a
Ana SayfaHabbe19. İkinci tağut ise onu İlahî bir sanat, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm…

19. İkinci tağut ise onu İlahî bir sanat, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm…

Habbe mütalaasına devam ediyoruz:

“İkinci tağut ise onu İlahî bir sanat, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa tabiat zannedilir ve maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahâzâ o tabiat zannedilen şey, İlahî bir sanattır.”

(Sıbgat: Boya)

Hakikate şu misalle baksak: Hani ressamın önünde beyaz bir tual olur ya, ressam o tuale elindeki boyalarla bir resim çizer. O beyaz tual bir sanat eserine ve nakışlı, yaldızlı bir resme döner.

Aynen bunun gibi, Hâlık-ı Zülcelâl de kudret-i ezeliyesiyle rûy-i zemini beyaz bir örtü ve tual şeklinde yaratmış. Her bir ism-i İlahî sanki bir boya olmuş, belki bir fırça olmuş; rûy-i zemin o esmânın boyasıyla rengârenk boyanmış, nakış nakış işlenmiş. Neticede hem o beyaz rûy-i zemin hem de içindeki her bir mahluk antika bir sanat eseri olmuş.

Nasıl ki tual farklı ressam farklı. Tual ressam olamaz… Aynen bunun gibi, sâni başka tabiat başka; tabiat sâni olamaz… Sâni, tabiat tuali üzerinde esmâsı tecelli eden ve bu tuali esmâsının sanatına mazhar eden Allahu Teâlâ’dır; gayrısı olamaz!..

Üstadımız şöyle devam ediyor:

“Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki Kur’an’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.”

Elhamdülillah, Üstadımız tevhid ve iman dersleriyle küfrün bel kemiğini kırmış. Hem enenin mahiyetini öğretmiş; insanın mayasında aczden ve fakrdan başka hiçbir şeyin olmadığını ispat etmiş; bununla da insanın bir firavun olmasının önüne geçmiş.

“Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab Risalelerimde ispat ve izah edildiği gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlahiye ve sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza firavunluğa delâlet eden ‘ene’den, Sâni-i Zülcelal’e râci olan ‘Hüve’ tebarüz etti.”

Katre ve Hubab risalesini daha önce mütalaa etmiştik. Nokta, Zerre ve Şemme risalelerini de inşallah mütalaa edeceğiz. Hem mezkûr risalelerde hem de Risale-i Nurların muhtelif yerlerinde Üstadımız tabiat fikrini parçalamış. Bilhassa Tabiat Risalesi olan Yirmi Üçüncü Lem’a’da küfrün bel kemiğini kırmış. Üstadımız bu lem’anın başında şöyle diyor:

— Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.

Üstadımız tabiat için “şeriat-ı fıtriye-i İlahiye ve sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye” dedi. Bu ifadeler üzerinde biraz duralım:

Cenab-ı Hakk’ın iki farklı şeriatı vardır:

Birincisi: Kur’an ve sünnette beyan edilen şeriat. Bu şeriat kelam sıfatından gelir.

İkincisi: Kâinat kitabında cari olan şeriat. Bu şeriat tekvin sıfatından gelir.

Tabiattaki her bir kanun ve fıtratın her bir maddesi bu ikinci şeriatın bir hükmü olup, bu kanunların tamamına şeriat-ı tekviniye denir. Üstadımız burada “şeriat-ı tekviniye” yerine “şeriat-ı fıtriye-i İlahiye” dedi.

Birkaç kelam da “sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye” ifadesi üzerine edelim:

İfadenin tam karşılığı “Rahman’ın şuurî sanatı” ya da “Rahman’a ait şuurî sanat” şeklindedir. Burada “şuurî” kelimesinin bir önemi var. Bu kelime şu manaya dikkat çeker: Tabiat tesadüfen vücut bulmuş ve kendi kendine rastgele olmuş bir şey değildir. Bilakis şuurî bir sanattır. Yani rahman olan Allahu Teâlâ’nın iradesiyle vücut bulmuş ve onun dilemesiyle halk olmuştur.

Sizler tefekkürünüzde bu manaların üzerine koyarsınız. Benim bu şerhlerle yapmaya çalıştığım şey şu:

Ben Risale-i Nur’un sadece peçesini kaldırmaya çalışıyorum. Örtüsünü kaldırmak sizin vazifeniz ve sizin işiniz. Örtüsü de ancak nikâh ve mehirle kalkar. Yani Risale-i Nurlara tam talebe olmak ve mehri olan gayreti göstermekle kalkar.

Ayrıca şunu da bilin ki: Risale-i Nurlar bir ömre sığabilecek bir eser değildir. Belki tamamını ihata etmek ve her yerini anlayabilmek için 3-5 ömür yaşamak lazım. Biz ne kadar anlayabilsek ve ne kadar amel edebilsek kârdır. Bu fakir 40 seneye yakın bir zamandır bu eserlerin örtüsünü kaldırmaya çalışır da hâlâ bazı yerlerin peçesini bile açamamıştır!..

Mütalaasını yaptığımız kısmı bir daha okuyalım:

İkinci tağut ise onu İlahî bir sanat, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa tabiat zannedilir ve maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahâzâ o tabiat zannedilen şey, İlahî bir sanattır. Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki Kur’an’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi. 

Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab Risalelerimde ispat ve izah edildiği gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlahiye ve sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza firavunluğa delâlet eden ‘ene’den, Sâni-i Zülcelal’e râci olan ‘Hüve’ tebarüz etti.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin