5. Tevhid iki kısımdır. Birincisi tevhid-i âmîdir. İkincisi tevhid-i hakikidir
الحاصل el-hasıl إن العزةَ والعظمة şüphesiz izzet ve azamet تقتضيان iktiza ediyorlar وضْعَ الاسبابِ الظاهريّة zahiri sebeplerin vaz’ını لِردِّ الشكاياتِ الباطلة batıl şikâyetlerin reddi için.
El-hasıl: Şüphesiz izzet ve azamet, batıl şikâyetlerin reddi için zahiri sebeplerin vaz’ını iktiza ediyorlar.
ولئَلاَّ يرَى ve görmesin diye العقلُ الظاهريُّ zahirî akıl مباشرةَ يدِ القدرة kudret elinin mübaşeretini بالامور الخسيسة الجزئية cüz’î ve hasis işler ile.
Ve zahirî akıl, cüz’î ve hasis işlerle kudret elinin mübaşeretini görmesin diye…
Toplu mana: Şüphesiz izzet ve azamet, batıl şikâyetlerin reddi için ve zahirî akıl, cüz’î ve hasis işlerle kudret elinin mübaşeretini görmesin diye zahiri sebeplerin vaz’ını iktiza ediyorlar.
ولكنَّ التوحيدَ والجلال lakin tevhid ve celal يَرُدَّان reddediyorlar أيدي الاسباب esbabın ellerini عن التّأثير الحقيقيِّ tesir-i hakikiden.
Lakin tevhid ve celal, esbabın ellerini tesir-i hakikiden reddediyorlar.
İzah: Bu cümlelerin izahını daha önce yapmıştık. Üstadımız meseleyi bir daha hatırlatmak için, başta zikrettiği bu hakikati sonda bir daha zikretti. İzahını daha önce yaptığımızda dolayı burada tekrar izahına girişmiyoruz.
تنبيه tembih ان التوحيدَ şüphesiz tevhid توحيدان iki tevhiddir.
Tembih: Şüphesiz tevhid iki tevhiddir (iki kısımdır).
İzah: Tevhid lügat manası olarak “birlemek” demektir. وَحَّدَ kelimesinin tef’il babından mastarıdır.
Istılahî manası ise: Allah’ın birliğini kabul ve tasdik etmek; atomlardan galaksilere, yerden Arş’a kadar her şeyin Allah’ın mülkü ve icadı olduğunu kabul etmek ve her fiilin faili olarak sadece Allah’ı bilmektir.
Tevhid iki kısımdır. Bu iki kısmı Üstadımız şöyle beyan ediyor:
الاول birincisi توحيدٌ عاميٌّ tevhid-i âmîdir يقول (bu tevhid sahibi) der لاشريك له onun (Allah’ın) hiçbir ortağı yoktur ليس هذه الكائناتُ لغيره şu kâinat ondan başkasına ait değildir فيُمكن mümkün olur تداخُل الغفلاتِ gafletlerin girmesi بل الضلالاتِ hatta dalaletlerin في افكار لصاحبه sahibinin fikirlerine.
Birincisi: Tevhid-i âmîdir. (Bu tevhid sahibi) der ki: Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Şu kâinat ondan başkasına ait değildir. (Bu tevhid) sahibinin fikirlerine gafletlerin hatta dalaletlerin girmesi mümkündür.
İzah: Birincisi âmiyâne tevhiddir. Âmiyâne: Cahilce, körü körüne, bilgisizce demektir. Bu kısım tevhid sahipleri Allah’ın birliğine ve ortağı olmadığına iman eder. Bütün kâinatın Allah’ın mülkü olduğunu kabul eder. Yani onlara sorsanız:
— Yeryüzünü kim yarattı?
Derler ki: Allah.
— Gökten suyu kim indiriyor?
Derler ki: Allah.
— Güneş kimin, Ay kimin, yıldızlar kimin?
Derler ki: Allah’ın.
— Allah’ın zatında veya fiillerinde ortağı var mıdır?
Derler ki: Hâşâ yoktur.
Sonra bu kişilere şöyle deseniz:
— O hâlde bu davanı ispat et. Allah’ın varlığını ve birliğini delillerle kanıtla.
Âmiyâne tevhid sahibi bu işi yapamaz. Çünkü o inandığı için mümin değildir; mümin olduğu için inanmaktadır. Müslüman bir anne-babadan dünyaya gelmiş, Müslüman bir toplumda yaşamış, bu sebeple o da Müslüman olmuştur. Tevhidin ve diğer iman hakikatlerinin delillerini bilmez. Varlıklar üzerinde yazılan tevhid delillerini okuyamaz. Allah’ın mühür ve damgalarını göremez.
Üstadımızın ifadesiyle, bu kişiyi bekleyen iki büyük tehlike vardır: Gaflet ve dalalet!
