a
Ana SayfaMezhepsizlik Hastalığı12. Bu zamanda niçin içtihat yapılamaz?

12. Bu zamanda niçin içtihat yapılamaz?

İki arkadaşın hayalî münazarasına devam ediyoruz:

A: Şu soruyu sormuştum: Bu zamanda içtihat yapılamaz mı?

B: Bediüzzaman Hazretleri bu soruya: “İctihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.” diyerek cevap vermiş ve bu altı mâniyi “İctihad Risalesi” isimli eserinde izah etmiştir. Bizler sorunun cevabını bulmak için bu altı mâniden üçünü mütalaa edeceğiz.

Evvela şunu ifade edeyim: Bu risalenin mütalaası üzerine 100 sayfa kadar konuşulsa elhak layıktır. Bizim burada yapacağımız şey hakiki bir mütalaa değil, kısa bir izah ve manayı biraz açmaktır.

İlk önce Üstad Hazretlerinin beyanını okuyalım, sonra konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üzerine biraz konuşalım.

İçtihadın birinci mânisini Üstad Hazretleri şöyle beyan ediyor:

— Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilası anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslamiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslamiyet’e cinayettir. (27. Söz)

Şimdi bu beyanı biraz açalım:

Kış mevsiminde, fırtınaların şiddetli olduğu bir hengâmda dar delikler dahi kapatılır ki fırtınanın zararından muhafaza olunabilsin. Böyle bir durumda yeni kapılar açmak, fırtınanın yapacağı tahribatı kolaylaştıracak ve zararını çoğaltacaktır.

Bu âlem de manevi kışını yaşamaktadır. Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın gelmesiyle başlayan asr-ı saadet baharı, yerini ahir zaman kışına bırakmış; bahar mevsiminin güzelliği kaybolup, şiddetli manevi fırtınalar ortaya çıkmış. Ateizm, materyalizm, komünizm ve Darwinizm gibi onlarca belki yüzlerce farklı izimler, felsefi akımlar ve batıl ideolojiler -âdeta birer kasırga ve manevi fırtına olarak- iman ve İslam kalesini kuşatmaya ve bu kaleye sığınmış ehl-i imana zarar vermeye çalışmaktadır. Hatta bu batıl ideolojilerden bir kısmı devlet eliyle insanlara zorla kabul ettirilmiş ve o batıl fikirler ta okul kitaplarına kadar girmiştir.

Böyle bir zamanda onların ehl-i imana ilişmesini önlemek için, İslam kalesinin bütün deliklerini kapamak ve onların saldırdığı yerlere yığınak yapmak gerekirken, hiçbir fayda ve ihtiyaç olmadığı hâlde içtihad namıyla yeni kapılar açmak ve ehl-i küfür ve dalaletin İslam kalesine saldırısını kolaylaştırmak, İslam’a karşı bir cinayet değil de nedir?

Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlara delikler açmak boğulmaya vesiledir. Böyle bir zamanda yapılması gereken tek iş, bütün delikleri tıkamak olmalıdır.

Şu zamanda her yerde işlenen günahlar, sefahatler, bidatlar ve haramlar âdeta sel olmuş, ehl-i imanı boğmaya ve onu manen öldürmeye çalışıyor. Eski kavimlerin helakine sebep olan günahların tamamı neredeyse bir mekânda ve bir gecede işleniyor. Günahlar âdeta mıknatıs gibi insanları kendine çekiyor; insanlar iradesi elinden alınmış gibi o günahlara koşuyor.

İşte böyle bir zamanda bu manevi selden kurtulmanın yolu: İslam kalesinin bütün deliklerini kapamak ile mümkündür. Açılacak yeni delikler, ehl-i imanın boğulmasına sebep olur. Ve maalesef içtihad namıyla bu delikleri açmaya çalışanlar, ilk önce kendilerini boğmuş ve daha sonra da kendilerini takip edenleri aynı kötü akıbete uğratmış. Bizler bu eserin nezahetine hürmeten bu isimleri burada zikretmiyoruz. Zaten ehlince bu kişiler malumdur.

