3. -Haşa- “Allah’ı kim yarattı?” sorusunun cevabı
Ateistler diyor ki: Hadi diyelim her şeyi Allah yarattı. Peki, Allah’ı kim yarattı?
“Allah’ı kim yarattı?” sorusunu verilecek ilk cevap şu sorudur: Peki, maddeyi kim yarattı?
Eğer bir ateist sizi sıkıştırmak için “Allah’ı kim yarattı?” sorusunu sorarsa siz ona şöyle deyin:
— İlk önce sen benim soruma cevap ver. Benim sorum şu: “Maddeyi kim yarattı?” Bu sorumun cevabını verdikten sonra senin soruna cevap vereceğim.
Bir ateistin sorunuza vereceği cevap şudur:
— Madde yaratılmadı ki o ezelde vardı. Yani başlangıç dediğimiz noktada madde vardı.
O bu cevabı verdikten sonra tek yapacağınız şey onun cümlesinde özne olan “madde” kelimesini kaldırmak ve madde yerine “Allah” lafzını koyarak şöyle demek:
— Allah yaratılmadı. O, ezelde vardı. Yani başlangıç dediğimiz noktada Allah vardı.
O sizin bu cevabınıza karşı şöyle diyecek:
— Nasıl yani, nasıl yaratılmadı? Her şeyin bir yaratıcısı vardır. Muhakkak bir yaratıcı göstermelisin.
Onun bu itirazına karşı şöyle deyin:
— Ama sen biraz önce madde için, “Yaratılmadı, ezelde vardı. Maddenin başlangıcı yoktur.” gibi sözler söyledin. Yani sana göre, maddenin bir yaratıcısı yok ve yaratıcısız var olması mümkün. O hâlde bu imkânı niçin Allah hakkında kabul etmiyorsun? Yani maddenin yaratılmamış ve ezelî olduğunu kabul edebiliyorsun, ama iş Allah’a gelince madde hakkında kabul edebildiğin bu durumu Allah hakkında kabul edemiyorsun. Maddenin ezelî olması mümkün de Allah’ın ezelî olması mümkün değil mi? Nasıl oluyor da ezeliyete bütün bütün zıt olan maddeye ezeliyet sıfatını verebiliyorsun ve bundan hiç sıkılmıyorsun da iş Allah’a gelince bu sıfatı Allah hakkında yadırgıyorsun. Yani sana göre, her nasılsa madde ezelî olabiliyor ama Allah ezelî olamıyor. O zaman sen maddenin ezeliyetine iman et, ben de Allah’ın ezeliyetine iman edeyim. Sonuçta ikimiz de ezeliyet kavramına inanıyoruz. Aramızdaki tek fark şu: Sen ezelî olamayacak maddeye ezeliyet veriyorsun. Ben ise ezeliyet zatının sıfatı olan Allah’a ezeliyet veriyorum.
Burada şu noktayı izah etmek istiyorum:
— Acaba ateistler niçin maddeye ezelî demek zorunda?
— Onlarla bu konudaki münazaramızın belirttiğimiz şekilde geçeceğini nereden biliyoruz?
Yani biz onlara, “Maddeye kim yarattı?” diyeceğiz, onlar da “Madde yaratılmadı, madde ezelîdir, ilk başlangıçta madde zaten vardı.” diyecekler. Biz de daha sonra onların cümlesinde özne olan “madde”yi kaldırıp yerine “Allah” lafzını koyacağız. Münazaranın bu şekilde geçeceğinden nasıl bu kadar eminiz?
Eminiz, çünkü ateistler maddenin ezeliyetine inanmak zorundadırlar. Allah’ı inkâr edebilmek için maddeye ezeliyeti vermek ve “Madde yaratılmamıştır, kendi kendine vücut sahibidir.” demek zorundadırlar. Zira bir şey ezelî değilse sonradan olmuştur. Bu iki şeyin ortası yoktur. Bir şey ya ezelîdir ya da sonradan var olmuştur. Sonradan var olan şey ise bir yaratıcıya muhtaçtır; o şeyin yokluğunu varlığına tercih edecek ve yoktan var edecek bir yaratıcıya…
Eğer maddenin ezeliyeti kabul edilmezse sonradan yaratıldığına hükmedilecektir. Bu ise bir yaratıcıyı yani Allah’ı kabule mecbur bırakacaktır. Bu sebeple, ateistler Allah’ı inkâr edebilmek için maddeye ezeliyeti vermektedirler.
