10. Mezhepler arasındaki ihtilafın sebebi nedir?
İki arkadaşın hayalî münazarasına devam ediyoruz:
A: Şu soruyu sormuştum: Mezhepler arasındaki ihtilafın sebebi nedir?
B: Mezhepler arasındaki ihtilaf maalesef fıkıh konusunda bilgisi olmayanları şüpheye düşürmekte ve onların şu iki soruyu sormalarına sebep olmaktadır:
1. Kur’an ve sünnet bir iken, içtihatlar niçin farklı oluyor?
2. Bu içtihatlardan hangisi doğrudur?
Şimdi bu iki soruyu cevaplayalım ve bu sorularla yaralanan gönüllere bir âb-ı hayat sunalım:
Evvela şunu bilmeliyiz: Allah’ın kelamı asla beşer kelamına benzemez. Beşer kelamı sadece bir iki manaya gelebilirken, Allah’ın kelamında hadsiz manalar vardır. Âdeta Kur’an kelimeleri birer deniz olup, içinde hadsiz manayı saklamaktadır. Her bir müçtehid de o kelime ve ayetlerden farklı manalar çıkarmakta ve farklı neticelere ulaşmaktadır.
Dolayısıyla ihtilafın olmamasını istemek ve tek bir mezhebin olmasını talep etmek, Allah’ın ezelî kelamının, insan sözü gibi sadece birkaç manaya gelmesini arzu etmek ve ezelî kelamın mahiyetinden gaflet etmektir.
O hâlde düzeltilmesi gereken ilk iş, Allah’ın ezelî kelamının mahiyetini öğrenmek ve bu kelamı beşer kelamına kıyas etmemektir.
Yine bir meselede sadece tek bir görüşün olmasını istemek, İslam’ın evrenselliğini anlayamamaktan ötürüdür. Zira fıtratları, yaşam koşulları, kıtaları, örfleri ve daha birçok şeyi farklı olan insanların füruatta (esastan olmayan tali meselelerde) aynı hükme tabi olması mümkün değildir. O hâlde ihtilaf, evrenselliğin zaruri bir neticesidir
Yine tek bir mezhebin olmasını istemek, Allah’ın rahmet ve kereminin mahiyetini bilmemektendir. Allahu Teâlâ dinin yaşanmasını kolaylaştırmış, bir meselede razı olacağı farklı hükümleri beyan etmiş ve zaruret hâlinde başka bir mezhebin görüşüyle amel edilmesine müsaade etmiştir. Bu, Allah’ın rahmetinin ve kereminin bir neticesidir.
Yine tek bir mezhebin olmasını istemek, dinde zorluk yoktur hükmünü tersine çevirmeyi talep etmektir. Zira bir meselede sadece tek bir hüküm olsaydı, İslam’ı yaşamak insanlar için çok zor olurdu. Mesela Hanefi mezhebinde, kadına değmek abdesti bozmazken, Şafiî mezhebinde bozmaktadır. Hac ve umre vazifesinde tavaf ve say abdestli yapılmak zorunda olduğundan, Şafiî mezhebine mensup hacılar bu ibadetlerde Hanefi mezhebini taklit ederler. Zira kendi mezheplerinde, bir kadına dokunduklarında abdesti bozulmaktadır. Tavaf esnasında ise izdihamdan dolayı birisine değmemek çok zordur.
Eğer tek bir hüküm olup, abdestte kadına dokunmak mutlak olarak abdesti bozsaydı, hac ve umre vazifesi çok zorluklarla ancak eda edilebilirdi.
Yine mesela Hanefi mezhebinde kan abdesti bozarken, Şafiî mezhebinde bozmamaktadır. Yarası kanayan veya ameliyat olan bir Hanefi, bu hâli geçinceye kadar -zaruret hâlinde- Şafiî mezhebini taklit edebilir. Taklit ederken Şafiî mezhebinin şartlarına uygun abdest alır ve bu abdest ile namazını kılar. Akan kan abdestini bozmaz.
Eğer bu konuda tek bir hüküm olsaydı ve kan mutlak olarak abdesti bozsaydı, yarası olanlar, kaza geçirenler vs. için namaz kılmak çok zor olacak ve belki de kişi namazdan uzaklaşacaktı. Demek, ihtilaf “Dinde zorluk yoktur.” hakikatinin zaruri bir neticesidir.
Yine tek bir mezhebin olmasını istemek, Peygamber Efendimiz (a.s.m)’ın bir meselede sadece tek bir uygulama yaptığını zannetmekten ötürüdür. Hâlbuki Peygamberimiz (a.s.m.) -namazın kılınış şekli dâhil olmak üzere- bir meselede birçok farklı uygulamalar yapmış ve her bir mezhep imamı bu uygulamalardan bir tanesini almıştır. Zaten Peygamberimizin farklı uygulama yapmadığı ve hakkında tek bir nass olan konularda ihtilaf olmamıştır. Demek, ihtilaf Peygamberimizin farklı uygulamalarının bir neticesidir.
A: Evet, anlattıkların çok mantıklı. Bu anlattıklarını şimdiye kadar hiç düşünmemiş, kimseden de duymamıştım. Kendimi çok şey bilen birisi zannediyordum ama bildiğim hiçbir şey yokmuş!
B: Zararın neresinden dönersen kârdır. Yine Allah’a şükret ki bu hâl üzere ölmedin; Allah sana bu konuda hidayet etti.
Şimdi mezhepler arasındaki ihtilafın sebeplerine geçelim:
Bir mesele hakkındaki görüşlerin farklı olmasının bir dizi sebebi vardır. Bizler bu sebeplerden sadece “ayetlerin ve hadislerin farklı anlamlara gelebilmesini” tahlil edeceğiz. Birinci örneği Kevser suresinden vermek istiyorum:
Kevser suresinde şöyle buyrulmuş: Muhakkak ki biz sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. (Kevser 1-2)
Kurban kesmenin hükmü, İmam-ı Azam Hazretlerine göre vacip; İmam Şafiî, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise sünnettir.
Bu ihtilaf fıkıh ilmini bilmeyenleri şaşırtmakta ve “Bir şey bir mezhepte vacip olurken, diğer bir mezhepte nasıl sünnet olabilir?” dedirtmektedir. Hâlbuki şimdi göreceğimiz gibi, bu mümkündür ve ayetin farklı manalara gelebilme ihtimalinin zaruri bir neticesidir. Şöyle ki:
İmam-ı Azam Hazretleri Kevser suresinin mezkûr iki ayetini şöyle izah etmiştir:
Surenin birinci ayeti olan “Muhakkak biz sana Kevser’i verdik.” ifadesindeki muhatap Hazreti Muhammed (a.s.m.)’dır. Buradaki Kevser, Peygamber Efendimize verilen bir ihsandır. İkinci ayet olan “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” emrine muhatap ise Peygamberimiz (a.s.m.) olmayıp, ümmet-i Muhammed’dir. Buradaki namaz, ümmete emredilen beş vakit namazdır. Kurban kesme emri de bu ümmetin bizzat kendisine yapılmıştır. Dolayısıyla kurban kesmek vaciptir.
İmam Şafiî ve İmameyn ise ayetleri şöyle tefsir eder:
Surenin her iki ayetinde de muhatap Peygamberimiz (a.s.m.)’dır. Birinci ayet olan “Muhakkak ki biz sana Kevser’i verdik.” ifadesiyle, Peygamberimize verilen bir ihsan beyan edilmiştir. İkinci ayetteki “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” emri de Peygamberimizedir. Buradaki namaz, beş vakit namaz olmayıp gece namazıdır. Zira gece namazı Peygamberimize farz idi. Ayetteki “Kurban kes.” emri de bizzat Peygamberimize yapılmış ve kurban kesmek sadece Peygamberimize farz edilmiştir. Ümmete ise -Peygamberimize tabi olması cihetiyle- sünnettir.