Bu durumda, bu zamanda yapılacak en ehemmiyetli iş: Küfür ve dalalet gibi fırtınaların tahribatından, sefahat ve bidat gibi sellerin zararından ehl-i imanı kurtarmak için, delik açmak yerine, fırtınanın ve selin geliş yollarına barikatlar kurmaktır. Madem tehlike iman hakikatlerinin inkârı yönünden geliyor, o hâlde kuvveti buraya vermeli ve delinmesi mümkün olmayan duvarlarda fıkhi yeni içtihatlar ile delikler açılmamalıdır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri içtihadın ikinci mânisini şöyle beyan ediyor:

— Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez, çünkü kati ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarf etmek lazım gelirken, İslamiyet’in nazariyat kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihatlar yapmak, bid’akârâne bir hıyanettir. (27. Söz)

Şimdi bu beyanı biraz açalım:

Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler, dinin zaruriyatından yani eda edilmesi gereken farzlarındandır. Bu gibi ibadetler hakkında açık nass (Kur’an ayetleri ve mütevatir hadisler) bulunduğundan dolayı bu ibadetlere içtihad giremez. Zira daha önce öğrendiğimiz gibi, içtihad sadece hakkında açık hüküm olmayan meselelerde yapılabilir.

Dinin bu zaruriyat kısmı, bu dünyada insanın kalbine ve ruhuna bir gıda, kabirde nur ve ziya; ahiret yolculuğunda bir azık ve sırat köprüsünde bir binek ve buraktır.

Hakikat böyle iken, dinin bu farzları ve emirleri maalesef bu zamanda terke uğramış ve sarsılmış. İnsanların ekserisi namazını terk etmiş, zekâtını vermemekte ve haccına gitmemekte. Hatta ne acıdır ki 12 ayın sultanı olan ramazan geldiğinde bile lokantalar ağzına kadar açık ve içi Müslümanlarla dolu… Müslüman olduğunu iddia eden bu kişiler ramazanda aleni bir şekilde oruç yemekte ve bundan hayâ bile etmemektedirler.

Farzların terke uğradığı bu zamanda, haramlar ise aleni bir şekilde, pervasızca işlenmektedir. Her köşede bir meyhane, bir kumarhane ve bir sefahat yuvası, ehl-i imanı isyana davet etmekte ve maalesef bu davetine icabet görmektedir. Asrımızın bu hâlini uzun uzadıya anlatmaya herhâlde ihtiyaç yoktur. Zira her şey gözler önünde ve son derece açıktır.

İşte böyle bir zamanda bütün himmeti ve gayreti, dinin farz-ı ayn kısmının ikamesine ve ihyasına sarf etmek lazım gelirken, İslamiyet’in nazariyat kısmıyla meşgul olmak ve bir insanın ömrü boyunca bir defa bile karşılaşmayacağı meselelerde, mezhep imamlarına muhalefet ederek içtihad yapmaya çalışmak, İslam’a karşı bir hıyanet değil de nedir?

— Acaba namaz kılmayan insanları namaza teşvik etmek ve onlara namazın ehemmiyetini ders vermek yerine, onları “Ayda namaz nasıl kılınır? Kıble ayda nasıl tayin edilir?” gibi meselelerle meşgul etmek dine bir hizmet midir?

Kaldı ki ayda namaz nasıl kılınacağı ve kıblenin nasıl bulunacağı hususunda selef âlimlerinin fetvaları mevcuttur.

— Bu fetvalar, sorunun cevabını merak edenlere yeterken, dünyada namaz kılmayan insanların aydaki namazıyla uğraşmak ve onları böyle nazariyat ile meşgul etmek hizmet midir?

— Ya da üzerinde elbisesi olduğu hâlde namazını kılmayan insanlara, “Çıplak kalan bir insan nasıl namaz kılar?” diyerek bahisler açmak ve bu konuda yeni içtihatlar yapmak dine hizmet midir?

— Bu çalışmanın kime ne faydası vardır?

— İnsanın ömründe bir defa bile başına gelmeyecek konuları sözde çözüme ulaştırmaya çalışmak nasıl bir hizmet anlayışıdır?