Bu meseleyi şu misalle daha iyi kavrayabiliriz:
Elimize kalem alıp bir kâğıda A harfi yazdığımızı farz edelim. Yazdığımız bu A harfi sonradan var olmuştur. Birkaç dakika önce yoktu, şimdi ise var. Yani ezelî değildir, sonradan olmuştur.
Madem A harfi birkaç dakika önce yoktu şimdi var, o hâlde onu yazan bir kâtip olmalıdır. Kâtip A harfinin varlığını yokluğuna tercih etmiş ve iradesiyle A harfini yazmıştır. Kâtip olmadan A harfinin varlık âlemine çıkması mümkün değildir. A harfinin varlığı bir kâtibin varlığını mecburi kılar.
Şimdi, eğer siz A harfinin kâtibini inkâr etmek istiyorsanız iki şeyden birini yapmalısınız:
Birinci yol: A harfinin kendisini inkâr etmeli ve “A harfi diye bir şey yok.” demelisiniz. Zira harfi inkâr ettiğinizde kâtibi de inkâr edebilir ve şöyle diyebilirsiniz:
— A harfi yok ki onu yazmış olan bir kâtibe ihtiyaç olsun…
Eseri inkâr ettiğinizde eseri yapanı da kolayca inkâr edebilirsiniz.
İşte bu misalde olduğu gibi, Allah’ı inkâr etmenin birinci yolu, şu kâinatı inkâr etmek ve her şeyin hayal olduğunu kabul etmektir. Zira misalde de belirttiğimiz gibi, eser yoksa usta da yoktur. Eğer kâinat yoksa, “Bu kâinatı kim yarattı?” diye bir soru sorulamaz; olmayan bir şeyin ustası aranmaz.
“Kâinat nasıl inkâr edilebilir?” demeyin, zira felsefecilerin “sofestai” denilen kısmı bunu yapmış ve kâinatı inkâr ederek her şeyin hatta kendilerinin dahi hayal olduklarını kabul etmişler. Kâinatı inkâr ettiklerinden dolayı da “Bu kâinatı kim yarattı?” sorusuna muhatap olmamışlar. Yani onlara şu dünyayı gösterip “Bu dünyayı kim yarattı?” diye sorsanız size şöyle derler:
— Ne sen varsın, ne ben, ne de bu dünya… Biz yokuz. Dolayısıyla “Kim yarattı?” diye bir şey sorulamaz.
Onlar hakkında tek söyleyeceğimiz şey şudur: Herhâlde kendilerinin ve kâinatın var olup olmadığını son nefeste anlamışlardır!
Eğer sofestailerin yaptığını yapmaz ve kâinatı inkâr edemezseniz, Allah’ı inkâr edebilmek için geriye tek bir yol kalır; o da maddenin ezelî olduğudur. Zira madde ezelden beri varsa o zaman bir yaratıcıya ihtiyaç duymaz. Bu durumda da “Maddeyi kim yarattı?” diye bir soru sorulamaz.
Eğer maddeye ezeliyet verilmezse sonradan yaratıldığı kabul edilmek zorundadır. Zira ikisinin ortası yoktur. Sonradan yaratıldığı kabul edildiğinde de “Maddeyi yaratan kimdir?” sorusu sorulacaktır. Zira bir şey sonradan yaratılmışsa onun muhakkak bir yaratıcısı olmalıdır.
İşte bu sebepten dolayı, ateistler maddeye ezeliyet vermiştir. Yani Allah’ın ezeliyetini akıllarına sığıştıramayanlar maddenin ezeliyetini kabul etmek zorunda kalmıştır!