Görüldüğü gibi, surenin ikinci ayetinin muhatabının hem ümmet-i Muhammed hem de bizzat Peygamberimizin olması ihtimali vardır. Ayet iki şekilde de izah edilebilir. Siyak ve sibak (ayetin gelişi ve gidişi) buna müsaittir. Eğer ikinci ayetteki muhatap ümmet-i Muhammed ise ayetteki “namaz” ile “beş vakit namaz” kastedilmekte, kurban da bize emredilmektedir. Bu itibarla kurban kesmenin vacip olması gerekir. Ancak İmam Şafiî ve İmameyn’in görüşü de mümkün olup, ikinci ayetteki muhatap Peygamberimiz (a.s.m.) da olabilir. Bu durumda, “namaz” Peygamberimize farz olan gece namazı olur; kurban kesme emri de ümmete değil, bizzat Peygamberimizin kendisine yapılmış olur. Bu ihtimale binaen kurban kesmek bize vacip değil, sünnet olmuş olur.
Hem görüldüğü gibi, ihtilaf, kurban kesmenin bir ibadet olup olmadığı konusunda değil, bu ibadetin hükmü hakkındadır. Zira ayetin açık ifadesiyle, kurban kesmek bir ibadettir. Bunda ihtilaf yoktur. İhtilaf sadece hükmünün ne olduğundadır ve bunun sebebi de ayetin her iki manayı da kendinde cemetmesidir. Ayrıca her bir mezhep imamı görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Bizler bu başlıkta sadece “Kur’an’ı anlamadaki ihtilafı” işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmiyoruz.
Sözün özü: Kurbanın bir mezhebe göre vacip, diğer mezhebe göre sünnet olduğunu anlayamamak ve sadece tek bir hükmün olmasını istemek, İlahî kelamın mahiyetini bilmemektem dolayıdır. Allah’ın kelamı insan kelamı gibi değildir ki sadece tek bir manaya işaret etsin.
A: Evet, çok ilginç… Bu yaşıma geldim, böyle bir ders dinlemedim. Keşke anlattıklarını daha önce öğrenmiş olsaydım. Geçen vaktime yanıyorum. Bu ilim ne kadar zevkliymiş!
B: Zevklidir ama kendimiz mana vermeye çalışmayıp ehlinden dinlersek zevklidir. Ehli de hakiki âlimlerdir. Şimdi, Kur’an ayetlerinin farklı manaları cemetmesine dair ikinci örneğe geçelim:
Âl-i İmran suresi 97. ayette şöyle buyrulmuş: Oraya (Kâbe’ye) giren emin olur.
İmam-ı Azam Hazretlerine göre, şer’an öldürülmesi gereken bir kimse Harem-i Şerif’e sığınsa, kendisine dokunulmaz ve orada ceza uygulanmaz. Sadece ona yiyecek ve içecek verilmeyerek oradan çıkmaya mecbur edilir ve çıkınca kısas yapılır.
İmam Şafiî Hazretlerine göre ise Kâbe’ye sığınan kimse oradan çıkmazsa, çıkması için beklenmez; orada kısas edilir.
Yine fıkıh ilmini ve Allah’ın kelamının mahiyetini bilmeyenleri şaşırtacak bir durum: Aynı meselede iki farklı hüküm!
Eğer kişi Allah’ın kelamının mahiyetini bilseydi, bu farklı hükümlerin son derece normal ve İlahî kelamın bir hususiyeti olduğunu anlardı.
Şimdi ihtilafın sebebini öğrenelim:
Ayet-i kerimede, “Kâbe’ye giren emin olur.” buyrulmuş. Buradaki “emniyet” İmam-ı Azam Hazretlerine göre, dünyevi emniyettir. Bu hükme göre, Kâbe’ye girenin her türlü dünyevi tehlikeden emin olması gerekmektedir. İmam-ı Azam Hazretlerine göre, can emniyeti de bunlardan biridir. Bu durumun bir neticesi olarak, kendisine kısas yapılması gereken kişi Kâbe’ye sığınsa ona dokunulmaz. Çünkü Allahu Teâlâ, Kâbe’ye girenin tehlikeden emin olması gerektiğini beyan buyurmuştur.
İmam Şafiî ise ayetteki “emniyeti” ahiret azabından emin olmakla tefsir etmiştir. Yani İmam Şafi’ye göre, Kâbe’ye giren, dünyevi tehlikelerden değil, uhrevi tehlikelerden emin olur. Yaptığı tavaf, say ve diğer ibadetlerle kendisini Allah’a affettirir ve cehennem azabından kurtulur. Dolayısıyla İmam Şafiî’ye göre, ayetin hükmü dünyaya değil, ahirete bakmaktadır. Netice olarak da kısas gereken bir kişi Kâbe’ye sığınsa, çıkması emredilir; eğer çıkmazsa orada hükmü icra edilir.
Görüldüğü gibi, ayetteki “emniyet”in farklı manalara gelebilme ihtimali, hükmün farklılığına sebep olmuştur. Eğer ayetteki “emniyet” dünyevi emniyet ise orada kısas yapılamaz. İmam-ı Azam Hazretleri bu ihtimali tercih etmiştir.
Yok, eğer ayetteki “emniyet” uhrevi azaptan emin olmaksa orada kısas yapılabilir. İmam Şafiî de bu ihtimali tercih etmiştir. Ayrıca her bir mezhep imamı, görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Bizler bu başlıkta sadece “Ku’ran’ı anlamadaki ihtilafı” işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmiyoruz.
Demek, “Kabe’ye sığınan kimseye kısas yapılıp yapılamayacağı” hususunda tek bir hükmün olmasını istemek, ayetin bu iki vechini bilmemekten ve Allah’ın kelamını beşer kelamı gibi tek manaya gelen bir kelam zannetmekten dolayıdır.
“Eğer bu hükümlerden hangisi doğrudur?” dersen, bu sorunun cevabını daha önce vermiştik. Burada şu kadar diyelim ki: Cenab-ı Hak her iki hükümden de razıdır.
A: Sen anlattıkça heyecanlanıyorum. Ben izahını yaptığın ayeti kaç defa okumuştum ama anlattıklarının hiçbiri aklıma gelmemişti. Ayetin altında ne kadar geniş manalar varmış. Başka bir örnek daha verir misin? Seni dinlerken bal yiyor gibi lezzet alıyorum.
B: Allah şevkini ve ihlasını bozmasın. Madem öğrenmekten bu kadar zevk alıyorsun sana bir örnek daha vereyim. Nisa suresinin 11. ayetinde şöyle buyrulmuş: …Bu paylar ölenin borçları ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten sonra hak sahiplerine verilir.
Allahu Teâlâ Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerde miras taksiminin nasıl yapılacağını beyan buyurmuş ve taksimden önce borçların ödenmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu ayete göre, miras taksim edilmeden önce, vefat edenin borçları ödenir ve eğer malı varsa, malının üçte birlik kısmından yaptığı vasiyeti yerine getirilir. Daha sonra da Allah’ın belirttiği şekilde kalan mal mirasçılara taksim edilir.
İmam-ı Azam Hazretleri, ayette geçen “borç” kelimesini “kullara ait borçlar” olarak tefsir etmiştir. İmam-ı Azam Hazretlerine göre, ölen bir kimsenin kullara ait borçları -vasiyeti olmasa da- mirastan çıkarılır ve alacaklılara ödenir. Ancak Allah’ın hakkı olan zekât ve hac gibi borçlar vasiyeti olmazsa mirastan çıkarılmaz.
Buna göre, ölü, Allah’a ait hakların mirastan ödenmesini vasiyet etmez ve mirasçılar da kendi rızaları ile bu borçları ödemek istemezlerse, Allah’a ait borçlar miras malından çıkarılmaz ve bu borçlar ödenmez.
