18. Otuz seneden beri iki tağut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir…
Habbe mütalaasına devam ediyoruz:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Otuz seneden beri iki tağut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ‘ene’dir, diğeri ‘tabiat’tır.”
(Tağut: Batıl mabud)
İnsanda olan enedir, âlemde olan tabiattır. Ene üzerine şöyle bir mütalaa yapalım:
Katre Risalesi’nde şöyle geçmişti: Dördüncü Kelam: اَنَا ile tabir edilen benlik, yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki bu ene, Cenab-ı Hakk’ın sıfatını, şuunatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir.
O makamda yaptığımız mütalaayı burada tekrar edelim:
İnsan, sonsuz ve sınırsız olan bir şeyi kavrayamaz ve mahiyetini anlayamaz. Mesela balığa sormuşlar:
— Sen denizi hiç gördün mü?
Balık cevap vermiş:
— Yıllardır onu ararım ama hâlâ bulamadım.
Evet, balık denizdedir ama ondan gafildir. Buna “şiddet-i zuhur” denir. Denizin, balığın üzerindeki şiddet-i zuhurundan dolayı balık denizi bilmez ve mahiyetini kavrayamaz.
Yine mesela güneşi sema kadar büyütsek ve gökyüzüne baktığımızda güneşten başka bir şey görmesek, bu durumda, güneşin varlığını bilemeyiz. Zira sınırsız ve sonsuz olan bir şeyin varlığı bilinemez.
Aynı şey Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatları için de geçerlidir. Allah’ın sıfatları sonsuz ve sınırsız olduğu için insan bunları bilemez ve mahiyetini kavrayamaz. İşte burada devreye “ene” girer. “Ene” uluhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görür. Şöyle ki:
Mesela bir ev yapan kimse der ki:
— Bu ev benim; evi ben yaptım. Kâinat evi ise Allah’ındır; kâinatı Allah yarattı.
Bu, vehmî bir çizgidir. Zira ev de kendisi de Allah’ın mülküdür. Zaten bu vehmî çizgiyi de sahiplik iddiası için çizmemiştir. Bu vehmî çizgiyi çizmesinin sebebi, Allah’ın isim ve sıfatlarını keşfetmektir. Ne zaman ki Allah’ın isim ve sıfatlarını keşfeder, meseleyi anlar; sonra bu mevhum haddi bozup her şeyi Allah’a teslim eder. Şöyle ki:
Evi yapan ilk önce şöyle düşünmeye başlar:
– Ben bu evi irademle yaptım. Evi yapmak istedim ve evin varlığını yokluğuna tercih ettim. Eğer irade sahibi olmasaydım bu ev olmazdı. Demek, Allah’ın da bir iradesi var. Allahu Teâlâ bu kayıtsız iradesiyle kâinat evinin varlığını yokluğuna tercih etmiş ve âlemi halk etmiş.
– Yine ben bu evi kudretimle yaptım. Eğer kuvvetim olmasaydı -mesela felçli olsaydım- evi yapamazdım. Demek, Allahu Teâlâ’nın da bir kudreti var. Bu sınırsız kudretiyle kâinat evini yaratmış ve bizler için bir mesken yapmış.
– Yine ben bu evi ilmimle yaptım. Eğer mimarlık ve mühendislik ilimlerine vakıf olmasaydım bu evi yapamazdım. Demek, Allah’ın da bir ilmi var. Bu sınırsız ilmi ile kâinatı yaratmış. Eğer Allah’ın böyle sonsuz bir ilmi olmasaydı bu kâinat evi de olmazdı.
– Yine ben bu evi yaparken yaptığım işi görüyordum. Eğer âmâ olsaydım ve göremeseydim bu evi yapamazdım. Demek, Allah’ın da -mahiyetini bilemediğimiz- bir görmesi var, yani Allah basirdir. Eğer basir olmasaydı bu âlemi böyle mükemmel icat edemez ve intizamla idare edemezdi.
