12. İslam’ı hiç duymayan kişinin durumu
Zamanın ve mekânın insanın üzerinde iman ve İslam noktasında negatif veya pozitif bir etkisi olmakla birlikte, zaman ve mekân unsurları, neticeyi tek başına belirleyen bir sebep de değildir. Bu ikisi sadece imtihana avantajlı ya da dezavantajlı bir şekilde başlamamızı sağlayan iki faktördür. İslam topraklarında doğan bir kimse imtihana avantajlı başlarken, küfür topraklarında doğan bir kimse imtihana dezavantajlı başlamış olur.
Ancak avantajlının avantajını kaybettiğine, dezavantajlının ise imtihanı başarıyla tamamladığına hadsiz misaller vardır. Mesela Hazreti Nuh’un oğlunun -babası peygamber olmasına rağmen- imansız ölmesi; Hazreti Lût’un eşinin -kocası peygamber olmasına rağmen- imansız ölmesi buna delildir.
Evet, Hazreti Nuh’un oğlu ve Hazreti Lût’un eşi, imtihana avantajlı hem de çok avantajlı başlamışlardı. Birisinin babası, diğerinin eşi peygamberdi. Ama onlar buna rağmen imtihanı başarıyla tamamlayamadılar.
Yine Hazreti Musa, Firavun’un sarayında yetişmiş ve Firavun’un evlatlığı idi. Ancak Firavun Hazreti Musa’dan istifade edemedi ve imansız öldü. Bununla birlikte, aynı sarayda olan, Firavun’un eşi Asiye Validemiz imanını kurtardı ve ettiği şu dua ile Kur’an’a girdi:
رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
Ey Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve amelinden ve zalimler kavminden kurtar. (Tahrim 11)
Demek, aynı sarayda yan yana yaşayan iki kişiden biri imansız ölüyor ve Allah düşmanı olarak Kur’an’da bahsi geçiyor; o kişinin eşi ise mümin olarak ölebiliyor.
Yine Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın amcaları olan Ebû Tâlib ve Ebû Leheb, Peygamberimiz ile yan yana yaşamalarına ve hakkı ondan dinlemelerine hatta birçok mucizesine şahit olmalarına rağmen imansız olarak ölürken, Peygamberimizi hiç görmeyen Veysel Karanî, Peygamberimize ve Allah’a âşık olabiliyor ve aşkından tarihin sayfalarına geçebiliyor.
Demek, mesele sadece İslam topraklarında doğmak değil… Hatta çok uzağa gitmeğe gerek bile yok, toplumumuza baksak yeterlidir. Memleketimiz bir İslam memleketi ve halkının %99’u Müslüman olmasına rağmen, meyhanelerin camilerden daha fazla olması ve az olan camiler boş iken, çok olan meyhanelerin hıncahınç dolu olması ispat eder ki sadece Müslüman topraklarda doğmak neticeyi belirleyen bir faktör değildir.
Evet, o meyhaneleri dolduran insanlar İslam topraklarında dünyaya gelmişler ve günde beş defa ezanı işitme devletine ulaşmışlar. Dahası İslam ile ilgili birçok meseleyi çocukluklarından beri dinlemişler ve öğrenmişler. Ancak bunların hiçbirini Allah’a yakınlığa vesile yapamamışlar; namazsız, zikirsiz, tefekkürsüz olarak, günah ve isyan içinde bir hayat sürmüşler.
Demek, mesele imtihana avantajlı başlamakla bitmiyor. Toplumumuz, elindeki avantajı kullanamayan yüz binlerce insanla doludur.
Buraya kadar yaptığımız izah ile şunu anlatmak istedik: Müslüman olmayan bir beldede doğan bir kişi de pekâlâ İslam ile tanışabilir ve çok iyi bir Müslüman olabilir. Ve tarih bunun binlerce örneğiyle doludur.
Bu izahlardan sonra, şimdi meselenin fetva yönüne geldik:
İki peygamberin devirleri arasında, önceki peygamberin getirdiği dinin unutulmasından başlayarak sonraki peygamberin gelişine kadar geçen zamana “fetret devri” denir. Bu zamanda yaşamış ve iki peygambere yetişememiş kimseye de “ehl-i fetret” denir.
Ehl-i fetret namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerle ve dinin diğer emirleriyle mükellef değildir. Bu hususta ittifak vardır. Ahirette onlara bu ibadetleri yapmadıklarından dolayı hiçbir hesap ve ceza olmayacaktır. Çünkü bunların bilinmesi bir peygamberin tebliğine bağlıdır. Hâlbuki bu kişiler bir peygambere ulaşamamışlardır. Bu yüzden ibadet ve emirlere muhatap değildirler.
Bu kimselerin Allah’a iman etmekle mükellef olup olmadıkları hususunda ihtilaf vardır.
İmam Mâtürîdî Hazretlerine göre, ehl-i fetret ibadet ve emirlerle mükellef değil ise de Allah’a imanla mükelleftir. Çünkü Cenab-ı Hak onlara aklı vermiş ve şu âlemi varlığına ve birliğine delil olan hadsiz mühürlerle donatmıştır. Bir iğnenin ustasız, bir harfin kâtipsiz ve bir memleketin sahipsiz olamayacağını bilen insan, şu âlemin sahipsiz olamayacağı bilmeli ve O’na iman etmelidir. Akıl, bir peygamberin davetini işitmese de bunu tek başına yapabilecek bir kabiliyettedir. Dolayısıyla fetret asrında yaşamış insanlar, eğer Allah’a iman etmeden ölmüşlerse, İmam Mâtürîdî Hazretlerine göre, bunlar kâfir olarak ölmüş sayılırlar.
İmam Eş’arî ise ehl-i fetretin Allah’a imanla da mükellef olmadığı görüşündedir. Çünkü İmam Eş’arî’ye göre, insanları peygamber vasıtasıyla imana davet eden Allahu Teâlâ, fetret ehline bir peygamber göndermemekle onları imana davet etmemiştir. O hâlde onların sorumlu olmaması gerekir. Zira sırf akıl ve fikir Allah’ı bilmede yeterli değildir. Dolayısıyla İmam Eş’arî’ye göre, fetret devrinde yaşayan insanlar, iman etmediklerinden dolayı cehenneme girmeyeceklerdir.
İmam Gazâlî Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın gelişinden sonraki insanların durumunu farklı şekilde tasnif eder. Bu tasnif, günümüzdeki Hristiyan ve Yahudilerin akıbetini merak edenler için de bir cevap niteliğindedir. İmam Gazâlî Hazretleri şöyle demektedir:
Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın gönderilmesinden sonra, inanmayan insanlar üç sınıftır:
Birinci sınıf: Peygamberimizin davetini duymamış ve kendisinden haberdar olmamış kimselerdir. Bu sınıf kesin olarak cennet ehlidir.
İkinci sınıf: Peygamberimizin davetini, gösterdiği mucizeleri ve güzel ahlakını duymuş olmakla birlikte iman etmemiş olanlardır. Bu sınıf da kesin olarak cehennem ehlidir.
Üçüncü sınıf: Mezkûr iki sınıf arasında bulunan sınıftır. Bunlar Peygamberimizin ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ı ta küçüklüklerinden beri ismi Muhammed olan ve -haşa- peygamberlik iddiasında bulunan yalancı bir peygamber olarak tanımışlar; Peygamberimiz hakkında menfi propagandadan başka hiçbir şey duymamışlar.
İmam Gazâlî Hazretleri bu sınıfta olanlar hakkında kesin konuşmamakla birlikte şöyle der:
— Kanaatime göre, bunların durumu, birinci grupta olanların yani Peygamberimizi hiç duymamış olanların hâli gibidir. Çünkü bunlar Peygamberimizin ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.
Bugün gerek Hristiyan ve Yahudi âleminde ve gerekse başka ülkelerde İmam Gazâlî’nin tasnifindeki üç gruba giren insanları bulmak mümkündür. Zira teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin varlığı malumdur. Bunlar ne bir televizyon görmüş ne de bir telefon tutmuştur. Dolayısıyla bunlar İmam Gazâlî’nin tasnifinde, Peygamberimizin ismini hiç duymamış kimselere dâhil olurlar ki İmam Gazâlî’ye göre bunlar ehl-i necattır.
Dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde ikinci gruba giren insanlar da vardır. Bunlar Peygamberimiz (a.s.m.)’ın peygamberlik sıfatlarını işitmişler ama buna rağmen iman etmemişlerdir. Hatta teknolojinin gelişimi ve bilgiye ulaşmanın kolaylığı sayesinde bu grup en kalabalık grup olmaktadır. Bunlar Kur’an’ın birçok ayetinin ifadesiyle cehennem ehlidir. Çünkü İslam, kendinden önce gelen bütün dinleri neshetmiş ve hükümden kaldırmıştır.
Bununla birlikte, zamanımızda İmam Gazâlî’nin tasnifinde üçüncü gruba giren insanlar da yok değildir. Hristiyan veya Yahudi âleminin ücra bir köşesinde, toplum hayatından uzak olarak yaşayan ve çocukluğundan beri kendisine Peygamberimizin kötü tanıtıldığı insanlar olabilir. İmam Gazâlî Hazretleri bu kimseler hakkında kesin bir hüküm söylememekle birlikte, bu kimseleri ehl-i cennet olan birinci gruba benzetmektedir.
En doğrusunu Allah bilir!
Yazar: Sinan Yılmaz