İmam Şafiî Hazretleri ise ayette geçen “borç” kelimesini hem kullara ait hem de Allah’a ait borçlar olarak tefsir etmiştir. İmam Şafiî Hazretlerine göre, ölenin vasiyeti olmasa da ödemediği zekât ve eda etmediği hac gibi Allah’a ait borçları mirastan çıkarılır. Bu hususta mirasçıların izin verip vermemesine bakılmaz.
İşte ayet-i kerimedeki “borç” kelimesinin mutlak bırakılması ve her iki manaya da gelebilme ihtimali hükmün ihtilafına sebep olmuştur. Eğer ayette “kullara ait borçlar ödendikten sonra” ya da “ hem Allah’a hem de kullara ait olan borçlar ödendikten sonra” denilseydi, ayet açık olduğu için ihtilaf olmazdı.
Demek, ihtilafın sebebi, ayetin mutlak bırakılması ve her iki manayı da içinde cemetmesidir. Ayrıca her bir mezhep imamı görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Ancak biz bu başlıkta sadece Kur’an’ı anlamadaki ihtilafı işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmiyoruz.
Netice olarak deriz ki: Allah’ın kelamının mahiyeti anlaşıldıkça ihtilafın zaruri bir netice olduğu daha iyi kavranacaktır.
A: Bu örnek de oldukça güzeldi. Sen anlattıkça Kur’an’da bilmediğim ve hiç duymadığım ne kadar çok mesele varmış diye düşünüyorum.
B: Rabbim bilmediklerimizi bize öğretsin ve bildiklerimizle ameli nasip etsin. Heyecanın beni de heyecana getiriyor. Dur sana bir örnek daha vereyim:
Maide suresi 90. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.
İhtilaflı bir konu da kolonya bulaşmış bir elbise ile namaz kılınıp kılınamayacağı meselesidir. İmam-ı Azam ve İmam Ebû Yusuf’a göre, kolonya kullanmak caiz olup, üzerine kolonya bulaşmış bir elbise ile namaz kılınabilir.
İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imamına göre ise kolonya kullanmak caiz olmayıp, üzerine kolonya bulaşmış bir elbise ile namaz kılınamaz.
Yine bu ihtilaf fıkıh ilminden habersiz olanları şaşırtmakta, bir kısmını ise şüpheye düşürmektedir. Bu şaşkınlığın ve şüphenin sorumlusu kişinin kendisidir. Yani suçlu odur. Eğer vaktinin bir kısmını dinî ilimlerin tahsiline ayırsaydı, bu şüpheye düşmeyecek ve vesveseye mağlup olmayacaktı. Zira şimdi göreceksin ki ihtilafın sebebi izah edildiğinde ve anlaşıldığında bu konuda hiçbir şüphe ve vesvese kalmayacaktır.
Allahu Teâlâ: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” buyurarak içkinin bir pislik olduğunu bildirmiştir. Malumdur ki namazda necasetten taharet yani pisliklerden temiz olmak farzdır. Yani kişinin elbisesi ve namaz kıldığı yer temiz olmalıdır. Necis bir elbise ile namaz kılınmaz.
Şimdi gelelim ihtilafın sebebine:
Mealde “şarap” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “hamr”dır. Allahu Teâlâ bu ayet-i kerimede “hamr”ın pis olduğunu beyan buyurmuştur. Ayetin hükmü açık olduğundan dolayı “hamr”ın pisliğinde ihtilaf yoktur. Dört mezhebe göre de hamr pistir. İhtilaf hamrın ne olduğundadır. Zira ayette hamrın ne olduğu açıkça belirtilmemiş ve mutlak bırakılmıştır.
İmam-ı Azam ve İmam Ebû Yusuf’ göre, hamr sadece üzümden yapılan ve pişirilmeden bekletilmesiyle keskinleşip köpük atan sarhoş edicinin adıdır. Diğer sarhoş edicilere hamr değil, “nebîz” denilir. Nebîzi içmek hamrı içmek gibi haramdır. Ancak nebîz pis değildir. Pis olan sadece üzümden yapılan sarhoş edicidir.
Dolayısıyla nebîz kısmından yapılan bir sarhoş edici kişinin elbisesine bulaşsa, nebîz pis olmadığı için namaza mâni değildir. Namaza mâni olan, hamrın elbiseye bulaşmasıdır. Kolonya ise hamrdan değil, nebîzden yapılmaktadır. İçmek haramdır ancak pis değildir. Kullanmak caiz olup, elbiseye bulaşması namaza mâni olmaz.
İmam Muhammed ve üç mezhep imamına göre ise “hamr” her sarhoş edicinin adıdır; üzümden yapılması şart değildir. Dolayısıyla bütün sarhoş ediciler pistir ve namaza mânidir. Kolonyadaki alkol de sarhoş edicidir ve hamrdır. O hâlde onu kullanmak caiz olmayıp, bulaştığı elbise ile namaz kılınamaz
Bir daha özetlersek: İmam-ı Azam ve İmam Ebû Yusuf’a göre, kolonya namaza mâni değildir. Çünkü kolonyadaki alkol üzümden yapılmamaktadır. Yani hamr değil, nebîzdir. Nebîz ise pis değil temizdir.
İmam Muhammed ve üç imama göre ise kolonya namaza mânidir. Çünkü bunlara göre, hamr sadece üzümden yapılan alkol olmayıp her sarhoşluk verenin adıdır. Madem kolonyadaki alkol sarhoş edicidir, o hâlde hamrdır. Hamr da ayetin beyanıyla pistir. Pislikten temiz olma ise namazın bir farzıdır. Dolayısıyla kolonya namaza mânidir.
Görüldüğü gibi, ihtilaf hamrın manası hakkında olup, hamrın temiz mi yoksa pis mi olduğu hakkında değildir. Zira ayette geçen “Hamr pistir.” ifadesi içtihada mahal bırakmamaktadır. İçtihad hükmü açıkça bildirilen konularda olmaz. Ayet ise hamrın pis olduğunu açıkça bildirmiştir. Açık olmayan şey, hamrın ne olduğudur.
İşte “hamr” kelimesinin manası hakkındaki ihtilaf sebebiyle farklı hükümler çıkmıştır. “Din birdir. Hüküm de bir olmalıdır.” demek, hamr kelimesinin bu derin manasını ve her iki hükmü de içinde cemettiğini bilmemekten ötürüdür.
“Peki, biz hangi görüşle amel edeceğiz?” denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Ruhsatı tercih ederek kolonya kullanabilir ve kolonyanın bulaştığı bir elbise ile namaz kılabiliriz. Ancak takva ve azimet ile amel edip kullanmamak daha evladır.
A: “Kolonya kullanmak caiz midir değil midir?” meselesini daha önce de duymuş ve gülüp geçmiştim. Şimdi sen meselenin detayını anlatınca “Vay be!” diyorum. Ama biraz da kızıyorum. Bu bilgileri bizlere öğretmeyenlere kızıyorum.
B: Kızmakta haksız değilsin. Baksana, hakiki vazifedarlar vazifelerini unutmuşlar, iş bize kadar düşmüş. Ne diyeyim, beni bununla nasiplendiren Rabbime şükrediyorum. Şimdi sana bir örnek daha vereyim:
Maide suresi 6. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin ve iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın.
Abdestin dört farzı bu ayet-i kerimede beyan edilmiştir. Bizim üzerinde duracağımız farz yüzün yıkanmasıdır. Ayet-i kerimede açık bir şekilde, abdestte yüzün yıkanması emredilmektedir. Ayetin hükmü açık olduğundan dolayı dört mezhepte de yüzün yıkanması abdestin bir farzıdır. Bunda ihtilaf yoktur. İhtilaf yüzün neresi olduğu ve kulakların yüze dâhil olup olmadığı hususundadır. Bu ihtilafın sebebi ise yüzün sınırlarının ayet-i kerimede belirtilmemiş olmasıdır.
