2. “Ben de âlimim. Kur’an’dan istediğim gibi hüküm çıkarırım.” sözüne cevap
İki arkadaşın hayalî münazarasına devam ediyoruz:
A: Bu sözüne karşılık ben de şöyle diyorum: Ben kendi hükmümü kendim çıkarabilirim. Ben bu işin uzmanıyım. Dört mezhep âlimleri de Kur’an ve hadislerden hüküm çıkarmışlar. Kaynak belli, öyleyse bunu ben de yapabilirim.
B: “İşin uzmanıyım.” demekle uzmanı olunmuyor. Uzmanı olup olmadığına geçmeden önce sana bir soru sormak istiyorum:
Bir eczacı çiçeklerden ilaç yapar. Hâl böyle iken, “Bütün ilaçlar çiçeklerden yapılmıştır. Eczaneden almaya ne gerek var?” diyerek dağlara tırmanmak akıl kârı mıdır?
Evet, ilaçlar çiçeklerden ve bitkilerden yapılmıştır. Bu doğrudur. Ancak o ilacı yapmak için yıllarca kimya okumak ve uzman bir kimyager olmak gerekir. Herhâlde kimya ilmini bilmeden, dağdan topladığı çiçeklerle ilaç yapmaya çalışan kişi, kendisine zarar vermekten başka bir iş yapmış olmaz.
Aynen bunun gibi, bizler de manevi ilaçlarımız olan Kur’an’ın ve sünnetin hükümlerini, bu işin -tabiri caizse- eczacıları olan müçtehid âlimlerden almak ve onlardan öğrenmek zorundayız. Çünkü bu ilim onlara ihsan edilmiştir. Demek, dört mezhebi bir kenara bırakarak kendi bulduğu ile hükmeden kimse, ilaç yapmak için dağa tırmanan kişiye benzemektedir. Sence bu insan akıllı mıdır?
Ya da bu kişi, şu sözü söyleyen kişiye benzer: Bütün kanunlar Anayasa kitapçığında mevcuttur. Ben bu kitabı baştan sona okudum mu Anayasa profesörü olurum. Artık Anayasa profesörlerini dinlemeye ihtiyacım olmaz…
Evet, nasıl ki bu söz manasızdır ve Anayasa kitapçığını bir defa okumakla Anayasa profesörü olunamıyor; aynen bunun gibi, Kur’an’ı da mealinden okumakla müçtehid âlim olunmuyor.
Ya da bu kişi, şu sözü söyleyen kimseye benzer: Ben fizik kanunlarını tek başıma keşfedeceğim. Einstein ve emsallerini taklide ihtiyacım yok. Çünkü onlar da benim gibi bir insandır. Onlar da rakamları kullanmış ve hesap yapmıştır. Ben de aynı rakamları kullanarak aynı hesapları yapabilir ve doğru sonuçlara ulaşabilirim…
Bu sözde doğru bölümler vardır. Evet, Einstein da onun gibi bir insandır ve mesleğinde rakamları kullanarak hesaplar yapmıştır. Yanlış olan ise bu kimsenin kendisini Einstein’ın yerine koyması ve onun kadar yetenekli olduğunu zannetmesidir. Onun kadar yetenekli olmadığına delil ise tarihin bir elin parmaklarından fazla Einstein’ları nakledememesidir. Einstein olmak o kadar kolay olsaydı, herhâlde binlerce emsalinin gözükmesi gerekirdi. Demek, mesele rakamlarda değildir. Mesele, o rakamları kullanarak doğru neticelere ulaşmaktadır.
Aynen bunun gibi, mesele, Kur’an’ın ayetlerini ya da hadisleri okumada değildir. Mesele, Kur’an ve yüz binlerce hadisin içinden doğru hükmü çıkarmadadır. İşte bu özel yetenek de İmam-ı Azam, İmam Şafiî, İmam Malik, Ahmed İbni Hanbel ve emsallerine verilmiştir.
Belki sen iyi bir fıkıhçı ya da tefsir âlimi olabilirsin. Ama asla bir müçtehid âlim olamazsın. Asla İmam-ı Azam ve emsallerine yetişemezsin. Çünkü Allahu Teâlâ onlara farklı bir ihsanda bulunmuştur. Bu onların çalışarak kazandıkları bir yetenek değil, Allahu Teâlâ’nın onlara lütfettiği bir ikramdır.
A: Seninle işimiz zormuş, bunu anladım. Dediklerine verecek cevaplar bulmakta zorlandığımı itiraf ediyorum. Ben bu münazaranın bu kadar zor geçeceğini tahmin etmemiştim. Ya bu kadar sözü nereden buluyorsun?
B: Sen ve senin gibi mezhepsizler zannediyorlar ki bizim söyleyecek sözümüz ve davamızı savunacak delilimiz yok. Bu yüzden de kendinizi haklı zannediyorsunuz. Şunu iyi bilin ki savunduğumuz her meselede çok sözümüz ve çürütülemez delillerimiz vardır. Ve mesleğimizin hangi meselesi olursa olsun muhatabımızı mağlup eder, onu ikna ya da ilzam ederiz.
A: Ama beni yakalamak zordur. Bir deliği kapatsan başka bir delikten kaçarım. Bir soruya cevap versen başka bir soruyla karşına çıkarım.
B: Senin hünerin delikten deliğe kaçmaksa, benim hünerim de her deliği kapamaktır. Bakalım, münazaramızın sonunda kaçabilecek bir delik bulabilecek misin?
(Münazara bir sonraki başlıkta devam ediyor.)
Yazar: Sinan Yılmaz