Hem yine kaldı ki böyle bir hâl başına gelenin nasıl namaz kılacağı fıkıh kitaplarında mevcuttur.

— Ya da üzerine farz olduğu hâlde hacca gitmeyen insanlara, “Hacda ihramlı iken bir sinek öldürür ya da bir otu koparırsan cezası şöyle şöyledir…” diye dersler yapmak dine hizmet midir?

Kaldı ki ihram yasakları ve bu yasakların çiğnenmesi hâlindeki cezalar bütün fıkıh kitaplarında mevcuttur. İhtiyacı olan, bu kitaplara bakarak meselesini halledebilir.

— Acaba böyle nazari bir meseleyle zihinleri meşgul etmenin ve cevapları selef âlimleri tarafından verildiği hâlde yeni içtihatlar yapmaya çalışmanın ne faydası vardır?

— Ya da oruç tutmayan insanlara, “Ağza yanlışlıkla bir sinek kaçsa oruç bozulur mu?” sorusunun cevabını öğretmeye çalışmak ne kadar önemlidir?

— Acaba şimdiye kadar oruç tutan kaç kişinin ağzına sinek kaçmıştır ki oruç tutmayan insanlara bu dersi yapmanın bir önemi olsun? Onlara yapılması gereken ders, terk ettiği orucun önemi ve ehemmiyeti değil midir?

Hem bu gibi meselelerde, dört mezhebin müçtehid âlimlerinin içtihatları da mevcuttur. Ayrıca onların bu içtihatları hem safidir, hem halistir, hem de bütün zamanlara kâfidir.

Misalleri çoğaltabiliriz. Sözün özü şu: İçtihad hevesiyle ortaya çıkanlar yaptıkları hizmete bir baksınlar! İnsanların imanı çalınmakta ve imanın zafiyeti yüzünden farzlar terk edilmekte iken, hangi menfaatli hizmeti yapmışlar?

Kuvveti ve ilmi olanların bütün gayretlerini ve himmetlerini imanın inkişafında ve dinin zaruri kısmının ikame ve ihyasında kullanması gerekirken, maalesef bu zamandaki mezhepsizler -tabiri caizse- ayda namaz ile uğraşmaktadırlar.

— Acaba Müslümanların neye ihtiyacı olduğunu göremeyecek kadar kör olan bu kişilerin yaptığı içtihad ne kadar doğru olabilir?

Eğer keskin bir görüşleri ve kıvrak bir zekâları olsaydı, ilk önce Müslümanların içine düştüğü bu dehşetli durumun farkına varır ve bu yönde bir hizmeti sürdürürlerdi. Ama amaçları üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olunca, hem sapmışlar, hem saptırmışlar, hem de menfaatsiz işlerle ömürlerini tüketmişler!

Şimdi, içtihadın üçüncü mânisi üzerine konuşalım:

Daha önce de dediğimiz gibi, hakikatin mahiyeti bir olmakla birlikte, efradın zımnında tarz-ı tahakkuku ve tecellisi farklı farklıdır. Mesela ilkokulda da matematik okunur ama oradan mühendis çıkmaz. Çiçek de sümbül verir ama ağaç gibi değil. Bir damla da güneşi gösterir ama deniz gibi değil. Sinek de uçar ama kartal gibi değil…

Bu asır dinî ilimlerin tahsilinde -asr-ı saadete kıyasla- ilkokul gibidir. Evet, bu asırda da dinî ilimler tahsil edilir ama o asırdaki müçtehidler gibi âlimler bu asırda çıkmaz. İlkokulda matematik okunmasına rağmen mühendisin çıkmadığı gibi…

Yine bu asır asr-ı saadete kıyasla bir çiçektir. Dinî ilimler sahasında sümbül verir ama asr-ı saadet ağacı gibi olamaz. Çünkü o asır, nur-u Muhammedî (a.s.m.) toprağından bizzat besleniyordu.