Hanbeli mezhebine göre, abdestte kulakların meshi vaciptir. Hanbeliler, “Kulaklar baştandır.” hadisini ve Peygamberimizin her abdestte kulaklarına meshettiğini delil gösterirler.
Diğer üç mezhebe göre ise kulakların meshi sünnettir. Üç mezhep âlimleri, Hanbelilerin gösterdiği “Kulaklar baştandır.” hadisini zayıf bulurlar. Hatta İbni Salah: “Hadisin zayıflık emareleri çoktur. Çok yollarla rivayet edilmesiyle kuvvetlenmez.” der. Yine İmam Şekvânî: “Varid olan hadisler bu hususu teyit etmez, sadece müstehap olduğuna işaret eder. Vacibe ancak açık bir delille gidilir.” der.
Görüldüğü gibi, yüzün sınırlarının neresi olduğu hakkındaki ihtilaf hükmün ihtilafına sebep olmuştur. Hanbeliler “Kulak yüzdendir.” hadisiyle amel ederek kulağın meshine vacip derken, Hanefi, Şafiî ve Maliki mezhebi âlimleri hadisin zayıflığına hükmederek kulağın meshine sünnet demişlerdir.
Şu noktaya dikkat çekmek istiyorum: Abdestte yüzün yıkanmasının farziyeti hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Zira ayetin hükmü açıktır; içtihad buraya giremez. Yine abdestte kulağın meshedilmesi hususunda da bir ihtilaf yoktur. Zira Peygamberimiz (a.s.m.) abdest alırken kulaklarını meshetmiştir. İhtilaf sadece kulağın meshedilmesinin hükmü hakkındadır. Hanbelilere göre vacip iken, diğer üç mezhebe göre sünnettir. Bu konuda ihtilafın olmaması için şunlardan birisinin olması gerekiyordu:
1. Ayet-i kerimede yüzün sınırları açıkça belirtilseydi ihtilaf olmazdı.
2. “Kulak yüzdendir.” hadisi zayıf değil, mütevatir olsaydı ihtilaf olmazdı.
3. Ya da bu konuda başka mütevatir bir hadis olsaydı yine ihtilaf olmazdı.
Demek, ihtilafın sebebi hükmün Kur’an ve sünnette mutlak bırakılmasıdır.
A: Fesübhânallah, ayetlerde ne hazineler varmış!
B: Hazineler var ama bu hazinelerin anahtarları hakiki âlimlere verilmiş. Biz de onların eserlerini okuyarak onlar vasıtasıyla bir parça bu hazinelere ulaşıyoruz. Elhamdülillah.
Şimdi sana başka bir örnek vereyim:
Maide suresi 6. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: Yahut kadınlara dokunmuşsanız ve su bulamıyorsanız temiz bir toprak ile teyemmüm edin.
Bu ayette abdesti bozan şeyler zikredilmekte ve abdest almak mümkün olmadığında teyemmüm edilmesi emredilmektedir. Biz sadece ayette geçen ve abdesti bozduğu bildirilen “kadınlara dokunmuşsanız” ibaresini inceleyeceğiz.
Hanefi mezhebine göre, kadına dokunmak abdesti bozmaz. Şafiî mezhebinde ise bozar. Bu ihtilafın sebebi, ayette geçen “kadınlara dokunmuşsanız” ibaresini anlamadaki farktır. Şöyle ki:
Ayette geçen لَمْس kelimesinin lügat manası “dokunmak” demektir. İmam Şafiî Hazretleri, bu kelimeyi lügat manası üzerine tefsir ederek “kadına dokunulduğunda abdestin bozulacağını” söylemiştir. Demek, İmam Şafiî’ye göre, ayette mecaz yoktur ve ibare kendi lügatı üzerine tefsir edilmiştir.
İmam-ı Azam Hazretleri ise ayetteki لَمْس kelimesinin “cima” yani “cinsel ilişki” ile tefsir etmiştir. Yani ibareyi mecaza hamletmiş ve şu delilleri getirmiştir:
İbni Abbas Hazretleri der ki: Allahu Teâlâ cimadan direk bahsetmemiş, dokunmak ifadesiyle kinaye yapmıştır.
Yine büyük Arap dili âlimi İbnü’s-Sikkît şöyle der: Dokunmak manasındaki لَمْس kelimesi “kadınlar” ile birlikte kullanıldığında bununla “cinsel ilişki” kastedilir. Çünkü Araplar لَمَسْتُ الْمَرْأَة derken, “Kadınla cinsel ilişkide bulundum.” demek isterler. O hâlde bu ayet-i kerimede mecazın kastedilmiş olması gerekmektedir ki bu da لَمْس kelimesi ile cimanın anlatılmak istendiğidir.
İşte ayetteki لَمْس kelimesinin tefsirindeki ihtilaf hükmün ihtilafına sebep olmuştur. İmam Şafiî kelimeyi lügat manasıyla tefsir ederken, İmam-ı Azam Hazretleri mecaza hamletmiştir. Ayrıca her bir mezhep imamı, görüşlerine hadislerden de deliller getirmiştir. Bizler bu başlıkta sadece “Kur’an’ı anlamadaki ihtilafı” işlediğimizden meselenin hadis bölümüne geçmeyip sadece bir nükteyi beyanla yetineceğiz:
İmam-ı Azam Hazretleri görüşüne delil olarak şu hadisi göstermiştir: Hazreti Aişe Validemiz der ki: Ben Resulullah (a.s.m.)’ın önünde uyurken ayaklarım onun kıble tarafına düşerdi. O secde ederken ayaklarıma dokununca ben hemen ayaklarımı toplar, kalktığında ise tekrar uzatırdım. O gün evlerde kandiller yoktu.
İmam-ı Azam Hazretleri bu hadisi delil göstererek der ki: Bu hadiste kadına dokunmanın abdesti bozmayacağına delil vardır. Zira Peygamber Efendimiz (a.s.m.) namazda Hazreti Aişe’ye dokunmuş ve namazına öylece devam etmiştir. Eğer kadına dokunmak abdesti bozsaydı, Peygamberimizin namazının bozulması gerekirdi.
İmam Şafiî Hazretleri ise İmam-ı Azam’ın bu deliline şöyle cevap verir: Mezkûr hadis dokunmanın abdesti bozmayacağına delalet etmez. Zira hadiste dokunmanın çıplak tene yapıldığına dair açık bir ifade yoktur. Muhtemeldir ki Peygamberimiz (a.s.m.) Hazreti Aişe’ye elbisesinin üzerinden dokunmuş ve abdesti bu sebeple bozulmamıştır.
Daha bunun gibi, her bir mezhep imamı kendi görüşüne ait birçok deliller sunmuş ve diğer görüşün delillerine cevap vermiştir.
Netice olarak deriz ki: “Kadına dokunmanın abdesti bozup bozmayacağı” konusunda sadece tek bir hükmün olmasını istemek, ayetteki لَمْس kelimesinin bu iki vechini bilmemekten, Allah’ın kelamını beşer kelamı gibi tek bir manaya gelen bir kelam zannetmekten ve ihtilaftaki rahmeti anlayamamaktan dolayıdır.
A: Gerçekten de mezhep imamları âdeta kılı kırk yarmış ve hükümleri öyle çıkarmışlar. Çıkardıkları hiçbir hükmü zanlarına dayandırmayıp, ayet ve hadislere dayandırmışlar. Çok zeki ve müstesna insanlarmış!
B: Elbette öyle. İşte eserin başından beri sana anlatmak istediğim şey buydu.
Şimdi sana başka bir örnek vereyim. Madem öğrenmeyi bu kadar sevdin, biraz daha ilerleyelim:
Nisa suresi 25. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: Onları, ehlinin izni ile nikâhlayın.
