15. Dördüncü Mebhas: الٓمٓ emsaliyle beraber, terkip şeklinden taktî suretinde zikirleri…
İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Dördüncü Mebhas: الٓمٓ emsaliyle beraber, terkip şeklinden taktî suretinde zikirleri… (İşârâtü’l-İ’caz)
Terkip şekli, harfleri birbirine bağlayarak okumaktır. Mesela أَلَمْ (elem) şeklinde okumak terkiptir.
Taktî ise harfleri heceleyerek okumaktır. الٓمٓ (elif-lam-mim) gibi okumak taktîdir.
Üstad Hazretleri, الٓمٓ ve emsalinin (diğer huruf-u mukattaanın) taktî suretiyle okunmasındaki bir hikmeti şöyle beyan ediyor:
Bu şeklin müstakil olup hiçbir imama tabi olmadığına ve hiç kimseyi taklit etmiş olmadığına ve üslupları acib, çeşitleri garib yeni saha-i vücuda gelen bir bedîa olduğuna işarettir. (İşârâtü’l-İ’caz)
Harflerin taktî suretiyle okunması o zamana kadar cari bir âdet değildi. Bunun ne emsali vardı ne de kullanımı…
Harfleri taktî suretiyle ilk okuyan Kur’an-ı Hakîm’dir. Bu da ispat eder ki Kur’an hiçbir imama tabi olmamış ve kimseyi taklit etmemiştir. İfade ve üslupları bedîdir, emsalsizdir.
Metne devam edelim:
Bu mebhasta da birkaç letaif vardır:
1. Hatip ve beliğlerin âdetindendir ki mesleklerinde daima bir misale tabi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. (İşârâtü’l-İ’caz)
Mesela Üstad Hazretleri “nur” misalini çok veriyor ve örneklerini bu misal üzere dokuyor. Bizler gibi Risale-i Nur’un üsluplarını taklit edenler de işlenmiş bu yol üzerinde yürüyor ve nuru farklı şekillerde kullanıyor.
Hatip ve beliğlerin, ifadelerinde bir misale tabi olması ve o misal üzerine nakış dokumaları onların âdetlerindendir. Kur’an ise hiçbir misale tabi olmamıştır. Bu hakikati Üstadımız şöyle beyan ediyor:
Hâlbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran Kur’an, hiçbir misale tabi olmamıştır ve hiçbir nakş-ı belagat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür. (İşârâtü’l-İ’caz)
Huruf-u mukattaanın istimalinden anlıyoruz ki Kur’an’ın tarz-ı ifadesi bedîdir, kendine hastır ve örneksizdir. Daha önce yürünmüş bir yolda yürümemiş ve daha önce verilen misallere tabi olmamıştır. Bu da Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu ispat eder. Zira ümmi bir beşer böyle örneksiz ve misalsiz bir üslubu kendi başına keşfedemez ve bu yolda iradesiyle yürüyemez.
Metne devam edelim:
2. Kur’an baştan aşağıya kadar, nazil olduğu heyet üzerine bakidir. (İşârâtü’l-İ’caz)
Yani Kur’an’ın ne bir harfi değişmiş ne de ona bir şey ilave edilmiştir. Nasıl nazil olduysa bu hâl üzere bakidir. Bu da şöyle bir i’cazı göstermektedir:
Bu kadar Kur’an’ı taklit etmeye müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’an’ın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misali gösterilmiştir. Evet, Kur’an, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O hâlde Kur’an ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkindedir, öyle ise Allah’ın kelamıdır. (İşârâtü’l-İ’caz)
Bu hakikat Yedinci Şua’da şöyle geçiyor:
— Hem Kur’an’ın dostları, Kur’an’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’an’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hatta en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur’an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hatta hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belagatı umumun fevkindedir. (Yedinci Şua)
Metin açık olduğundan izahına gerek duymuyoruz.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
3. Beşerin sanatı olan bir şey, bidayette çirkin ve gayr-ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur’an ise ilk zuhurunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir. (İşârâtü’l-İ’caz)
Mesela ilk bilgisayarı görsek ne kadar şaşırır ve “Ne kadar ilkelmiş.” derdik. İlk araba, ilk telefon, ilk televizyon ve bütün ilklere baksak aynı şeyi hisseder ve aynı şeyi söylerdik. Bu hakikat, yazılan eserler için de geçerlidir. Onlar da kaç gözden geçer de anca bir nebze kemal bulur.
Beşerin sanatı böyledir. Acemice başlar; çalışa çalışa kemale ulaşır. Kur’an ise bunun tam zıddıdır. O, kemal mertebede inmiş ve aynı kemali ve gençliği muhafaza etmiştir. Üstadımızın ifadesiyle, zaman ihtiyarlandıkça Kur’an gençleşmiştir.
Üstadımız, mütalaasını yaptığımız dört mebhası şöyle noktalıyor:
Ey belagat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebahis-i erbaaya gönder ki bal arısı اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ balını çıkarsın. (İşârâtü’l-İ’caz)
Mana açık olduğundan izahına gerek duymuyoruz.
Metni bir daha okuyalım ve الٓمٓ bahsini kapayalım:
Dördüncü Mebhas: الٓمٓ emsaliyle beraber, terkip şeklinden taktî suretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiçbir imama tabi olmadığına ve hiç kimseyi taklit etmiş olmadığına ve üslupları acib, çeşitleri garib yeni saha-i vücuda gelen bir bedîa olduğuna işarettir.
Bu mebhasta da birkaç letaif vardır:
1. Hatip ve beliğlerin âdetindendir ki mesleklerinde daima bir misale tabi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Hâlbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran Kur’an, hiçbir misale tabi olmamıştır ve hiçbir nakş-ı belagat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.
2. Kur’an baştan aşağıya kadar, nazil olduğu heyet üzerine bakidir. Bu kadar Kur’an’ı taklit etmeye müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’an’ın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misali gösterilmiştir. Evet, Kur’an, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O hâlde Kur’an ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkindedir, öyle ise Allah’ın kelamıdır.
3. Beşerin sanatı olan bir şey, bidayette çirkin ve gayr-ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur’an ise ilk zuhurunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir.
Ey belagat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebahis-i erbaaya gönder ki bal arısı اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ balını çıkarsın. (İşârâtü’l-İ’caz)
Yazar: Sinan Yılmaz