Önce gaflet hastalığına yakalanır. Allah’tan gafil olur. Ölümü düşünmez, kabri düşünmez, hesabı düşünmez. Niçin yaratıldığını ve bu dünyaya niçin gönderildiğini bilmez. Allah’ın her daim üzerinde şahit olduğu aklına gelmez. Ölmeyecekmiş gibi gafletle yaşar.
Gaflet birinci tehlikedir. İkinci tehlike daha büyüktür ki o da dalalettir. Dalalet küfre düşmektir. Âmiyâne tevhid sahipleri tevhidin delillerini bilmedikleri için, Allah’ın yokluğuna dair ufacık bir şüphe kalplerine düşse o şüphe onlara dağ gibi büyük gözükür. Şüpheler ve vesveseler sonunda onu imandan edebilir.
Bu makamda şu fıkhi meseleden bahsetmek istiyorum:
— Âmiyâne iman makbul müdür? Yani kişi tevhidin delillerini bilmeden iman etse bu imanı makbul olur mu?
İmam-ı Azam, Ahmed İbni Hanbel ve İmam Şafiî Hazretlerine göre, kişinin imanı delili olmasa da sahihtir. Ancak delil aramayı terk ettiği için günahkârdır ve asidir. Bu âlimlere göre, temel iman hakikatlerinin delillerini bilmek vaciptir ve delilin terki haramdır.
İmam Eşarî ise biraz daha ileriye gider ve şöyle der: İmanın sıhhatinin şartı imanın temel meselelerinden her bir meseleyi akli delillerle bilmektir.
İmanın delillerini bilmeyen kimse İmam Eşarî’ye göre mutlak olarak mümin değildir. Bu kişi her ne kadar mutlak olarak mümin olmasa da küfre zıt olan şeyin -yani tasdik ve kabulün- kendisinde bulunmasından dolayı kâfir de değildir. Bu kişi araştırmayı ve delil talep etmeyi terk ettiği için asidir.
İmam Eşarî şöyle devam eder: Bu kimse diğer asiler gibidir. (Yani içki içen, kumar oynayan ve diğer haramları işleyen asiler gibidir.) Onun durumu Allah’a kalmıştır. Allah dilerse onu affedip cennetine koyar, dilerse günahı kadar ona azap edip daha sonra cennetine sokar.
Demek, üç mezhep imamı olan İmam-ı Azam, İmam Şafiî ve Ahmed İbni Hanbel’e göre, delil talep etmek ve imani meseleleri delilleriyle bilmek vaciptir. Bilmeyen mümindir ama delil aramayı terk ettiği için asi ve günahkârdır. Cumhurun görüşü de budur. İmam Eşarî ise delili imanın sıhhat şartı kabul etmiş ve iman hakikatlerini delilleriyle bilmeyenin mutlak mümin olmadığını söylemiştir.
O hâlde bir Müslüman’ın ilk işi iman hakikatlerinin delillerini öğrenmektir. Bu iş ona vaciptir. Hatta İmam Eşarî’ye göre vacipten de öte imanın sıhhat şartıdır. Bu iş namaz kılmak, oruç tutmak ve kurban kesmek gibi kişiye lazım olan bir ibadettir. Farz-ı kifaye değil, kendisine farz-ı ayn olan bir ilimdir.
والثاني ikincisi توحيدٌ حقيقيٌّ tevhid-i hakikidir يقول (bu tevhid sahibi) der هو الله وحده O Allah birdir له الملك bütün mülk O’nundur وله الكون ve bütün kevn O’nundur له كل شئ her şey O’nundur فيرى سِكَّتَه على كل شئ her şey üzerinde O’nun sikkesini görür ويقرأ خاتمَه على كل شئ ve her şey üzerinde mührünü okur.
İkincisi: Tevhid-i hakikidir. (Bu tevhid sahibi) der ki: O Allah birdir. Bütün mülk O’nundur, bütün kevn O’nundur; her şey O’nundur. Her şey üzerinde O’nun sikkesini görür ve her şey üzerinde mührünü okur.
İzah: Hakiki tevhid sahipleri, “Mülk Allah’ındır.” der; zerreden şemse kadar bütün mülkü Allah’a teslim eder.
“Kevn Allah’ındır.” der; atomlardan galaksilere kadar tüm varlığı Allah’ın icadına isnad eder.
“Her şey O’nundur.” der; zerre miskal eşyayı sebeplere, tabiata havale etmez. Sarsılmaz bir itikada sahiptirler. Dağlar kaysa bunlar kaymaz!
Peki, bunları böyle sarsılmaz bir iman sahibi yapan şey nedir? Âmiyâne tevhid sahipleri de kâinatın Allah’ın mülkü olduğunu söylüyor ve ortağı reddediyordu. Hakiki tevhidin âmiyâne tevhidden farkı nedir?