Hanefi mezhebine göre, nikâhta velinin izni şart değildir. Buna göre, buluğa ermiş bir kız, kendisine denk bir erkek ile velisinin izni olmaksınız evlense, bu nikâh geçerlidir. Velinin bu nikâhı feshetme hakkı yoktur.
Şafiî mezhebinde ise nikâhta velinin izni şarttır. Velinin izni olmadan nikâh akdi geçerli olmaz. Buna göre, Şafiî mezhebinde bir kız, velisinin izni olmadan bir erkekle nikâhlansa, bu nikâh geçerli değildir.
Yine fıkıh ilmini bilmeyenleri şaşırtacak bir ihtilaf: Bir mezhepte velinin izni şart iken, diğerinde şart değil!
Bu ihtilafın sebebini bilmeyenler şöyle der: Nasıl oluyor da din bir iken, Hanefi mezhebindeki bir kız velisinin izni olmadan nikâhlanabiliyor da Şafiî mezhebindeki bir kız velisinin izni olmadan nikâhlanamıyor?
Yani bu sorunun sahibine göre, nikâhta velinin izni şart mıdır yoksa değil midir hususunda sadece tek bir hüküm olmalıydı. Bu istek ise Allah’ın kelamının mahiyetini ve bu ihtilafın sebebini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Şöyle ki:
Nisa suresinin 24. ayetinde nikâhı helal olan hür kadınlardan, 25. ayetinde de nikâhı helal olan cariyeden bahsedilmiş ve ayetin sonunda “Onları, ehlinin izni ile nikâhlayın.” buyrulmuş. Ayetteki “onları” zamiri ile kimlerin kastedildiği konusundaki ihtilaf hükmün de ihtilafına sebep olmuş.
İmam-ı Azam Hazretlerine göre, “Onları, ehlinin izni ile nikâhlayın.” ayetindeki “onları” zamiri ile kastedilen cariyelerdir. Zamirin hür kadına taalluku yoktur. Yani cariye ile nikâhlanacak olan, cariyenin sahibinden izin almalıdır. Cariyenin nikâhı sahibinin izni olmadan sahih olmaz. Hür kadının nikâhı ise velisinin izni olmadan da sahihtir.
İmam Şafiî Hazretlerine göre ise ayetteki “onları” zamiri ile kastedilen hür kadınlardır. Dolayısıyla hür kadının nikâhı ancak velisinin izni ile geçerli olur.
Görüldüğü gibi, “Onları, ehlinin izni ile nikâhlayın.” ayetindeki “onları” zamirinin raci olduğu kimseler hakkındaki ihtilaf hükmün ihtilafına sebep olmuştur. İmam-ı Azam’a göre, zamir cariyeye ait olup, hür kadınla alakası yoktur. İmam Şafiî’ye göre ise bu zamir hür kadına racidir. Netice olarak, İmam-ı Azam’ın içtihadına göre, hür kadın, velisinin izni olmadan evlenebilirken, İmam Şafiî’ye göre ise velinin izni olmadan nikâh sahih olmamaktadır.
Eğer ayette açık bir şekilde, “Cariyeyi sahibinin izni ile nikâhlayın.” Ya da “Hür kadını velisinin izni ile nikâhlayın.” buyrulmuş olsaydı, hüküm açık olduğundan dolayı ihtilaf olmazdı. Ancak Cenab-ı Hak hikmeti icabı ayeti mutlak bırakmış ve “onları” zamiri ile beyan buyurmuş.
Demek “Nikâhta velinin izni şart mıdır değil midir?” hususunda sadece tek bir hükmün olmasını istemek, ayetteki “onları” zamirinin hem hür kadına hem de cariyeye taalluk edebileceğini bilmemekten ileri gelmektedir.
Eğer “Allah hangisinden razıdır ve hangisi doğrudur?” diye sorulacak olursa, denilir ki: Her ikisi de doğrudur ve murad-ı İlahîdir. Cenab-ı Hak, Şafiî mezhebindeki bir kadının, ancak velisinin izni ile nikâhından razı olurken, Hanefi mezhebindeki bir kadının velisinin izni olmasa da nikâhından razı olmaktadır. Daha önce işlediğimiz gibi, bir meselede hak sadece tek bir hüküm değildir. Hak fıtratlara göre değişmektedir. Cenab-ı Hak, her fıtratın kendisine uygun olan hükmü, kelamının kelimelerinde saklamış ve mezhep imamları da bu hükümleri ayet ve hadislerden çıkarmıştır.
A: Meseleyi çok iyi anladım. Ancak şimdiye kadar hep ayetleri anlamadaki ihtilaftan örnekler verdin. Aynı şey hadislerde de var mı? Ona da örnek verebilir misin?
B: Evet, bir kelamın farklı manaları kendinde cemetmesi hadis-i şeriflerde de var. Bununla ilgili de sana üç örnek vereyim. Bu sayede daha kolay anlarsın. Birinci örneğim şu:
Hazreti Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor: Resulullah (a.s.m) kâfir bir misafir ağırlamıştı. Derhal onun için bir keçinin sağılmasını emretti. Keçi sağıldı, kâfir sütünü içti. Sonra diğer bir keçinin daha sağılmasını emretti. Adam doymadı. Bu suretle tam yedi keçinin sütünü içti. Adam yatıp sabah olunca Müslüman oldu. Resulullah (a.s.m) bir keçi sağılmasını emretti. Sütünü adam içti. Sonra başka bir keçi daha sağıldı. Fakat bunun sütünü tamamen içemedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s.m) şöyle buyurdu: Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer.
Hadiste geçen “Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer.” ifadesi hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Daha doğrusu, bu kısacık cümle o kadar çok manayı içinde saklamaktadır ki her bir âlim bu manalardan birine meyletmiş ve neticede şu farklı görüşler ortaya çıkmıştır:
Birinci görüş: Bir kısım âlime göre, “Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer.” hadisiyle murad edilen, zahirî mana değildir. Burada mecaz vardır ve kinaye yapılmıştır. Peygamberimiz (a.s.m) bu sözünde, Müslüman ve onun dünyadaki zühdü ile kâfir ve onun dünyaya olan hırsını göstermek için bir benzetme yapmıştır. Yani mümin dünyevi şeylere kıymet vermemesi sebebiyle tek bir mideye yer. Kâfir ise dünyevi şeylere çok kıymet vermesi ve dünyalığı çok yığması sebebiyle yedi mideye yer. Burada ne gerçek mideler ne de yeme hususu asıldır. Asıl kastedilen şey, dünyalık ile doymakta azlık ve çokluktur.
Bu şuna benzer: Nasıl ki “Falan kimse dünyayı hopur hopur yiyor.” denildiğinde, onun dünyaya fazlaca hırsı ve rağbeti kastediliyorsa, “Mümin tek mideye yer.” denildiğinde de “Müminin dünyaya karşı hırsı yok, az bir şeyin peşindedir.” manası kastedilmiştir. “Kâfir yedi mideye yer.” denilmekle de “Dünyaya çok rağbet eder, çok şeylerin peşine hırsla düşer.” denilmek istenmiştir.
İkinci görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Mümin helal yer, kâfir ise haram yer. Helalin varlığı vücutça daha azdır, haram ise çoktur. İşte hadiste geçen tek mide ile “helalin azlığına”, yedi mide ile de “haramın çokluğuna” işaret edilmiştir.
Üçüncü görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Hadisten murad mümini az yemeğe teşviktir. Çünkü çok yemek kâfire has bir sıfattır. Mümin az yemeği esas yapmalıdır. Zira müminin nefsi kâfire mahsus bir sıfatla muttasıf olmaktan nefret eder. Çok yemenin kâfire has bir sıfat olduğuna delil ise Cenab-ı Hakk’ın şu sözüdür: Varacakları yer ateş olduğu hâlde kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler. (Muhammed 12)
Dördüncü görüş: Bir kısım âlimler hadisin mecaz olmayıp, hakiki manasının murad edildiği görüşündedirler. Bu görüş sahiplerinden bir kısmı şöyle der: Bu bir şahıs hakkında varid olmuştur. Hadiste geçen “el-Mümin” kelimesinin başındaki “lâm” edatı ahdiye edatıdır; cinsiye edatı değildir. Cinsiye edatı bir cinsin kastedildiğini ifade ederken, ahdiye edatı özel birinin kastedildiğini ifade eder. Yani “el-Mümin” lafzı bütün müminleri ifade etmek için kullanılmamış; özel birisi hakkında kullanılmıştır.