Anlattığımız bu sebepten dolayı, siz hiç korkmadan, size “Allah’ı kim yarattı?” sorusunu soran ateiste, “Peki, maddeyi kim yarattı?” sorusunu sorun. Merak etmeyin, o hemen atlayacak ve “Madde yaratılmamıştır, ezelîdir, başlangıcı yoktur.” diyecek ve demek zorundadır. Bu durumda siz de ona şöyle deyin:
— Demek, sen ezeliyet ve yaratılmamışlık diye bir kavrama inanıyorsun. Hatta bu kavramı ezeliyeti mümkün olmayan maddeye kolayca veriyorsun. Senin madde hakkında söylediğin her şeyi ben de Allah hakkında söylüyorum. Ezeliyeti kabul etmekte ikimizin bir farkı yok. Tek fark sen bu sıfatı maddeye veriyorsun, ben ise yegâne sahibi olan Allah’a. Sen önce maddenin ezeliyetini izah et, sonra gel, ben sana Allah’ın ezeliyetini izah edeceğim.
Bu, ateiste vereceğimiz cevaptı. Şimdi, kalbimizi rahatlatacak cevabı verelim:
Misaller derin hakikatlere ulaşmada bir basamak ve hakikatleri kavramada etkili bir yoldur. Bu sebeple, “Allah’ı kim yarattı?” sorusunun cevabını misaller ile vereceğiz. Misaller anlaşıldığında sorunun cevabı da kolayca anlaşılacaktır.
BİRİNCİ MİSAL
Şimdi uzun bir tren düşünüyoruz. Birisi soruyor:
— Bu en arkadaki vagonu kim çekiyor?
Biz cevap veriyoruz:
— Onun önündeki vagon çekiyor.
Soru sahibi yine soruyor:
— Peki o vagonu kim çekiyor?
Biz yine cevap veriyoruz:
— Onu da önündeki vagon çekiyor.
Soru sahibi sorusuna devam ediyor:
— Peki, onu kim çekiyor?
Biz de cevaplıyoruz:
— Onu da önündeki çekiyor.
Sorular devam ede ede nihayet ilk vagona sıra geliyor. Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, bu vagonu kim çekiyor?
Biz şöyle cevap veriyoruz:
— Onu bu lokomotif çekiyor.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, bu lokomotifi kim çekiyor?
Biz cevap veriyoruz:
— Bu lokomotifi kimse çekmiyor. O kendi kendine hareket ediyor.
Lokomotif hakkındaki bu izahımızdan sonra soru sahibi hâlâ onu çeken bir şey arıyor ve tekrar soruyor:
— Dediğini anladım ama bu lokomotifi kim çekiyor?
Biz de diyoruz ki:
— Anlamamışsın, çünkü anlasaydın aynı soruyu tekrar sormazdın. Bak sana bir daha anlatayım: Lokomotif deyince, raylar üstündeki bir vagon dizisini çekmede kullanılan, buharla ya da bir motorla çalışan makineyi kastederiz. Sen lokomotifin ne demek olduğunu bilmiyor ve onu vagon ile karıştırıyorsun. Vagon hakkında sorabileceğin ve sorduğunda cevap alabileceğin bir soruyu lokomotif hakkında da sorabileceğini zannediyorsun. Ama hâl böyle değil… Vagon hakkında, “Onu kim çekiyor?” diye sorabilirsin ama lokomotif hakkında böyle bir soru soramazsın. Çünkü lokomotif çekilmez; o, başkasını çeker.
Biz bu detaylı açıklamayı yaptıktan sonra soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam tamam anladım, hem de çok iyi anladım. Ama bu lokomotifi kim çekiyor?