Yine bu asır asr-ı saadet denizine kıyasla bir damladır. Bir damla, denize kıyasla güneşi ne kadar gösterebilirse, bu asır da o asra kıyasla ilim güneşine o kadar ayna olabilir.

Bu asrın âlimleri, başta dört mezhep imamı olarak o asrın âlimlerine kıyasla, sineğin kartala mukayesesi gibidir. Evet, bunlar da uçar ama o asrın kartalları gibi değil!

Üstad Bediüzzaman Hazretleri içtihadın bu üçüncü mânisini şöyle beyan ediyor:

— Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer meta mergub oluyor; vakit be vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de âlem meşherinde, içtimaiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Mesela şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi.

Ve selef-i salihîn asrında ve o zamanın çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semâvât ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelamından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an’la, kapatılmayacak derecede açılan ahiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.

İşte o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbinin marziyâtını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır, o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hatta o derece şu fıtri ders tenvir ediyordu ki yakîn idi ki kisbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana…

İşte şu tarzda fıtri bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.

Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.

İşte bunun içindir ki şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’an’ı hıfz edip âlimlerle mübahase eden Süfyan ibni Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmişse, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin.

Çünkü Süfyan’ın iptidâ-yı tahsil-i fıtrîsi, sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu zamanda, çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü derecesinde, istidadı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için, “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez. (27. Söz)

Üstad Hazretlerinin lisanına yabancı olanlar için metni kısaca izah edelim:

Asr-ı saadet ve sonraki asır ile bu asır arasında çok büyük farklar vardır. Bu farklar sebebiyle, bu asırda yaşayan birisi faraza İmam-ı Azam Hazretleri kadar zeki de olsa, İmam-ı Azam’ın içtihattaki kabiliyetine ulaşması mümkün değildir. Eğer İmam-ı Azam Hazretleri on senede müçtehid makamına çıkmışsa, bu kişinin aynı makama çıkması için yüz seneye ihtiyacı vardır.

Bu asır ile o asrı karşılaştırdığımızda bunun sebebi anlaşılacaktır. Bu asrın özelliği ve revaç bulan metaı şunlardır:

1. Siyaset

2. Başta rızık olmak üzere dünya hayatının temini

3. Felsefi akımların revaç bulması

4. Tabiatperestlik gibi inkâr fikirleri…

Asr-ı saadette ise şunlar revaçtaydı ve bütün dikkatler bu noktalardaydı:

1. Allahu Teâlâ nelerden razıdır?

2. Bizden arzuları nelerdir?

3. Bize karşı emir ve buyrukları nedir?

4. Kendimizi O’na nasıl sevdiririz?

5. Ebedî saadeti kazandıracak vesileler nelerdir?

6. Falan ayetin manası nasıldır ve bundaki murad-ı İlahî nedir?

7. Peygamberimiz (a.s.m.) falan hadisiyle ne demek istemiş ve neyi murad etmiştir?

8. Kur’an ve hadisleri anlamada aşırı bir gayret ve ciddi bir himmet…

İşte o asır çarşısında bu mallar revaçta olduğu için, bütün sohbetler ve konuşmalar bu noktalarda olurdu. Bu sebeple, içtihad yapmaya yeteneği olan birisi, her şeyden ve her konuşmadan tabii bir ders alır; her şey ona bir muallim hükmüne geçerdi. Âdeta onun kabiliyeti kibrit gibi olur, bir çakmakla yanardı.

Ama bu asır -değil kabiliyeti yakacak özellikte olması- kabiliyetleri köreltecek özellikleri içinde barındırmaktadır. Bu asrın insanının aklı siyasete dalmış, zihni felsefede boğulmuş, kalbi dünya hayatıyla sersem olmuş ve içtihad kabiliyetinden uzaklaşmıştır. Bu sebeple, “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye de hakkı yoktur ve yetişemez.