İbni Abdilberr bu hususu şöyle izah eder: Bu hadisi bütün müminlere hamletmeye imkân yoktur. Zira nice kâfirler vardır ki müminlerden az yer; nice müminler vardır ki kâfirden çok yer. Ve nice kâfir vardır ki Müslüman olmuş ama yeme miktarı değişmemiştir. O hâlde hadiste zikredilen “Kâfir yedi mideyle içer.” sözüyle kastedilen, hadisteki şahıstır. Yani şöyle söylenmek istenmiştir: Bu adam kâfir iken yedi mideye yemekte idi. Müslüman olunca yedikleri onun hakkında bereketli kılındı. Böylece Müslüman olduğunda, kâfir iken yediğinin yedide biri ile doydu.
Demek, bu âlimlere göre, mezkûr hadis-i şerif hususi bir kâfir hakkındadır.
Beşinci görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Hadis-i şerif, ekseriyeti ifade zımnında beyan olunmuştur. Bununla gerçek adet kastedilmemiştir. Hadisteki “yedi” tabiri çokluktan kinayedir. Zira Arapçada yedi, yetmiş, yedi yüz gibi ifadeler çokluğu temsil eder. Yani hadisin manası şudur: Mümine yakışan hususlardan biri de yeme-içme işini azaltmaktır. Çünkü mümin ibadete müteallik amellerle meşguldür. Çünkü o bilmektedir ki yemekten maksat; açlığı gidermek, hayatın devamını sağlamak ve ibadete yardım etmektir. Mümin bu maksatların dışına çıktığı takdirde vereceği hesaptan korkmakta, bu da onun yemesini azaltmaktadır. Kâfir ise bu söylenenlerin hilafınadır. Zira o, şeriatın takip ettiği maksadı bilmez ve o hudutta durmaz. Bilakis nefsin şehvetine tabi olur, arzularının peşinde koşar. Böylece müminin yiyeceği, kâfirin yiyeceğine nispet edilince daha az olur.
Altıncı görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Hadisin manası şudur: Müminin sıfatı zühd sahibi olması, dünya hususunda hırs göstermemesi ve -kâfirin hilafına olarak- yaşamasına yetecek kadar yemekle iktifa etmesidir. Öyleyse bu vasfa uymayan ve zühd sıfatını taşımayan bir müminin varlığı hadisi yaralamaz.
Yedinci görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Hadiste kastedilen müminden murad, kâmil seviyede bulunan ve tam bir imana sahip olan mümindir. Zira kimin Müslümanlığı güzel olur ve imanı kemale ererse, onun fikri, ölüm ve ölüm sonrasıyla ilgili şeylerle meşgul olur. Böylece korkunun ve endişenin şiddeti ve düşüncesi onu nefsani arzuların peşinde koşmaktan alıkoyar. Nitekim Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “Kimin fikri fazlaysa yemeği azdır. Kimin tefekkürü azsa yemeği çok, kalbi de katıdır.” O hâlde hadisin manası şöyle olur: “Kamil mümin bir mideye yer, kâfir ise yedi mideye yer.”
Sekizinci görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Hadisten alınacak esas, dünyalık hususunda azlığa teşvik ve harama gitmeden elde edilene kanaat ettirmektir. Zira gerek cahiliye devrinde gerekse İslam döneminde akıllı kimseler hep açlığı övmüşler, çok yemeği zemmetmişlerdir.
Dokuzuncu görüş: Bir kısım âlimler şöyle demiştir: Mümin yemesi-içmesi sırasında besmele çeker, şeytan ona yeme-içmede ortak olmaz. Böylece az bir yiyecek ona kâfi gelir. Kâfir ise besmele çekmez. Bu sebeple şeytan ona ortak olur. Az bir yiyecek ona kâfi gelmez.
Onuncu görüş: İmam Nevevî Hazretleri şöyle demiştir: Kâfirdeki yedi mide ile şu sıfatlar kastedilmiş olabilir: Hırs, oburluk, uzun emel, tamah, kötü huy, haset, yağ sevgisi. Mümindeki tek mide ise ihtiyacın örtülmesidir. Yani mümin ihtiyacının defi için yerken, kâfir zikredilen yedi sebepten dolayı yemektedir.
On birinci görüş: İmam Kurtubî Hazretleri şöyle demiştir: Yemek şehveti yedidir: Tabiat şehveti, nefis şehveti, göz şehveti, ağız şehveti, kulak şehveti, burun şehveti ve açlık şehveti. Müslümanı yemeğe sevk eden zaruri şehvet bu sonuncusudur. Kâfir ise sayılanların hepsi sebebiyle yer.
On ikinci görüş: Kâdî Ebû Bekr Hazretleri şöyle demiştir: Hadiste geçen yedi mide tabiriyle, beş duyu ile birlikte şehvet ve ihtiyaç kastedilmiştir. Yani yedi mide tabiri ile kinaye yapılmıştır.
Evet, kısacık bir cümle ve o cümleden çıkan birçok mana! Bizler bu manalardan sadece on iki tanesini nakille yetiniyoruz.
İşte mezheplerdeki ihtilafın bir sebebi de: Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın hadislerinin birçok manaya gelebilmesidir. Âdeta Peygamberimizin kelimeleri birer deniz olmuş ve içlerinde birçok manayı cemetmiştir. Âlimler de bu manaları inayet-i İlâhîye ile çıkarmışlardır.
Bizlere düşen vazife ise bu kıymetli âlimlere tabi olmak ve İslam’ın hükümlerini onların dersi ile öğrenmektir. Yani zannın ve vehmin rehberliğini bırakarak, bu kıymetli âlimleri rehber edinmektir.
A: Gerçekten muhteşem bir örnek ve muhteşem bir ders! Ne diyeceğimi bilmiyorum. Hadi hemen ikinci örneğe geçelim. Öğrenmenin zevki her yerimi kuşattı!
B: Tamam geçelim. Artık seni tutana aşk olsun. Şimdi sana çok ilginç bir ihtilafı nakledeceğim. Buna bayılacaksın.
Hanefi, Şafiî ve Maliki mezheplerine göre, namazda cemaate katılmak sünnettir. Hanbeli mezhebinde ise cemaat farz-ı ayndır. Yani herkese bizzat farzdır. Yine bu meseledeki ihtilaf, sebebini bilmeyenleri şaşırtmakta ve onlara, “Bu nasıl şey! Cemaat ya farzdır ya da sünnettir. Bir mezhepte farz olurken, diğerinde nasıl sünnet olur?” dedirtmektedir.