— Yahu sen bizi hiç anlamamışsın. Eğer bir parça anlasaydın sorunun anlamsızlığını anlar ve tekrar sormazdın. Bak sana bir daha anlatayım: Vagon çekilen şey, lokomotif de çeken şeydir. Eğer lokomotif de vagon gibi çekilseydi ona lokomotif değil, vagon denilirdi. Bak, isimleri bile farklı. Birisi vagon, diğeri lokomotif. Eğer ikisi de aynı olsaydı bunlara iki farklı isim konulmaz, hepsine vagon denilirdi. Ama durum böyle değil… Sen vagon ile lokomotifi karıştırıyorsun. Şimdi bir daha söylüyorum dikkat et! Vagonu bir çeken olur ama lokomotifi çeken olmaz. Zaten lokomotif, çekilmediği ve başkasını çektiği için bu ismi almıştır. Sen sorunda lokomotifi vagon gibi kabul ediyor ve hata yapıyorsun. Lokomotif hakkında böyle bir soru soramazsın. Bu soru lokomotifin tanımına zıt ve cevabı olmayan saçma bir sorudur.
Bu kadar açıklama yaptıktan sonra soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam hepsini anladım hatta harfi harfine anladım. Ama bu lokomotifi kim çekiyor?
Siz olsaydınız bu kişiye bütün bunlardan sonra ne derdiniz?
Aynen bu misalde olduğu gibi, soru sahibi diyor ki:
— -Hâşâ- Allah’ı kim yarattı?
Biz de cevap veriyoruz:
— Allah yaratılmamıştır. Allah bu yaratılanları yaratandır ve O’nun hakkında böyle bir soru sorulamaz.
Bu cevabımızdan sonra soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam tamam anladım ama Allah’ı kim yarattı?
Biz yine cevap veriyoruz: Bak, sen anladığını zannediyorsun ama hiçbir şey anlamamışsın. Sana bir daha anlatayım: Allah deyince, her şeyi yaratan, kendisi ise yaratılmayan bir Zat aklımıza gelir. Eğer Allah yaratılsaydı O’na “Allah” demezdik. Ona “Allah” dememizin sebebi, yaratan olup yaratılmamış olduğu cihetledir. Sen bir hata yapıyorsun ve yaratılanlar hakkında sorabileceğin bir soruyu Allah hakkında da soruyorsun. Böyle bir soru Allah hakkında sorulamaz.
Bu cevabımızdan sonra soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam şimdi anladım, hem de çok güzel anladım. Ama anlamadığım bir şey var, Allah’ı kim yarattı?
– Yahu sen divane olmuşsun, ben ne diyorum sen ne diyorsun! “Anladım.” diyorsun ama hiçbir şey anlamıyorsun. Bak sana bir daha anlatacağım: Allah o Zata denilir ki kendisi ezelîdir ve yaratılmamıştır. Ezelî olmayana ve yaratılana Allah denilemez. Dolayısıyla sen Allah’ı kabul ettiğinde O’nu isim ve sıfatlarıyla kabul etmen gerekir. Senin önce Allah kabulünde bir yanlışın var. Sen Allah’ı isim ve sıfatlarıyla kabul etmiyorsun. Allah’ı -haşa- O’nun yarattığı mahlukata benzetiyor ve mahlukat hakkında sorabileceğin ve sorduğunda cevap alabileceğin bir soruyu Allah hakkında da soruyorsun. Bu soruyu sorma sebebin Allah hakkındaki yanlış kabulündür. Senin ilk yapman gereken şey Allah hakkındaki bu yanlış kabulünü düzeltmendir. Hem şunu bil ki eğer Allah’ı bir yaratan olsaydı zaten O’na Allah denmezdi. “Allah” yaratılmayan zata verilen addır. Sen eğer Allah’ı kabul ediyorsan O’nu bu sıfatıyla kabul etmelisin. Bu sıfatıyla kabul etmezsen senin kabul ettiğine Allah denmez. Sen farazi bir varlığa “Allah” adını koymuşsun ve O’nun hakkında bu soruyu soruyorsun. Eğer “Allah” dediğinde kimi kastettiğini bilseydin böyle bir soruyu sormazdın. Senin Allah hakkındaki bu sorun ya inadındandır ya da Allah’ı tanımadığındandır. Eğer Allah’ı tanımak istiyorsan gel sana yardımcı olalım ve tanıtalım. Ama yok, inadından dolayı soruyorsan bil ki bu sorunla kendini maskara yapıyorsun. Gel, inadından vazgeç! Allah’ı tanı ve bu maskaralıktan kurtul!