– Yine ben bu evi hikmetimle süsledim. Hikmet sahibi olmam sayesinde tanziminde hep menfaatlere riayet ettim. O hâlde bu kâinat evinin maliki de nihayetsiz hikmet sahibidir. Çünkü şu kâinat evinin her bir taşına binler hikmet dercedilmiş.
– Bütün bu saydığım sıfatlardan önce ben hayat sahibiyim. Eğer hayatım olmasaydı ne kudretim olurdu, ne ilmim olurdu, ne iradem olurdu ne de bu ev olurdu. O hâlde kâinat evinin sahibi olan Allah da hayydır, bakidir, ezelîdir ve ebedîdir.
Sizler Allahu Teâlâ’nın diğer sıfatlarını bunlara kıyas edin…
İşte insan “ene”yi bir vâhid-i kıyasî yaparak Allah’ın isim ve sıfatlarını böyle keşfeder. En sonunda da şöyle der:
— Ya Rabbi! Ben de senin mülkünüm, evim de senin mülkündür. Ben vehmî bir had çizip kendimi hayalî bir surette evin sahibi kabul ettim ki seni tanıyayım; senin isim ve sıfatlarını keşfedeyim. Şimdi seni bir derece tanıdım, isim ve sıfatlarını keşfettim; bu vehmî haddi de şu an itibarıyla yok ettim. Her şey senindir ve senin mülkündür.
Sözün özü: İnsan kendisindeki “ene”yle ve malikiyet duygusuyla Allah’ın sınırsız ve her şeyi kuşatan isim ve sıfatlarına vehmî bir had çizer. “Buraya kadar benim, bundan sonrası Allah’ındır.” der. Sonra kendi vehmî malikiyetiyle Cenab-ı Hakk’ın hakiki malikiyetini keşfeder ve Allah’ın isim ve sıfatlarını tanır. Bu keşfi bitirdikten sonra da vehmî malikiyetini yırtar atar; nefsini ve her şeyi Allah’ın yed-i kudretine teslim eder.
Ben bu “ene”yi vahid-i kıyasî yaparak Cenab-ı Hakk’ın çok şuunatını keşfettim. Misal olsun diye birkaçını zikredeyim:
Benim bir kızım var. (Allah onu hidayet üzere yaşatsın.) Kızım çocuk yaşta iken ona bazen çikolata gibi bir şeyler getirirdim. Eğer eve geldiğimde uyuyorsa getirdiğim şeyi saklar ve ona kendim vermek isterdim. Getirdiğim şeyi benden bilmesini ve aldıktan sonra da bana sarılıp “Babacım…” demesini isterdim.
Sonra “ene”nin bir tezahürü olan bu hâlimi bir vâhid-i kıyasî yaparak kendi kendime şöyle dedim:
— Çikolata gibi en küçük bir şeyin kendimden bilinmesini istiyor, teşekkürün bana yapılmasını arzu ediyor ve kızımın o hediyeyi başkasından bilmesine razı olmuyorum. Peki, şu kâinatın sahibi olan Allahu Teâlâ, nimetlerinin başkasından bilinmesine ve şükrün onlara yapılmasına hiç razı olur mu? Demek, şirkin Cenab-ı Hak katında bu kadar çirkin olmasının sebebi budur!..
Bu tahlili yaptıktan -yani ene ile bir sıfat-ı İlahiyeyi keşfettikten sonra- kızıma getirdiğim şeyi de Allah’a teslim ediyor ve diyordum ki: Kızım, sen de ben de bu hediye de Allah’ın mülküyüz. Başımın üstünde Allah’ın rahmet elini gör ve bu hediyeyi benden değil o elden al. Şükrü de bana değil Ona yap…
Başka bir misal:
Annem (Allah ona rahmet etsin) yaptığı yemeğin takdir edilmesini çok sever; eğer kimse “Ne güzel olmuş, eline sağlık, maşallah…” demezse, kendi kendine “Hımm, ne güzel olmuş, elime sağlık.” derdi.
Ben “ene”yi vâhid-i kıyasî yaparak şöyle düşündüm:
— Annem yaptığı yemeğin ve işinin takdir edilmesini, “Maşallah, ne güzel olmuş…” denilmesini istiyor. Demek işin sahibi, yaptığı işin takdirini arzu ediyor ve takdir hoşuna gidiyor. Aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ da sanat eserlerine ve nimetlerine karşı bizden takdir ve istihsan istiyor. Nimetini ve sanatını takdir eden kullarını seviyor ve onlara daha çok ihsan etmek istiyor. Ve yine annem yemeğini beğenmeyenlere nasıl öfkeleniyorsa, Allahu Teâlâ da nimetini beğenmeyenlere gazaplanmakta, sanatını tahkir edenlere -zatına layık bir şekilde- öfkelenmektedir…
Son bir misal daha vereyim:
Arsa sahibi bir arkadaşım bir gün şöyle dedi: Yandaki arsanın sahibi villasını yaparken benim arsama girmiş. Hemen şikâyetçi oldum. Bir metre bile girmesine izin vermem…
Onu dinlerken “ene”yi vâhid-i kıyasî yaparak şöyle düşündüm:
— Mülk sahibi, mülküne bir metre bile girilmesine müsaade etmiyor. Diyor ki: “Burası benim, kimse mülkümü gasbedemez…” İnsan, mülkünün gasbına razı olmuyorsa, mülkün hakiki sahibi olan Allahu Teâlâ hiç mümkün müdür ki mülkünün esbaba ya da batıl mabutlara taksimine razı olsun? İnsan mülkün hakiki sahibi olmadığı, sadece emanetçi olduğu hâlde buna rıza göstermiyor. Peki, Allah buna hiç rıza gösterir mi? Ve mülkünü başkalarına taksim edenleri -yani şirk koşanları- affeder mi?
Bu üç misal gibi, ben “ene”yi kullanarak Allah’ın birçok isim ve sıfatlarını keşfettim, şuunatına pencereler açtım. Herhâlde “ene”nin bu yönü, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” hakikatine bakıyor. Çünkü insan “ene”yi kullanarak kendini tanısa, Allah’ın şuunatına çok pencereler açar, isim ve sıfatlarını yakinen kavrar.
Üstadımız dedi ki: Otuz seneden beri iki tağut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ‘ene’dir, diğeri ‘tabiat’tır.
Ene, Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatlarına bir vâhid-i kıyasî iken, maalesef bazen sahibini azdırmış, Firavun gibi “Ben sizin yüce rabbinizim.” dedirtmiş. Yine tabiat, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir mazharı iken, mazharlıktan masdarlığa çıkmış; nice tabiatperestler onunla Allah’ı inkâr etmiş.
Üstad Hazretleri ise 30 seneden beri “ene”nin ve tabiatın hakikatini ders vermiş ve dersine kulak verenlere ikisinin de mahiyetini öğretmiş. Mesela benim üstte “ene”ye dair yaptığım mütalaa Üstadımızın bu dersinin bir neticesidir. Allahu Teâlâ Üstadımızdan razı olsun ve yazdığı her bir harfe mukabil cennette ona bir köşk ihsan etsin. Âmin.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
“Birinci tağutu gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine gibi gördüm. Fakat o tağutu kasden veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrut ve Firavun olurlar.”
Enenin gölgevari bir âyine gibi olması, zatı itibarıyla bir malikiyeti olmayıp başkasını göstermesi cihetiyledir. Aynada gözüken aynanın malı değil, başkasının yansımasıdır. Ancak bazen kişi, aynasında tecelli edeni kendi malı zanneder. Ene aynasında tecelli eden mevhum rububiyeti hakiki zannedip Firavun gibi, “Ben sizin yüce Rabbinizim.” der; Nemrut gibi, “Ben de öldürürüm ve diriltirim” der; rabliğini ilan eder.
Yazar: Sinan Yılmaz