3. “Ben de âlimim. Onlardan ne eksiğim var?” sözüne cevap
İki arkadaşın hayalî münazarasına devam ediyoruz:
A: Benim şu soruma cevap ver: Ben de âlimim. Niçin içtihad yapmayayım? Onlardan ne eksiğim var?
B: Sana sorunun cevabını vereceğim. Ama iyi dinle, aklını ve vicdanını hakem yap!
Hakikatin mahiyeti bir olmakla birlikte, fertlerdeki tarz-ı tahakkuku farklı farklıdır. Mesela sinek de uçar ama kartal gibi değil. Buğday da sümbül verir ama ağaç gibi değil. Ayna da güneşi gösterir ama okyanus gibi değil…
Aynen bu misaller gibi, ilim hakikatinin de tarz-ı tahakkuku fertlerde farklı farklıdır. İlmin İmam-ı Azam ve emsallerindeki tecellisi ile bu asırdaki bizlerde tecellisi aynı değildir. Evet, ikisi de ilimdir ama mahiyetleri arasında yerden göğe kadar fark vardır.
Bu şuna benzer: İlkokulda matematik okunur ama oradan mühendis çıkmaz. Çünkü ilkokulda okutulan matematik mühendislik için yeterli değildir.
İşte bu asır, o asra kıyasla ilkokuldur. İçinde ilim okunur, âlim çıkar ama müçtehid çıkmaz. Çünkü bu asrın ilkokulu müçtehid yetiştirmeye elverişli değildir.
Müçtehid âlimlerin nasıl emsalsiz bir yeteneğe sahip olduğundan ve onlara yetişmenin asla mümkün olmadığından ileride bahsederiz. Şimdilik bu kapıyı açmıyor ve sana sadece şunu diyorum:
Maddi âlem ve içindeki eşya hakkında doğru bilgi edinmek için, nasıl o ilmin mütehassıslarına başvuruyor ve onların sözüne itimat ediyorsak; aynen bunun gibi, dinî konularda da doğru bilgiye ulaşmak için bu ilmin mütehassıslarına başvurmak zorundayız. Bu kişiler de müçtehid âlimlerdir.
A: Çok şey söyledin ama ben hâlâ “Niçin içtihad yapamıyorum?” kısmını anlamadım. Buna engel olan şey nedir?
B: Buna engel olan şey senin bu meseledeki yetersizliğindir. Şimdi, niçin içtihad yapamayacağını sana farklı bir cihetten anlatacağım. Herhâlde inadın ancak bu şekilde kırılacak.
Her meslek dalında “bilgi birikimini” ifade eden unvanlar vardır. Asistan, doktor, doçent yardımcısı, doçent, profesör gibi kavramlar, bilgi birikimini ve bilgi yeterliliğini ifade eden unvanlardandır. Her meslekte bu tür unvanlar olduğu gibi, fıkıh ilminde de fıkıh âlimlerinin mertebe ve derecelerini bildiren unvanlar vardır. Her bir unvan, o mertebedeki fıkıh âliminin bilgi seviyesini bildirmektedir. Fıkıh ilmindeki bu unvanlar ve bilgi mertebeleri yedi kısımdır. Bu mertebeler şunlardır:
Birinci mertebe müctehid-i fi’ş-şer tabakasıdır. Bu, mutlak müçtehid olan âlimlerin mertebesidir. Bu âlimler, dört delil olan Kur’an, sünnet, icma ve kıyastan hüküm çıkarmak için usul ve kaideler koymuşlar ve koydukları kaidelere göre hükümler çıkarmışlardır. İmam-ı Azam, İmam Şafiî, İmam Malik ve Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bu tabakadaki âlimlerdendir.
Fıkıh âlimlerinin ikinci mertebesi müctehid-i fi’l-mezheb tabakasıdır. Bunlar mezhepte müçtehid olan âlimlerdir. Bu âlimler hüküm çıkarmak için usul ve kaideler koyamamışlar; mezhep imamlarının koyduğu kaidelere göre dört delilden hüküm çıkarmışlardır. İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve benzerleri bu tabakadadır.
A: Yani şimdi İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed içtihadın kurallarını belirleyememiş ve içtihad usulünde İmam-ı Azam’ı mı taklit etmiş?
B: Evet. Hanefi mezhebinin o koskocaman allameleri İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed, usulü fıkıhta İmam-ı Azam’ı taklit etmişler ve onun koyduğu usul kaidelerine göre ictihad yapmışlar. Yoksa sen ne zannediyordun, bu iş bu kadar kolay mıydı?
Fıkıh âlimlerinin üçüncü mertebesi müctehid-i fi’l-mesele tabakasıdır. Bunlar sadece bazı meselelerde içtihad yapabilen âlimlerdir. Bu âlimler, mezhep imamının bildirmediği ve hakkında içtihad yapmadığı meselelerde, mezhebin usul ve kaidelerine göre hüküm çıkarırlar. Ancak bu hükmün mezhebin kaidelerine göre çıkarılması şarttır. İmam Tahâvî, Ahmed b. Ömer, İmam Serahsî ve benzerleri fıkıh ilminin bu tabakasındadır.
A: Ne yani, şimdi İmam Serahsî mezhep imamının içtihad yaptığı bir konuda içtihad yapamıyor mu?
B: Evet, aynen öyle… İmam Serahsî gibi, “Şemsü’l-eimme” yani “İmamların güneşi” lakabıyla meşhur bir âlim bile mezhep imamının içtihad yaptığı bir meselede kendi fikrini ileri süremiyor ve içtihad yapamıyor. Sadece mezhep imamının, hakkında ictihad yapmadığı bir meselede, o da mezhep imamının belirlediği usul ve kaidelere göre içtihad yapabiliyor. İşte bu din bu hassasiyetle muhafaza edildi. Herkes kafasına göre hüküm verseydi, bu din böyle indiği gibi muhafaza olur muydu? Acaba lakabı “İmamların güneşi” olan İmam Serahsî Hazretleri içtihad yapamazken ve mezhep imamının sözünden dışarı çıkamazken, senin gibileri ne oluyor da içtihad yapmaya hevesleniyorsunuz?
Fıkıh âlimlerinin dördüncü mertebesi ashab-ı tahric tabakasıdır. Bunlar içtihad derecesinde olmayıp, sadece müçtehidlerin çıkardığı kısa ve kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Bunlar delillerden hüküm çıkarmamışlardır. El-Cessas lakabıyla meşhur Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî bu tabakadaki bir âlimdir. Evet, meşhur el-Cessas sadece bir mukalliddir. Mukallid “taklit eden” demektir. Yani el-Cessas mezhep imamını birebir taklit ediyor ve içtihad yapamıyor.
Merak ediyorum, acaba sen, el-Cessas’tan daha mı âlimsin ki onun yapamadığı bir işe cüret ediyorsun? Bil ki bu cüretin cehaletinden ve cehaletin verdiği cesaretten geliyor.
A: Anlamakta zorlanıyorum ya… Benim kolayca yaptığım işi el-Cessas nasıl yapamaz? O nasıl bir mezhep imamına tabi olur?
B: Yapmadı ve yapamadı, çünkü o haddini biliyordu ve haddinden tecavüz etmiyordu. Hata ederek Allah’ın gazabına maruz kalmaktan korkuyordu. Bu sebeple içtihad işini, kendinden daha ehil olan ilk üç mertebedeki fakihlere bırakmıştı. Ama sen ve senin gibiler ne haddinizi biliyorsunuz ne de hata yaparım da Allah’ın gazabına uğrarım diye bir derdiniz ve endişeniz var. Aklınıza nasıl gelirse öyle konuşuyor; sözüm ona, el-Cessasları bile geride bırakıyorsunuz.
Fıkıh âlimlerinin beşinci mertebesi ashab-ı tercih tabakasıdır. Bunlar müçtehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birisini tercih edebilen âlimlerdir. Bunlar mukalliddir. Ashab-ı tercih tabakası fıkhi hükümlerde içtihad yapmamış, sadece mezhep imamlarını taklit ederek onların içtihatlarıyla amel etmişlerdir. Bunların özelliği, aynı meselede yapılan birkaç içtihattan birisini tercih edebilmeleridir. Yani bir meselede birkaç görüş varsa, bunlar bu görüşlerden tercih ettikleri ile amel edebilirler. Ebu’l-Hasan Kudûrî ve emsalleri bu tabakadadır.
Şimdi şunu bir düşün, Ebu’l-Hasan Kudûrî gibi bir zat içtihad yapamıyor ve sadece farklı görüşlerden birini tercih edebiliyor. O hâlde sizlere ne oldu da kolayca içtihad yapıyor ve pervasızca konuşabiliyorsunuz!
Fıkıh âlimlerinin altıncı mertebesi ashab-ı temyizdir: Bu mertebede bulunanlar da mukallid olup, bir mezhep imamına bağlıdırlar. Bunların özelliği, bir mesele hakkında gelen çeşitli rivayetleri kuvvetlerine göre sıralayıp yazabilmeleridir. Bunların kitaplarında reddedilen bir rivayet bulunmaz.
Ve geldik fıkıh âlimlerinin yedinci mertebesine. Yedinci mertebe ashab-ı fetva tabakasıdır. Bu tabakaya özellikle dikkat etmeni istiyorum. Bu tabakadaki âlimler, zayıf haberleri kuvvetlilerinden ayırabilen ve bir mezhep imamına bağlı olan mukallidlerdir. Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlayamayan diğer mukallidlere açıkladıkları için fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır. Yani bunlara fıkıhçı denmesinin sebebi, müçtehidlerin eserlerini çok iyi anlayabildikleri içindir. Yoksa içtihad falan yapamazlar.
Ömer Nasuhi Hazretleri, “Hukuk-u İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu” isimli eserinde, müçtehidlerin bu yedi tabakasını izah ettikten sonra, İbni Âbidin Hazretlerini yedinci tabakaya misal vermektedir. İbni Âbidin Hazretleri dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fıkıhçılarından olup, “Reddü’l-Muhtar” isimli fıkıh eserinin sahibidir.
Yani günümüzdeki bütün fıkıhçıların kaynak kitap olarak kullandığı “Reddü’l-Muhtar”ın sahibi olan İbni Âbidin Hazretleri sadece mukallid olup, ictihad yapamıyor ve fıkhi meselelerde İmam-ı Azam Hazretlerini taklit ediyor, ona tabi oluyor.
Hâl böyle iken, nasıl olurda sen, İbni Âbidin Hazretlerinin yapamadığı içtihadı, daha onun yazdığı eseri okumaktan ve anlamaktan âciz iken yapabilirsin?
İçtihad yapmanın ne kadar zor olduğunu vereceğim şu örneklerle de anlayabilirsin:
“İnsanların ve cinlerin müftüsü” lakabıyla meşhur olan Şeyhülislam Ebu’s-Suud Efendi, asrının güneşi olan ve “Hüccetü’l-İslam” yani “İslam’ın Delili” lakabıyla meşhur olan İmam-ı Gazali hakkında şöyle der: İçtihada ait meselelerde, müçtehid olmayan İmam-ı Gazali ve emsallerinin sözlerine itimat caiz değildir.
Düşün bir kere, İmam-ı Gazali gibi bir Hüccetü’l-İslam içtihad yapamıyor ve fıkhi meselelerde İmam Şafiî’nin mezhebine girerek ona tabi oluyor. Ve Ebu’s-Suud Hazretleri: “İmam-ı Gazali’nin kendi mezhebine ters düşen bir sözü olursa ona itibar edilmez.” diyor.
Şimdi sana soruyorum: İmam-ı Gazali gibi, asrının güneşi olan bir allame bile içtihad yapamazken ve İmam Şafiî Hazretlerine tabi olurken, sana ve emsallerine ne oldu da içtihada heveslendiniz ve kendinizi içtihada ehil görmeye başladınız? Acaba İmam-ı Gazali’den daha mı âlimsiniz ki onun girişemediği bir işe girişiyorsunuz?
Yine Celâleddin-i Süyûtî Hazretleri ki ezberinde 200.000 hadis-i şerifi vardı. Ve yakaza dediğimiz uyanıklık âleminde tam 70 defa Peygamberimiz (a.s.m.) ile görüşmüştü. Yani Peygamberimiz (a.s.m.) vefatından sonra tam 70 kere Süyûtî Hazretlerine misafir olmuş ve ona temessül etmiş.
Acaba Süyûtî Hazretleri nasıl bir makama sahipti ki 70 defa Peygamberimizin sohbetine mazhar olmuş! Aynı zamanda bu zat değişik ilimlerde tam 400 eser yazmış.
İşte böyle bir zat içtihad yapmak istediğinde, zamanın âlimleri: “İçtihad devri geçmiştir. Sen içtihad yapmaya muktedir değilsin.” diyerek onu içtihattan menetmişler.
Şimdi yine sana soruyorum: 200.000 hadis-i şerifi senetleri ve ravileriyle birlikte ezberleyen, 400 değişik eserin müellifi olan ve 70 defa Peygamberimizin sohbetine uyanıkken mazhar olan bir zat içtihad yapamıyor da size ne oluyor da Celâleddin-i Süyûtî’nin yapamadığını yapmaya çalışıyorsunuz? Acaba kendinizi Süyûtî Hazretlerinden daha mı âlim zannediyorsunuz? Onun ezberinde 200.000 hadis vardı. Sizin ezberinizde 200 hadis var mı? Sen ve emsalin, Süyûtî Hazretlerinin eserlerini anlamaktan bile âcizsiniz. Nerede kaldı, ona yetişmek ve onu geçmek! Geçtiğini zanneden ancak zannıyla hükmeder ve vehmiyle geçer. Hakikatte ise sizin boğulduğunuz yerde onun topuğu bile ıslanmamıştır.
Yine Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri içtihadın zorluğunu şöyle anlatıyor: Bir usul kaidesidir ki fakih olmayan, velev ki usul-ü fıkıhta müçtehid dahi olsa, icma-ı fıkıhta muteber değildir. Çünkü onlara nispeten âmîdir.