İKİNCİ MİSAL
Soru sahibi bir kelimeyi gösterip soruyor:
— “Akılsızlık” kelimesi hangi kelimeden türemiştir?
Biz cevap veriyoruz:
— “Akılsız” kelimesinden türemiştir.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, “akılsız” kelimesi hangi kelimeden türemiştir?
Biz cevap veriyoruz:
— “Akıl” kelimesinden türemiştir.
Soru sahibi yine soruyor:
— Peki, “akıl” kelimesi hangi kelimeden türemiştir?
Biz şöyle cevap veriyoruz:
— “Akıl” kelimesi hiçbir kelimeden türememiştir. Bu kelime köktür.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Ama nasıl türememiş o da türemeli. Onun da türediği bir kelime olmalı.
Biz şöyle cevap veriyoruz:
— Bak, anlayabilmen için biraz daha detaylı anlatayım. Kelimeler “basit” ve “türemiş” olarak iki kısımdır. Kök hâlinde olan kelimelere “basit kelime” denir. Bu kelimeler hiçbir kelimeden türememiştir. Bu kelimeler köktür. Kök veya gövde hâlindeki kelimelere yapım ekleri eklenerek meydana gelen yeni kelimelere ise “türemiş kelimeler” denir.
Mesela sorduğun kelimeyi ele alalım: “Akılsızlık” kelimesi türemiş bir kelimedir ve “akılsız” kelimesinden türemiştir. “Akılsız” kelimesi de türemiş bir kelimedir ve “akıl” kelimesinden türemiştir. Ama “akıl” kelimesi türemiş değildir, köktür. Kök olduğu için de ona başka bir kök aranmaz. Zaten o da başka bir kökten gelseydi ona “kök kelime” denmez, “türemiş kelime” denirdi. Aradaki bu farklı isimlendirme bile iki kelime türünün aynı olmadığını gösterirken, sen kök kelimeyi türemiş kelime gibi kabul ediyor ve türemiş kelimeler hakkında sorabileceğin bir soruyu kök kelime hakkında soruyorsun. Yani sen kök olan bir kelimeye kök aramakla büyük bir hata yapıyorsun. Senin bu hatanın sebebi dil bilimine karşı cehaletindir. Biraz dil bilimiyle ilgilenseydin sorduğun sorunun ne kadar saçma olduğunu hemen anlardın.
Aynen bu misal gibi, şu kâinattaki her bir varlık da bir kelimedir. Kuştan tutun balıklara kadar, sivrisinekten tutun gezegenlere kadar her bir mahluk şu kâinat kitabında yazılmış kelimeler hükmündedir. Bu kelimelerin hepsi türemiştir. Allahu Teâlâ’nın kudreti ile türemişler ve vücut bulmuşlardır. Türemiş kelimeler hükmündeki bu varlıklar hakkında, “Bu neyden türedi? Şu neyden türedi?” gibi sorular sorabiliriz. Ancak bütün bu kelimelerin yaratıcısı olan Allah hakkında -haşa- “Allah neyden türedi?” diyemeyiz. Eğer dersek, yaratılan varlıklarla onların yaratıcısını karıştırmış ve yaratıcıyı yaratılana benzeterek büyük bir hata yapmış oluruz.
ÜÇÜNCÜ MİSAL
Arka arkaya dayanmış sandalyeler zincirini düşünüyoruz… Sandalyelerin arka ayakları olmadığı için her sandalye, arkasındaki sandalyeye dayanarak ayakta durabiliyor. Eğer dayandığı sandalye çekilse dayanan sandalye hemen düşecek ve ayakta duramayacak. En son sandalye ise hiçbir sandalyeye dayanmıyor ve kendi ayakları üzerinde duruyor.
Şimdi birisi öndeki sandalyeyi gösterip soruyor:
— Bu sandalyeyi ne tutuyor?
Biz cevap veriyoruz:
— Arkasındaki şu sandalye tutuyor.
Tekrar soruyor:
— Peki, o sandalyeyi ne tutuyor?
Biz yine cevap veriyoruz:
— Onu da arkasındaki sandalye tutuyor.