Mesela muhtemelen İmam-ı Azam Hazretleri daha bebekken, bulunduğu odada devamlı Kur’an okunur ve odanın bir köşesinde ayet ve hadislerin manasıyla ilgili sohbetler yapılırdı. Bu asırda dünyaya gelmiş ve İmam-ı Azam kadar zeki olan kişinin başında ise Kur’an’a bedel ninni okunmakta; odasının bir köşesinde siyasi sohbetler, diğer köşesinde dünya hayatının temini sohbetleri yapılmakta, bir diğer köşesinde de felsefi konular konuşulmaktadır.

İşte İmam-ı Azam ile bu asırdaki İmam-ı Azam zekâsındaki kişi, böyle iki farklı mecliste büyümekte; birisi her vakit Kur’an’a müteallik meseleleri işitirken, diğeri dünyevi ve siyasi konuşmalara şahitlik yapmaktadır. Bu sebeple de birisinin içtihad etme yeteneği gelişirken ve on senede müçtehidlik makamına ulaşırken, diğerinin içtihad yeteneği körelmekte ve yüz senede bile müçtehidlik makamına ulaşamamaktadır.

Bunun sebebi, İmam-ı Azam Hazretlerine herkes ve her şey bir muallim olurken, bu asırdaki emsaline herkes ve her şey bir muallim değil, içtihad kabiliyetini körelten bir sebep olmuştur. O asrın bereketiyle, İmam-ı Azam ve emsallerinde içtihad yapmak fıtri bir hâl alırken, bu asırdaki emsallerinde bu fıtrilik kaybolmuştur. Bu meseleyi şu misalle anlayabiliriz:

Yüzmek balık için fıtri bir iştir. Bir balık doğar doğmaz yüzmeye başlar. Yüzmek insan için ise fıtri bir iş değildir. İnsan yüzmeyi çalışarak öğrenir ve çalıştıkça ilerler. Ama ne kadar da iyi yüzse bir balıkla yüzme yarışına giremez. Çünkü yüzmek balığın fıtri bir amelidir.

Aynen bunun gibi, içtihadı bir denize benzetirsek, selef-i sâlihîn âlimleri o denizin balığı hükmündedir; fıtri bir şekilde o denizde yüzerler yani içtihad yaparlar. Bu asrın insanı ise içtihad denizinde balık değil, insandır. Ne kadar da ilim tahsil etse ve âlim olsa, içtihad denizinin balıkları hükmündeki selef-i sâlihînin müçtehidleriyle yarışamaz ve onlara yetişemez. Belki bu kişi bu asırdaki diğer insanlardan daha iyi yüzebilir yani daha çok şey anlar ve daha iyi yorumlar. Fakat insanın yüzme konusunda balıkla yarışamayacağı gibi -çünkü yüzmek balığın fıtri bir fiilidir- o da içtihad konusunda İmam-ı Azam ve emsalleriyle yarışamaz.

Ya da içtihadı havaya benzetsek, İmam-ı Azam ve emsalleri bu havanın kuşudur. Bir kuş için uçmak nasıl fıtri bir amel ise bu zatlar için de içtihad yapmak -kuşun uçması gibi- fıtri bir ameldir. Bu asrın insanı ise kuşa değil, Hezarfen Çelebi’ye benzer. Evet, o da kanat takarak uçar ama kuşlar gibi uçamaz. Eğer, “Ben de kuşum.” dese, ne kadar divanelik ettiğini divaneler dahi anlar.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “İçtihad Risalesi”nden içtihada mâni olan üç sebebi kısaca mütalaa ettik. Üstad Hazretleri toplamda altı mâni beyan etmiş. Diğer üç mâniyi eserin kendisine havale ediyoruz. Merak edenler “İçtihad Risalesi”nden diğer mânileri okuyabilirler.

A: Bediüzzaman hazretleri tam ismine layık bir şekilde meseleyi tahlil etmiş. Her kelimesini kabul ediyorum. Bir mesele ancak bu kadar güzel izah edilebilir. Diğer üç mâniyi öğrenmek için de İçtihad Risalesi’ne bakacağım. Şimdi şu soruyu sormak istiyorum: En büyük bir evliyanın en küçük bir sahabenin derecesine yetişemediği söyleniyor. Bunun sebebi nedir?

(Münazara bir sonraki başlıkta devam ediyor.)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin