10. Manadan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muarızları hüccetsiz bırakmaya işarettir…
İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
5. Manadan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muarızları hüccetsiz bırakmaya işarettir. Evet, Kur’an-ı mu’cizü’l-beyan, şu manasız harflerin lisan-ı hâliyle ilan ediyor ki: Ben sizden beliğ manaları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta’dad ettiğim harflerden bir nazire yapınız, velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun! (İşârâtü’l-İ’caz)
Önceki dersimizde, Kur’an-ı Azimüşşan’ın münkirlere sekiz mertebede meydan okuduğunu beyan etmiş ve bu sekiz mertebeyi açıklamıştık. Kur’an, huruf-u mukattaanın lisan-ı hâliyle de onlara meydan okuyor ve şöyle diyor:
— Ben sizden beliğ manaları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta’dad ettiğim harflerden bir nazire yapınız, velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!
Kur’an böyle meydan okumuş, onlar ise bu harfleri kullanarak -velev ki iftira ve hikâyelerden de olsa- Kur’an’a bir nazire getirememiştir. Değil Kur’an’a nazire getirmek, huruf-u mukattaanın zikrine dahi bir nazire getirememişlerdir. İşte bu hâl, Kur’an’ın mucize olduğuna bir delildir.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
6. Harfleri ta’dad ile hecelemek yeni kıraata ve kitabete başlayan mübtedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki Kur’an, ümmi bir kavme ve mübtedi bir muhite muallimlik yapıyor. (İşârâtü’l-İ’caz)
Üstad Hazretleri, o asrın insanının ümmi olmasını şöyle ifade ediyor:
— Cezîretü’l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmi idi. Ümmilikleri için, mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehasin-i ahlaka yardım edecek durûb-u emsallerini kitabet yerine şiir ve belagat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. (25. Söz)
Evet, o asrın ahalisi ekseriyetle okuma-yazma bilmiyordu ve ümmi idi. Harfleri hecelemek, okuma-yazmaya yeni başlayan mübtedilere (işe yeni başlayanlara, acemilere) mahsustur. İşte Kur’an, huruf-u mukattaanın lisan-ı hâliyle, ümmi bir kavme geldiğini ve mübtedilere muallimlik ettiğini beyan ediyor.
Yani bizler o asrın ahalisini hiç tanımayıp sadece Kur’an’ın huruf-u mukattaasına baksaydık, o kavmin ümmi olduğunu ve okuma-yazma bilmediğini anlardık. Huruf-u mukattaanın böyle bir işareti de vardır.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
7. ا ، ل ، د gibi harfleri, mesela “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tabir ve zikretmek, ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin ittihaz ettikleri bir usuldür. Bundan anlaşılıyor ki hem söyleyen hem dinleyen ümmi olduklarına nazaran bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir ancak başka bir yerden ona geliyor. (İşârâtü’l-İ’caz)
Hecelenen bu harfler haddizatında birer isimdirler. Şöyle ki:
– “Elif” isim, ا ise müsemmasıdır.
– “Lâm” isim, ل ise müsemmasıdır.
– “Dal” isim, د ise müsemmasıdır.
Bu diğer hece harfleri için de geçerlidir. Râzî Hazretleri tefsirinde, bunların isim olduğunu uzunca anlatıyor. Dileyenler Tefsir-i Kebir’in “Elif-Lâm-Mim” bahsine bakabilirler.
Şimdi, Üstadımız dedi ki:
ا ، ل ، د gibi harfleri, mesela “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tabir ve zikretmek: Her harfin telaffuzu o harfin ismi; sembolü ise müsemmasıdır. Buna göre, hece harflerini isimleriyle söylemek ve zikretmek yani “elif, lâm, mim” gibi telaffuz etmek…
Ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin ittihaz ettikleri bir usuldür: Ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabet, harfleri isimleriyle söylerler ve öyle zikrederler. Bu onların ittihaz ettikleri bir usuldür.
Bundan anlaşılıyor ki hem söyleyen hem dinleyen ümmi olduklarına nazaran bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir ancak başka bir yerden ona geliyor: Yani bu isimler (harflerin okunuşu) ne Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’dan ne de onu dinleyenlerden sudur etmiyor. Çünkü hem Peygamberimiz (a.s.m.) hem de onu dinleyenler ümmi idi. Hâlbuki harfleri isimleriyle zikretmek ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin işidir. Demek, bu tabirler ve isimler, söyleyenden (Peygamberimizden) doğmuyor ve onun malı değildir. Ancak ona vahyediliyor ve başka yerden geliyor.
Üstadımız ikinci mebhası şu cümleyle noktalıyor:
Ey arkadaş! Bu letaifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belagatı göremeyen adam, belagat ehlinden değildir. Erbab-ı belagata müracaat etsin. (İşârâtü’l-İ’caz)
Bizler ikinci mebhası üç derste mütalaa ettik. Üç dersi bir daha okuyalım ve Üstadımızın mezkûr sözünü hakkalyakin tasdik ederek biz de aynı sözü söyleyelim:
— Ey arkadaş! Bu letaifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belagatı göremiyorsan belagat ehlinden değilsin. Erbab-ı belagata müracaat et!
Bu dersimizde mütalaa ettiğimiz kısmın manaları açık olduğundan sözü uzatmaya gerek duymadık. Zira şerh, kapalı bir manayı açmaktır. Mana açık olduğunda şerhe ve izaha gerek yoktur. Bizler hakikatlerin üzerinden kısaca geçtik ve tefekkürünü sizlere havale ettik.
Metni bir daha okuyalım:
5. Manadan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muarızları hüccetsiz bırakmaya işarettir. Evet, Kur’an-ı mu’cizü’l-beyan, şu manasız harflerin lisan-ı hâliyle ilan ediyor ki: Ben sizden beliğ manaları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta’dad ettiğim harflerden bir nazire yapınız, velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!
6. Harfleri ta’dad ile hecelemek yeni kıraata ve kitabete başlayan mübtedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki Kur’an, ümmi bir kavme ve mübtedi bir muhite muallimlik yapıyor.
7. ا ، ل ، د gibi harfleri, mesela “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tabir ve zikretmek, ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin ittihaz ettikleri bir usuldür. Bundan anlaşılıyor ki hem söyleyen hem dinleyen ümmi olduklarına nazaran bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir ancak başka bir yerden ona geliyor.
Ey arkadaş! Bu letaifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belagatı göremeyen adam, belagat ehlinden değildir. Erbab-ı belagata müracaat etsin. (İşârâtü’l-İ’caz)
Yazar: Sinan Yılmaz