Soru sahibi her sandalye hakkında aynı soruyu soruyor, biz de aynı cevabı vere vere nihayet en arkadaki sandalyeye geliyoruz.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, bu en arkadaki sandalyeyi ne tutuyor?
Biz şöyle cevap veriyoruz:
— Onu hiçbir sandalye tutmuyor. O kendi kendine ayakta duruyor.
Soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam anladım ama bu sandalyeyi ne tutuyor bunu anlamadım.
Biz yine cevap veriyoruz:
— “Anladım.” diyorsun ama dediğimi anlamamışsın. Ben, “Bu sandalyeyi tutan başka bir sandalye yok, bu sandalye kendi ayakları üzerinde duruyor.” diyorum. Yani bu sandalye için, dayandığı başka bir sandalyeyi aramana gerek yok. Çünkü bu sandalye diğer sandalyeler gibi ayaksız değil. Bunun arka ayakları var ve bu ayaklar üzerinde kendi kendine duruyor. Diğer sandalyelerin arka ayakları olmadığı için onlar hakkında, “Bu sandalyeyi kim tutuyor?” diyerek soru sorabilir ve sorumuza bir cevap bulabiliriz. Ama bu soruyu en arkadaki sandalye için soramayız. Çünkü onun kendi ayakları var ve ayakta durabilmek için haricî bir sebebe muhtaç değil.
Soru sahibi bizim bu izahımızdan sonra şöyle diyor:
— Vallahi çok güzel anlattın! Ben her dediğini anladım sadece bir şeyi anlamadım. O da şu: Bu arkadaki sandalyeyi ne tutuyor?
Şimdi biz bu soru sahibine ne diyelim! Ne dersek diyelim hepsi boştur. Çünkü o mantığını değiştiremedikçe, bizler ona en arkadaki sandalyenin ayaklarını istediğimiz kadar gösterelim, istediğimiz kadar ona, “Bu sandalyenin ayakları var, ayakta durabilmek için başka bir sebebe muhtaç değil.” diyelim ve bunlar gibi onlarca söz söyleyelim hatta bu konuda bir kitap yazalım, o yine diyecektir ki:
— Tamam tamam anladım, ama bu sandalyeyi kim tutuyor bunu anlamadım…
İşte aynen bu misalde olduğu gibi, soru sahibi diyor ki:
— -Haşa- Allah’ı kim yarattı?
Biz de cevap veriyoruz:
— Allah yaratılmamıştır. Her varlık Allah’a dayanır ve Allah’ın kendisini ayakta tutması ile varlık âleminde kalabilir. Allah ise hiçbir şeye dayanmaz, varlığı hiçbir şeye bağlı değildir, bizatihi kendi kendine vardır.
Bu cevabı dinleyen soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam anladım hem de çok güzel anladım. Ama anlamadığım bir şey var, o da şu: Allah’ı kim yarattı?
Biz yine cevap veriyoruz:
— Bak, sen benim dediğimi hiç anlamıyorsun ama anladığını zannediyorsun. Anlamadığının ispatı da sorunun cevabını verdiğim hâlde aynı soruyu tekrar sormandır. Eğer verdiğim cevabı anlasaydın aynı soruyu bir daha sormazdın. Şimdi sana bir daha anlatayım: Allah ile mahlukat arasındaki fark şudur: Varlıklar yaratılmaları ve yaşamaları için Allah’a muhtaçtırlar. Hepsi Allah’a dayanır. Ama Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve hiçbir sebebe dayanmaz. Zaten dayansaydı ona “Allah” denmez, başka bir şey denirdi. Allah dediğimizde kabul ettiğimiz zat her şeyi yaratan, kendisi ise yaratılmayan zattır. Yaratılana “Allah” denmez. Senin sorunun şu: Sen yaratan ile yaratılanı karıştırıyorsun ve yaratılana ait olan sıfatla yaratanı vasfetmeye çalışıyorsun. Bu yaptığın büyük bir hatadır.
Bu kadar izah yaptıktan sonra soru sahibi şöyle dese:
— Vallahi, anlattığının hepsini anladım hem de çok güzel anladım. Ama anlayamadığım bir şey var: Allah’ı kim yarattı?