Bu söz, o kişinin fıkıh ilmindeki cehaletinden dolayıdır. Eğer ihtilafın sebebini bilseydi hiç şaşırmayacak ve bunu gayet doğal karşılayacaktı. Şimdi ihtilafın sebebini inceleyelim:
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan nakledilmiştir. Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:
— Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ve sabah namazıdır. Nefsimi kudret eliyle tutan Allah’a yemin olsun ki içimden şöyle geçti: Odun için emir vereyim de odun toplansın. Sonra namaz için emir vereyim de bunun için ezan okunsun. Sonra birisine emredeyim de cemaate imam olsun. Sonra kendim namaza katılmayıp camiye gelmeyen adamlara varayım ve evlerini başlarına yakayım. (İbni Mâce, Mesâcid, 17; Nesâî, İmamet, 49)
Hanbeli âlimleri bu hadisi şöyle izah eder:
— Bu hadis cemaatin farz olduğuna delildir. Zira eğer cemaat sünnet olsaydı onu terk eden kimse yakılmakla tehdit edilmezdi. Bir sünneti terk edene böyle ağır ceza verilmez. Madem Efendimiz (a.s.m.) cemaate katılmayanları evlerini başlarına yakmakla tehdit etmiş o hâlde cemaatin farz olması gerekir.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Bu hadis cemaatin farz değil, bilakis sünnet olduğuna delildir. Çünkü Resulullah (a.s.m.) namaza gelmeyenlere gitmek istemiştir. Eğer cemaat farz-ı ayın olsaydı cemaati terk ederek onlara gitmeyi istemezdi.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Farzın terki ondan daha kuvvetli bir farz için caizdir. Cemaate gelmeyenlere ceza vermek için evlerine gitmek, namazı cemaatle kılmaktan daha kuvvetli bir farzdır. Bu sebeple, Resulullah (a.s.m.) cemaate gelmeyenlere gitmek istemiştir. Efendimizin buradaki amacı daha kuvvetli bir farzı eda etmektir.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der:
— Hadis yasaklama makamında söylenmiştir. Hakikati murad değildir. Asıl gaye mübalağadır ve korkutmadır. Gayenin bu olduğuna delil Resulullah’ın, müminleri kâfirlere mahsus bir ceza ile tehdit etmesidir. Nitekim icma ile sabittir ki bu çeşit bir ceza ile Müslümanlar cezalandırılmaz.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Ateşle ceza vermek ilk önceleri caizdi. Bu ceza daha sonra nesholmuş ve kaldırılmıştır. Nitekim Ebû Hüreyre hadisi buna delalet etmektedir. Cemaat hakkındaki mezkûr hadis cezanın caiz olduğu zamanda varid olmuştur. Dolayısıyla bununla mübalağa değil, hakikat kastedilmiştir.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der:
— Resulullah (a.s.m.) tehdit etmesine rağmen onları yakmayı terk etmiştir. Eğer cemaat farz olsaydı onları affetmezdi. Bu da cemaatin sünnet olduğunu gösterir.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Resulullah’ın onlara ceza vermemesi onların caymalarından ve cemaate gelmeye başlamalarından ötürüdür. Ayrıca hadisin başka yollardan gelen rivayetinin sonunda “…eğer evlerde kadınlar, çocuklar olmasaydı…” kaydı vardır. Bu da gösterir ki cezanın verilmeyişinin sebebi cemaatin sünnet oluşu değil, evlerdeki kadın ve çocuklardır.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der:
— Hadiste tehdit edilenler cemaate gelmeyenler değil, bizzat namazı terk edenler olabilir. Zira hadisin bu manaya gelmesi de mümkündür.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Hadisin bir başka rivayetinde “namazda hazır olmazlar” kaydı açıkça zikredilmiştir. Yine İbni Mâce’nin rivayetinde: “Şu erkekler ya cemaati terk etmeye son verirler ya da evlerini tepelerine yakacağım.” buyrulmuştur. Hadisin diğer yollarla gelen bu rivayeti mezkûr hadisin namaz kılmayanlara ait değil, namazın cemaatini terk edenlere ait olduğunu göstermektedir.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der:
— Peygamberimiz (a.s.m.) hadis-i şeriflerinde münafıkların cemaate katılmadıklarını vurgulayarak münafıklara benzemek hususunda bizleri sakındırmış ve onlara muhalefet etmeğe teşvik etmiştir. Demek, bu hadis sakındırmak ve teşvik etmek makamında söylenmiştir. Yoksa sırf cemaati terk etme hususunda değildir. Bu sebeple, cemaatin farziyetine delil olamaz. Hem bu hadiste kastedilenlerin münafıklar olması ihtimali de vardır. Dolayısıyla hadisteki tehdit cemaati terk etmeye has değildir.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Münafıkların gerçekte namazları yoktur ki bile bile cemaati terk etmeleri sebebiyle tehdit edilsinler. Bu tehdit bizzat namazı olup cemaate gelmeyenlere yapılmıştır. Bunlar da müminlerdir.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler şöyle der:
— Hadiste geçen namaz cuma namazı olabilir. Bu hâlde diğer namazlar buna dâhil olmaz.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Hadiste yatsı namazı zikredilerek söze başlanmıştır. Bu sebeple, hadisten cuma namazının kastedilmesi çok uzak bir ihtimaldir.
Ayrıca şu hadisi de görüşlerine delil yaparlar:
Resulullah (a.s.m.)’a âmâ bir zat gelerek, “Ey Allah’ın Resulü! Beni mescide kadar getirecek bir rehberim yok.” dedi ve namazı evinde kılmak için izin istedi. Efendimiz (a.s.m.) ona izin verdi. Adam geri dönünce Resulullah (a.s.m.) onu çağırtarak, “Ezanı işitiyor musun?” diye sordu. Adam “Evet.” deyince Efendimiz (a.s.m), “Öyleyse icabet et.” dedi ve evde kılmasına izin vermedi. (Müslim, Mesâcid, 255; Nesâî, İmamet, 50; Ebû Dâvud, Salat, 47/552)
Cemaatin farz olduğuna kail olanlar bu hadisi delil getirerek şöyle derler:
— Eğer cemaat sünnet olsaydı Peygamberimiz (a.s.m.) âmâ kişiye evde namaz kılması hususunda ruhsat verirdi. Madem vermemiştir, o hâlde cemaat farz-ı ayn olmalıdır.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verirler:
— Âmâ adam Resulullah (a.s.m.)’a, “Namazı evde kıldığı hâlde özrü sebebiyle cemaat sevabını kazanmaya ruhsat var mı?” diye sormuştur. Zira bilindiği gibi, özür sebebiyle cemaate gelemeyenler cemaat sevabını kazanırlar. Ayrıca Peygamberimiz (a.s.m.)’ın ona evde namaz kılmak için ruhsat vermeyişi onun hakkında daha faziletli olana hükmetmek içindir. Yani Peygamberimiz (a.s.m.)’ın cevabı şöyledir: “Senin için efdal olan ve sevap yönüyle daha büyük olan, müezzine icabet ederek cemaate gelmendir.” Bu ifade cemaatin daha faziletli olduğuna işaret etmek içindir. Yoksa farziyeti için değildir.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler şu hadisi görüşlerine delil getirirler:
Resulullah (a.s.m.) buyurdular ki:
— Kim müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı hâlde cemaate katılmazsa kıldığı namaz kabul edilmez.
Sahabeler sordular:
— Ey Allah’ın Resulü! Meşru özür nedir?
Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle cevapladı:
— Korku ve hastalıktır. (Ebû Dâvûd, Salât 47/551)
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Bu hadiste belirtilen “namazın kabul edilmemesi” kâmil bir makbuliyeti yoktur manasındadır. Yoksa namazın kendisinin kabul edilmediği manasında değildir. Nitekim bu tür hadisler çoktur. Mesela “Hayat ancak ahiret hayatıdır.” denildiğinde, bundan dünya hayatının inkârı değil, ahiret hayatının kemali kastedilir ve dünya hayatı o kemale sahip olmadığı için hayat değilmiş gibi takdim edilir. Mezkûr hadis de böyledir. Namazın kabul olmaması demek, “Kâmil manada bir makbuliyeti yoktur.” demektir.
