1. Niçin bir mezhebe tabi olmalıyız?
Asrımız maalesef birçok manevi hastalığı içinde barındırmaktadır. Ahir zaman olması sebebiyle manevi hastalıklar hızla yayılmakta, panzehir hükmündeki ilimlerden yoksun olanlar da bu hastalıklara yakalanarak uhrevi hayatlarını perişan etmektedirler.
Bu hastalıklardan biri de mezhepsizlik hastalığıdır. Sizler de birçok kişiden şu sözleri duymuşsunuzdur:
— Ben Kur’an’da olana bakarım. Kendi hükmümü kendim çıkartabilirim.
— Niçin bir mezhebe tabi olayım?
— Peygamberin mezhebi mi vardı?
— Benim mezhebim Peygamberin yoludur.
— Ben mezhep falan tanımam.
Bu ve benzeri sözleri mezhepsizlerin ağzından oldukça fazla duymuşsunuzdur. Dedik ya, vakit ahir zaman; imanların kuş olup uçtuğu, manevi hastalıkların insanları kuşattığı bir zaman…
Bizler -Rabbimizin ihsanı ve inayetiyle- üzerimize imanı muhafaza vazifesini aldık. Manevi hastalıklara karşı şifa hükmündeki eserleri hazırlamayı kendimize bir vazife yaptık. Bununla da Rabbimizin rızasını talep ettik.
Bu eserdeki maksadımız: Müslümanları tehdit eden bu mezhepsizlik hastalığına bir set çekmek; bu hastalıkla yaralanmış gönüllere bir derman ulaştırmak ve mezhebi terk ederek insanları mezhepsizliğe davet eden bedbahtların ne kadar yanlış bir yolda olduklarını akıl ve vicdan sahiplerine göstermektir.
Bu eserde iki hayalî arkadaşa misafir olacak ve onların aralarındaki konuşmaları takip edeceksiniz. Bu arkadaşlardan birisi mezhepsiz ve mezhepsizliği savunan kişi; diğeri ise bir mezhebe tabi olmanın gerekliliğine inanan kişidir.
Bu eseri kim aklını hakem yaparak vicdanıyla okusa -inşallah- mezhepsizlik hastalığından kurtulur. Bu eserde, bir mezhebe tabi olmanın lüzumu iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edilmiştir. Yardım ve inayet, hidayet ve selamet Allah’tandır.
Şimdi, hayalî iki arkadaşın münazarasına misafir oluyoruz.
A: Ben hiçbir mezhebe tabi olmam. Tabi olmamın gerekliliği bana ispat edilinceye kadar da bu görüşümden vazgeçmem. Hem bil ki çok inatçıyımdır. Beni ikna etmek öyle kolay bir şey değildir.
B: Merak etme, sen ne kadar inatçı olsan da hak her zaman galiptir ve üstündür. İnşallah seni ikna edecek ve Allah’ın izniyle mezhepsizlik hastalığından kurtulmana vesile olacağım. Ama senden bir isteğim var. Madem kader bu eserde ikimizi arkadaş yaptı; o zaman aramızda bir altın kuralımız olsun. Bu altın kural da şudur: Akıl ve vicdan aramızda hakem olsun. Birbirimizle inatla değil, hakkı ortaya çıkarmak için konuşalım. Aklımızın ve mantığımızın kabul ettiği bir şeyde inatla birbirimize muhalefet etmeyelim.
A: Tamam, akıl ve vicdan hakem olsun. Senin aklını ve vicdanını esir edip, seni mezhebin esaretinden kurtaracağım.
B: Hadi bakalım. “Haklı olan galip olsun.” diyor ve şu sözlerimi iyi dinlemeni istiyorum:
Cenab-ı Hakk’ın iki farklı ayeti vardır. Birincisi: Kelam sıfatından gelen Kur’an’daki ayetlerdir. İkincisi ise kudret sıfatından gelen, kâinat kitabı dediğimiz şu âlemde yaratılan ayetlerdir. Kuşlardan yıldızlara, balıklardan galaksilere, çiçeklerden güneşlere kadar her bir varlık, bu ikinci kitap olan “kâinat kitabının” birer ayetidir.
Bizler bu ikinci kitap olan kâinattaki ayetleri kendi aklımızla tam manasıyla anlayamamakta ve kâinat kitabını bizlere ders verecek muallimlere ihtiyaç duymaktayız.
Mesela gökyüzü sayfasında yazılan Güneş, Ay, yıldızlar ve galaksiler gibi ayetler için gök bilimcilerine başvuruyor ve merak ettiklerimizi onlardan öğreniyoruz. Yoksa teleskopu elimize alarak hemen incelemeye başlamıyor ve zannımızla hükmetmiyoruz.
Yine denizlerde yazılan balıklar, dalgalar, mercanlar ve diğer ayetler için deniz bilimcilerine başvuruyor ve işin hakikatini onlara soruyoruz. Yoksa hemen bir dalgıç elbisesi alıp denizlere dalmıyoruz.
Yeryüzü sayfasında yazılan diğer ayetler için de fizikçilere, coğrafyacılara, doktorlara ve sözün özü, o ilmin mütehassısı olan insanlara başvuruyor ve onların bilgilerine ihtiyaç duyuyoruz.
İşte aynen bunlar gibi, birinci kitap olan Kur’an’ın ayetlerini ve hadisleri anlamak için de bu işin mütehassıslarına ve âlimlerine başvurmak zorundayız ve onlara muhtacız. Bu âlimleri rehber yapmadan birinci kitap olan Kur’an’ı anlamaya çalışan kimseyle, bilim adamlarını rehber yapmadan ikinci kitap olan kâinatı anlamaya çalışan kişinin durumu aynıdır. İkisi de yanılır ve ikisi de sadece zannıyla hükmeder.
A: Çok ikna edici konuşuyorsun ve zannımca bana akıl oyunları yapıyorsun. Neredeyse dediklerine ikna olacağım. Ama başta demiştim, beni ikna etmek hiç de kolay değildir.
B: Ama aramızda bir altın kuralımız vardı. Bu kural da şuydu: Akıl ve vicdan aramızda hakem olacaktı. Aklın ve vicdanın kabul ettiği bir meselede inat ederek birbirimize muhalefet etmeyecektik.
A: Bir dakika dur, çok hızlı gidiyorsun, anlattığın meseleyi bana bir daha anlat, aklımı ve vicdanımı hakem yaparak dinleyeceğim.
B: Diyorum ki: Şu kâinat kitabında yazılan varlık ayetlerini anlamak için bilim adamlarına müracaat ediyor ve onların sözlerini dinliyoruz. Zira bu konuda söz hakkı onlarındır.
Mesela astronomi okumamış bir insan Güneş’i bir elma büyüklüğünde zannederken, bir astronomi âlimi Güneş’in Dünya’dan 1.300.000 defadan daha büyük olduğunu bilir.
Yine tıp ilmi okumamış bir insan kana baktığında sadece bir kırmızılık görürken, bir doktor kandaki alyuvarları, akyuvarları ve trombositleri temaşa edebilir.
Yine mühendislik okumayan birisi bir nehre baktığında yalnız su görürken, bir mühendis o nehrin arkasındaki barajı ve ondaki potansiyel elektrik gücünü görebilir.
Yine botanik ilminden haberdar olmayan birisi bir çiçeğe baktığında yalnız zahirî güzelliğini görürken, bir botanikçi o çiçekteki sırları görür ve o çiçek hakkında bir kitap yazabilir.
Misalleri çoğaltmamız mümkündür. Bütün bu misallerin ortak noktası şudur: Bizler Allahu Teâlâ’nın, kudret kalemiyle kâinat kitabında yazmış olduğu ayetlerden çok azını anlayabilmekte ve doğru bilgiye ulaşabilmek için o ilmin uzmanına başvurmaktayız.
Acaba kâinat kitabında yazılan ayetleri anlamak için işin ehline başvururken, niçin birinci kitap olan Kur’an’ın ayetlerini anlamada işin ehline başvurmayalım ve bunu yapmayı garipseyelim? Asıl garip olan, dünyada en küçük bir işte bile rehbere ihtiyacı olan insanın, âlemin en büyük işi olan dini anlamada bir rehber ve muallime ihtiyacı olmadığını zannetmesi değil midir?
A: Beni gerçekten zorluyorsun ve çok mantıklı konuşuyorsun. Ama hemen öylece silahımı sana teslim edip mağlup olacak değilim. Tamam, güzel ve mantıklı konuştun. Bunu kabul ediyorum. Ama sen dedin ki: “Kâinat kitabındaki ayetleri anlamak için uzmanlarına başvuruyoruz. Aynı şeyi, Kur’an’ın ayetlerini anlamada niçin yapmayalım?”
Bu sözüne karşılık ben de şöyle diyorum: Ben kendi hükmümü kendim çıkarabilirim. Ben bu işin uzmanıyım. Dört mezhep âlimleri de Kur’an ve hadislerden hüküm çıkarmış. Kaynak belli, öyle ise bunu ben de yapabilirim.
(Münazara bir sonraki başlıkta devam ediyor.)