Farkı şudur: Hakiki tevhid sahipleri her şeyin üstünde Allah’ın sikkesini görür ve her varlığın yüzünde Allah’ın mühür ve damgalarını okur.
Sikke: Madenî paranın üzerine vurulan damgadır. Bu damgayla o paranın hangi devlete ait olduğu ispat edilir. İşte Allah da her varlık üzerine kendine mahsus sikkesini vurmuştur. Allahu Teâlâ bu sikkenin lisan-ı hâliyle “Bütün eşya benimdir.” der.
Mühür: Eskiden imza yerine kullanılan küçük alettir. Padişah mühürlerini duymuşsunuzdur. Bir mektubun üzerine mührünü bastı mı o mühürden anlarsınız ki bu mektup sultana aittir.
Zerreden şemse kadar her bir varlık da Allah’ın bir mektubu hükmündedir. Cenab-ı Mevla o mektuplar üzerine kendine has mührünü vurmuş ve bu mührün lisan-ı hâliyle “Bütün mevcudat benimdir.” demiştir.
– İşte hakiki tevhid sahipleri için her varlık İlahî bir mektuptur. O mektupta yüzler esmâ-i İlahî yazılmıştır.
– Her mevcud Rabbanî bir kasidedir. İlahî isimleri kendinde okutur.
– Her mahluk Allah’ın isimlerine bir aynadır. Kendinde tecelli eden isimlerle Allah’ı gösterip O’na davet eder.
Bu kısım tevhid sahipleri bir ağacı bir film gibi seyreder; bir çiçeği bir kitap gibi okur. En basit bir varlıktan Allah’ın varlığına ve birliğine onlarca delil çıkartır.
فيُثْبِتُه Onu (Allah’ı) ispat eder له ona (o kimseye) اثباتًا حضوريًّ huzurî bir şekilde لا يُمكن mümkün olmaz تداخلُ الضلالةِ والاوهام dalaletin ve vehimlerin girmesi في هذا التوحيد bu tevhide.
Onu (Allah’ı) ona huzurî bir şekilde ispat eder. Bu tevhide dalaletin ve vehimlerin girmesi mümkün değildir.
İzah: İş sadece Allah’ın ispatı değil, bu ispatın kişiye huzurî imanı vermesidir. İşte bu tevhid sahipleri buna sahiptir; imanları huzurîdir.
Huzurî iman, kişinin her an kendini Allah’ın huzurunda ve şuhudunda bilmesidir. Hani Üftade Hazretleri talebelerine bir bıçak ve tavuk verip şöyle demiş:
— Bunu kimsenin görmediği bir yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır.
Bıçakla tavuğu alan talebeler süratle etrafa yayılmış ve kendilerine göre gizli bir yer bularak tavuğu kesip dönmüşler. Aziz Mahmud Hüdâyî ise hayli zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu hâlde tekkeye çıkagelmiş.
Üftade Hazretleri sormuş:
— Herkes tavuğunu kesip geldiği hâlde sen nerede kaldın?
Hüdâyî Hazretleri şöyle cevap vermiş:
— Efendim, siz “Kimsenin sizi görmediği yerde kesin.” demiştiniz. Ben her nereye gitsem Allah’ı beni görürken buldum.
İşte huzurî tevhid melekesi budur. Kişinin kendini her vakit Allah’ın huzurunda ve şuhudunda bilmesidir. Bu tevhid melekesine sahip olan evliyanın bir kısmı, ayaklarını uzatarak uyumaktan dahi hayâ etmiş; “Rabbim beni görürken ben ayaklarımı nasıl uzatayım.” demiş…
Tabii bu bir hâl meselesidir. Bu hâlde olmayanların onların hâlini anlaması mümkün değildir.
Bu huzurî tevhid melekesi insanı son derece takvaya sevk etmekte ve kişiyi dalalet ve gafletten kurtarmaktadır. Bu melekeye sahip olanlar kendilerini her vakit Allah’ın şuhudunda bildikleri için günah işlemekten hayâ ederler. Şeytanlar ordu olup onlara hücum etse izn-i İlahî ile onlara zarar veremezler.