Ayrıca diğer hadislerde, cemaatle kılınan namazın fert olarak kılınan namazdan 27 kat daha sevaplı olduğundan bahsedilmiştir. Demek, münferit olarak kılınan namazın sevabı düşük olsa da makbuldür. Eğer kabul olmasaydı cemaat ile kılınan namaz için “27 kat daha sevaptır.” denilmezdi. Zira kabul olunmayan bir şey ile kabul olunan bir şey kıyas edilmez.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler şu hadisi de görüşlerine delil getirirler:
— …eğer cemaati terk ederseniz Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz ve küfre düşersiniz. (Müslim, Mesâcid, 257; Ebû Dâvud, Salât, 46; İbni Mâce, Mesâcid, 14)
Cemaatin farz olduğuna kail olan âlimler bu hadisi delil getirerek şöyle derler:
— Eğer cemaat farz olmasaydı “küfre düşerdiniz” tabiri kullanılmazdı. Zira küfre düşmek ancak bir farzı inkâr etmek ile mümkündür.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler buna şöyle cevap verir:
— Bu hadisteki küfür “küfran-ı nimet” yani nimetin kıymetini bilmemektir. Zira cemaatin sevabı ve bundaki İlahî lütfu görmemek inkâr manasında bir davranıştır. Ayrıca bu hadisin manası: “Cemaati terk sizi yavaş yavaş küfre götürür. Çünkü böyle yapmakla İslam halatını iplik iplik terk eder ve sonunda dinden çıkarsınız.” şeklinde de olabilir. Dolayısıyla her iki ihtimalle de cemaatin farziyetine delil olmaz.
Cemaatin farz olduğunu söyleyenler şu hadisi de delil getirirler:
Peygamberimiz (a.s.m)’a, gündüz oruç tutup gece de namaz kılan fakat cemaate ve cumaya gelmeyen birisi hakkında sorulduğunda Efendimiz (a.s.m): “O, ateş ehlidir.” diye cevap verdi.
Cemaate farz diyenler bu hadisi delil göstererek derler ki:
— Eğer cemaat sünnet olsaydı terk edenin ateşle tehdit edilmemesi gerekirdi. Zira tek bir sünneti terk edenin ateşle tehdidi uygun olmaz. Madem cemaati terk eden ateşle tehdit edilmiştir, o hâlde cemaatin farz-ı ayn olması gerekir.
Cemaatin sünnet olduğunu söyleyenler ise buna şöyle cevap verir:
— Hadisin manası, cemaate ve cumaya onlardan nefret sebebiyle katılmayan ve onların hakkını vermeyi hafife alıp cemaat ve cumayı değersiz görenler hakkındadır. Onlar cemaati terk etikleri için değil, bu sebeplerle ateşle tehdit edilmiştir. Yoksa cemaatin kıymetini bildiği hâlde iştirak etmeyenler tehdide dâhil değildir.
Cemaate farz-ı ayn ve sünnet diyenlerin mücadelesi böyle sürüp gitmektedir. Her bir müçtehid kendi görüşüne deliller getirmekte ve diğer tarafın görüş ve delillerine cevap vermektedir.
Gördüğün gibi, ihtilafın sebebi, hadislerin her iki manaya da gelebilme ihtimalidir. Eğer Kur’an’da veya hadislerde, “Cemaat her Müslüman’ın üzerine farz-ı ayndır.” gibi bir ibare olsaydı ve bu ibare -eğer hadisse- mütevatir bir yolla nakledilseydi, bu konuda ihtilaf olmaz ve her mezhepte cemaat farz-ı ayn olurdu. Ama böyle olmamış ve hüküm mutlak bırakılmış. İşte ihtilafın sebebi budur.
A: Vay be! Sadece bir mesele için amma kafa yormuşlar. Ne kadar da çok çalışmışlar! Bu örneği dinleyince ilk hâlim olan mezhepsiz hâlimden utandım. Bu kıymetli âlimler bir meseleyi bu kadar derinlemesine tahlil ederken, ben kafama gelenle hükmediyor; kendimi de bir şey zannediyordum. Allah beni affetsin.
B: İnşallah affeder. Samimi tövbe affın sebebidir. Şimdi sana son bir örnek daha vereyim:
Şafiî, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre, sabah namazını kılan bir kimse bir rekâtı tamamladıktan sonra güneş doğsa namazına devam eder. Güneşin doğmasıyla namazı bozulmaz. Hanefi mezhebinde ise güneşin doğmasıyla namazı bozulur.
Şimdi ihtilafın sebebini inceleyelim:
Buhârî ve Nesâî’nin naklettiği rivayette Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: Sizden her kim sabah namazının bir secdesini güneş doğmadan önce kılarsa namazını tamamlasın.
Şafiî, Maliki ve Hanbeliler bu hadis-i şerifi ve aynı manadaki diğer hadisleri görüşlerine delil yaparlar ve şöyle derler: Hadis-i şeriflerde açık bir şekilde, sabah namazının bir rekâtını vakti içinde kılan kimsenin namazının güneşin doğmasıyla bozulmayacağı bildirilmiştir. Bu, hadislerin açık hükmüdür ve bununla amel edilmesi gerekir. Dolayısıyla, sabah namazının birinci rekâtını tamamladıktan sonra üzerine güneş doğan kimse, güneş doğduktan sonra namazına devam eder ve namazını tamamlar. Namazını kaza da etmez.
İmam-ı Azam Hazretleri ise “Güneşin doğmasıyla namaz bozulur.” der ve görüşünü maddeler hâlinde şöyle izah eder:
1. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) güneş doğduktan sonra namaz kılmayı yasaklamıştır.
2. Güneş doğduktan sonra her çeşit namazı yasaklayan hadisler tevatür kuvvetindedir.
3. Güneşin doğmasıyla birlikte, namaz kılınması yasaklanmış bir vakte girilmiş olur. O hâlde namazın bozulması gerekmektedir.
Bunların neticesi olarak: Bu meselede, güneş doğduktan sonra namaz kılmayı yasaklayan hadislerle amel edilmelidir. Zira bir meselede helal ve haram birleşse, haram hükmü esas alınır. Çünkü eşyada asıl olan helalliktir. Öyleyse haram hükmü sonradan gelmiştir. Sonradan gelen de öncekinin hükmünü kaldırır. Demek, “güneşin doğmasıyla namazın bozulmayacağını” bildiren hadisler öncedir ve bu hüküm “güneşin doğmasıyla hiçbir namazın kılınamayacağını” bildiren hadislerle nesholmuş yani hükümden kaldırılmıştır. Bu sebeple, haramlık hükmünü bildiren hadislerle amel edilmelidir.
Gördüğün gibi, Şafiî, Maliki ve Hanbeliler, sabah namazının güneşin doğmasıyla bozulmayacağını bildiren hadislerle amel ederken, İmam-ı Azam Hazretleri, güneş doğduktan sonra namazı yasaklayan hadislerle amel etmiş ve yasaklayan hadislerin, diğerlerinin hükmünü neshettiğini bildirmiştir.
Neticede her mezhep imamı bir hadise dayanmış ve o hadisin hükmüyle amel etmiştir. Demek, ihtilafın sebebi, hadislerden her iki görüşün de çıkabilmesi ve hadislerin her iki hükmü de içinde cemetmesidir.
Mezhepler arasındaki ihtilafın daha başka sebepleri de var. O sebepleri merak ediyorsan “usûlü’l-fıkh” kitaplarına müracaat edebilirsin.
A: Gerçekten mezheplerin ihtilafı tam bir hikmetmiş ve bu konu son derece açıkmış. Ama anlattıkların bilinmeyince, ihtilaf sebeb-i kusur zannediliyor. Kıssadan hisse olarak şunu da anladım ki: Bu zamanda her Müslüman’a ilim lazım. Gördüm ki ilim sayesinde müşküller kolayca hallediliyor.
Şimdi, cevabını merak ettiğim başka bir soru soracağım. Niçin bu asırdaki bazı kişiler sahabelere ve müçtehidlere karşı üstünlük iddia ediyorlar. Sahabelere ve müçtehid âlimlere karşı bu üstünlük davası nereden çıkıyor? Ve kim çıkarıyor?
(Münazara bir sonraki başlıkta devam ediyor.)
Yazar: Sinan Yılmaz