةٌ has bir sikkedir بصانعِ كلِّ شئٍ her şeyin Sâniine وخالقِ كلِّ شئٍ جل جلاله ve her şeyin Hâlıkına.
Her kimin aklı ve kalbin şuuru varsa anlar ki: Bir şeyi her şey yapmak ve her şeyi bir şey yapmak, her şeyin Sâniine ve her şeyin Hâlıkına has bir sikkedir.
İzah: İnsanın kalbi varsa ve ölmemişse, aklı varsa ve sönmemişse, şuuru varsa ve solmamışsa şunu anlar ki: Bir şeyden çok şeyleri çıkarmak ve çok şeyleri tek bir şeye dönüştürmek ancak her şeyi yaratan Zata ait bir sikkedir ve her şeyi icat eden Sânia mahsus bir damgadır. Ondan başka kimse bu damgaya sahiplik iddiasında bulunamaz.
Risale-i Nur’dan azami mertebede istifade edebilmek için tefekkür şarttır. Sadece okumakla veya dinlemekle hakikatler ruha ve kalbe işlemez. Tesiri eksik kalır. Bu sebeple, okuduğumuz hakikatlerin tefekkürüne çok önem vermeliyiz.
Bu dersten ödevimiz şu olsun: Kaldıralım başımızı, âleme ibretle bakalım. Bir şeyden husule gelen çok şeyleri ve çok şeylerin bir şeye tahvilini görelim. Her gördüğümüzde de Sübhânallah, Bârekâllah, Tebârakâllah, Teâlallah diyelim. Ve diyelim ki: Ya Rab, bu hikmetli fiilin faili ancak sen olabilirsin. Kimin haddi var ki bu işe elini uzatsın, bu sikke-i i’cazı taklit etsin. Sana iman ettim ve kendimi sana teslim ettim…
İşte böyle bir tefekkürü yapalım ki hakikat ruhumuza, kalbimize ve latifelerimize işlesin. İşlesin ki yarın son nefeste “Allah Allah” diye diye ruhumuzu Allah’a teslim edebilelim.
Yazar: Sinan Yılmaz