Huzurî iman melekesini şu misalle daha iyi anlayabiliriz:
Âmiyâne tevhid sahibi ile hakiki tevhid sahibi iki kişi arkadaş olup beraber gezmeye çıkmışlar. Bir Karagöz-Hacivat gölge oyununa gitmişler. Âmiyâne tevhid sahibi gaflet içinde oyunu seyredip kahkahalar atarken, hakiki tevhid sahibi şöyle düşünmüş:
— Bu Karagöz ve Hacivat cansız iki karakterdir. Kartondandır. Ne kudretleri, ne ilimleri, ne iradeleri, ne de diğer sıfatları var. Lakin hareketlerinde kudretin, ilmin ve iradenin tezahürü var. Böyle intizamla hareket edebilmek için failinde bu sıfatlar gerekir. Karagöz ve Hacivat’ta bu sıfatların olmaması, buna rağmen intizamla hareket edebilmeleri ispat eder ki perde arkasında onlara bu hareketleri yaptıran başka bir zat var. O zat hem kudret hem ilim hem de irade sahibidir. Ben onu görmesem de sahnedeki bu intizamlı hareket ancak onun varlığıyla izah edilebilir.
İşte hakiki tevhid sahibi böyle der. Değişen sahnelerden değişmeyen bir ele, o elden o elin isim ve sıfatlarına, ondan da kâinata yükselir ve der ki:
— Bu basit sahnedeki intizamlı hareketler bile şu cansız karakterlere verilemezse; nasıl olur da kâinattaki bu intizamlı hareket cansız, iradesiz, ilimsiz sebeplerin kendisine verilebilir? Demek, bu kâinat perdesinin arkasında bir Zat olmalı ve bu intizam onun eseri olmalı…
Bakın, âmiyâne iman sahibi gaflet içinde oyunu seyrederken, hakiki iman sahibi Allah’ı tefekkür ediyor. Aynı yerde bulunuyorlar, aynı şeyi seyrediyorlar ancak farklı şeyler düşünüyorlar.
Sonra bu iki arkadaş oradan çıkıp bir lunaparka giderler. Çarpışan arabaların başında durup seyretmeye başlarlar. Âmiyâne tevhid sahibi yine gaflet içinde, birbirine çarpan arabalara bakıp kahkahayla gülüyor. Hakiki tevhid sahibi ise şöyle düşünüyor:
— İdare farklı ellerde olunca nasıl da karışıklık oluyor. Şu âlemde ise sinek kanadı kadar bir karışıklık yok. Demek, idarede farklı bir el yok. Bütün kâinat tek bir Zatın idaresiyle hareket ediyor.
Bakın, âmiyâne iman sahibi yine gaflet içinde. Ama arkadaşı, çarpışan arabalardan idarenin farklı ellerde olmasındaki karışıklığa, oradan şu âlemde bir karışıklık olmamasına, ondan da Allah’ın birliğine ulaşıyor. Arkadaşı gafletle gülerken, o tefekkürî bir ibadet yapıyor.
Sonra bu iki arkadaş Dolmabahçe Sarayı’na gidiyorlar. İkisi de aynı şeye bakıyor, 4.5 tonluk avizeye. Âmiyâne tevhid sahibi şöyle diyor:
— Vay be! Ne avize ama… Amma ustası varmış.
Ustasını öve öve bitiremiyor. Hakiki tevhid sahibi ise şöyle düşünüyor:
— Bütün dünya toplansa şu sanatlı avizenin tesadüfen var olduğuna bizi ikna edemez. Acaba şu avize tesadüfün eseri olamazken, dünya evimizin avizesi olan Güneş nasıl tesadüfün eseri olabilir? Güneş bu avizeden daha mı küçüktür? Daha mı sanatsızdır? Eğer bu avizenin sanatkârına bir tebrik varsa, Güneş avizesinin sanatkârı olan Zata bin bârekâllah, sübhânallah, teberakâllah vardır.
Gördünüz mü âmiyâne tevhid sahibi avizede ve onun sanatkârında takılıp kalırken, hakiki tevhid sahibi avizeden Güneş’e, Güneş’ten de Sâni-i Zülcelal olan Allah’a uruc etti ve tefekkürî bir ibadet yaptı.
Bu iki arkadaşı çok mekânlarda hayalen gezdirmek mümkün. İşin özü şu:
Âmiyâne tevhid sahibi ne varlıklar üzerindeki mühürleri okuyabilir ne de hadiseleri vahid-i kıyas yaparak Allah’a ulaşabilir. Her daim gaflet içinde yaşar.
Hakiki tevhid sahibi ise varlıklar üzerindeki İlahî mühürleri okur. Hadiseleri vahid-i kıyas yaparak Allah’a pencereler açar. Bu sayede de huzurî bir tevhid melekesinin sahibi olur ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulur.
فنحن نُسمِعك sana bildireceğiz لمعاتٍ من هذا التوحيدِ bu tevhidin bir kısım lem’alarını التي o lem’alar ki اسْتَفَدْنَاها onları istifade ettik من القرآن الحكيم Kur’an-ı Hakîm’den.
Bu tevhidin, Kur’an-ı Hakîm’den istifade ettiğimiz bir kısım lem’alarını sana bildireceğiz.
İzah: Sonraki derste bu lem’alara başlayacağız.
Yazar: Sinan Yılmaz