Bu ibareyi biraz açayım istersen. Gerçi sen büyük âlimsin, anlamışsındır ama ben yine de biraz sadeleştirip açayım:
Usul-u fıkıh, fıkhın usul ve kaidelerini öğreten derin bir ilimdir. Değil bu ilimde müçtehid olabilmek, bu ilmi öğrenmek bile bir ömür alır. Bununla birlikte, faraza bir kimse, kendisine ihsan edilen özel bir yetenekle bu ilimde müçtehitlik makamına ulaşsa, yine de fetva veremiyor ve dört delilden hüküm çıkaramıyor; onun sözüne itibar edilmiyor.
Bediüzzaman Hazretlerinin, “Onlara nispeten âmîdir” sözü de çok manidardır. Âmî “okuma-yazma bilmeyen” kişiye denir. Demek, usul-u fıkıhta müçtehid bile olsa, mezhep imamlarına kıyasla okuma-yazma bilmeyen bir çocuk gibi sayılıyor.
Acaba usul-u fıkıh ilminin müçtehidleri, mezhep imamlarına kıyasla okuma-yazma bilmeyen bir çocuk gibi olursa, usul-u fıkıhtan habersiz olan sen ve emsalin, onlara kıyasla hangi mertebede olursunuz? Ve bir usul-u fıkıh müçtehidinin yapamadığı dört delilden hüküm çıkarma işini, sizler nasıl yaparsınız?
Hani adamın biri demiş ya: “Abdestsiz namaz olmaz diyorlar, ben kıldım oldu.” Yahu olmadı, sadece sen olduğunu zannediyorsun ve oldu kabul ediyorsun. Aynen bu adam gibi, siz de içtihad yaptığınızı zannediyorsunuz. “Yaptım, oldu.” diyorsunuz. Lakin olmadı ve olmaz. Sözünüzün hakikatte hiçbir kıymeti yoktur. Siz yapıyorum zannediyorsunuz! Aslında yaptığınız, kendinizi ateşe atmaktan başka hiçbir şey değil!
A: Bu yedi tabakayı kim belirlemiş? Ben bunları kabul etmiyorum. Kabul etmek zorunda da değilim.
B: O zaman ben sana bir soru sorayım: Asistan, doktor, doçent ve profesör gibi unvanları kim belirlemiş.
A: Kim belirleyecek, eğitim işiyle uğraşan akademisyenler belirlemiştir herhâlde.
B: Yani ilgili ilmin uzmanları ve mütehassısları belirlemiş, öyle mi?
A: Herhâlde öyledir.
B: Peki, sen şimdiye kadar bu unvanlara hiç itiraz ettin mi? Ya da edeni hiç gördün mü?
A: Yoo, hiç itiraz etmedim ve edeni de görmedim.
B: Peki, şöyle bir şey görseydin: Faraza, okuma-yazma bile bilmeyen birisi deseydi ki: “Bu unvanları kim belirlemiş ya! Ben bunları tanımam. Ben de profesörüm. Profesör unvanını almak için onların dediği eğitimleri almak zorunda değilim. Ben kendimi profesör kabul ediyorum. Bu kabul de benim için yeterlidir.” Böyle diyen bir kişi görseydin ona ne derdin?
A: Vallahi onun bu saçma sözlerine cevap bile vermez, sadece hâline gülerdim. Zaten bu kadar saçmalayabilen birine ne denilse boştur. Adam daha okuma-yazma bilmiyor ama kendini profesör ilan etmiş. Ben bu adama ne diyeyim; “Divanedir.” der, kendi hâline bırakırım.
B: Peki, senin bu kişiden farkın var mı? Sen de aynısın. O kişi; doktor, doçent ve profesör gibi unvanlar için gereken bilgi birikimini inkâr ederek kendisini profesör ilan etmiş; sen de fıkıh âlimlerinin tabakalarını inkâr ederek kendini müçtehid kabul etmişsin. Hatta sadece müçtehitlikle de yetinmiyor; içtihat yapabilen ilk üç tabakadan birinde olduğunu iddia ediyorsun.
Profesör olmadığı hâlde kendini profesör kabul eden kişiyi yine bir cihette anlamak mümkündür. Zira profesörlük unvanı öyle zor kazanılan bir unvan değildir. Lakin senin gibilerini anlamak oldukça zor! Zira sizin kendinizi gördüğünüz makam ile o makamın hakikati arasında yer ile gök arası kadar mesafe var. Sizin hâliniz, ağustos böceğinin kendisini güneş zannetmesine benziyor.
(Münazara bir sonraki başlıkta devam ediyor.)
Yazar: Sinan Yılmaz