Şimdi biz bu divaneye ne diyelim! Ne dersek diyelim hepsi boştur. Çünkü o, Allah’ı yaratılan varlıklara kıyas ediyor ve varlıklara ait bir sıfatla Allah’ı vasfediyor. O bu yanlışından dönmediği ve Allah’ı varlıklara kıyas etme hatasından vazgeçmediği müddetçe anlattıklarımızın hepsi boştur. Onun yapması gereken şey, yanlış çalışan mantığını bir kenara koymak ve Allah’ı isim ve sıfatlarıyla kabul etmektir.
DÖRDÜNCÜ MİSAL
İmama uyarak namaz kılan bir cemaat düşünüyoruz…
Soru sahibi cemaati gösterip soruyor:
— Bu cemaat kime uymuş?
Biz cevap veriyoruz:
— İmama uymuş.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, imam kime uymuş?
Biz cevap veriyoruz:
— İmam kimseye uymuyor. Zaten kimseye uymadığı ve cemaat kendisine uyduğu için “imam” denmiş. Eğer o da birisine uysaydı ona “imam” değil, “cemaat” derdik.
Soru sahibi şöyle diyor:
— Tamam dediğini anladım ama imam kime uyuyor bunu hâlâ anlamadım.
Biz yine cevap veriyoruz:
— “Anladım.” diyorsun ama yine dediğimi anlamamışsın. Dur sana bir daha anlatayım: İki tane kavram var. Biri cemaat, diğeri imam. Cemaat, namazda imama uyan topluluktur. Cemaat ismini imama uydukları için alırlar. İmam ise cemaatin kendisine uyduğu ve cemaate namazı kıldıran kişidir. O da “imam” unvanını kimseye uymadığı bilakis cemaatin kendisine uyması sebebiyle alır. Yani biz iki farklı kavramdan bahsediyoruz. Birisi imam, diğeri cemaat. İmam kimseye uymayan ve cemaatin kendisine uyduğu kişidir. Cemaat ise imama uyan topluluktur. Sen bir hata yapıyor ve imamla cemaati karıştırıyorsun. Cemaat için sorulabilecek bir soruyu imam hakkında soruyor, bu sorunla da büyük bir hata yapıyorsun.
Aynen bu misalde olduğu gibi, soru sahibi soruyor:
— -Haşa- Allah’ı kim yarattı?
Biz cevap veriyoruz:
— Allah yaratılmamıştır. Allah’ı mahlukatla karıştırma. Mahlukat Allah’a tabidir, O’nun kudretiyle vücut bulurlar ve O’na bağlıdırlar. Allah ise hiçbir varlığa tabi ve bağlı değildir. Zaten bağlı olmadığı için “Allah” ismini almıştır. Eğer varlığı başka bir varlığa muhtaç olsaydı ona “Allah” denmez, başka bir şey denirdi. Sen şunu yapmalısın: “Allah” dediğinde kimi kastediyorsun; kastettiğin zatın isim ve sıfatları nelerdir, önce bunu öğrenmelisin. Bunu öğrendiğinde ve O’nu tanıdığında sorduğun sorunun ne kadar mantıksız olduğunu anlayacak ve bu hâline güleceksin.
Şimdi, bu kadar izah yaptıktan sonra soru sahibi şöyle dese:
— Ama ben illaki “O’nu kim yarattı?” sorusunun cevabını istiyorum. Bana birisini göstermelisin.
Bu durumda ona cevabımız şöyle olur:
— Nasıl ki “İmam kime uyuyor?” sorusunun cevabı imamın kimseye uymadığıdır. Cevap olarak imamın uyduğu bir kişiyi göstermiyor ve imamın kimseye uymadığını söylüyorsak, burada da aynı şeyi yapıyoruz. Yani Allah’ın yaratılmadığını söylüyor ve sorunun mantıksızlığına vurgu yapıyoruz. Ama sen hâlâ -misalden yola çıkarsak- “İmam kime uyuyor?” diyorsun. Sen imamın uyduğu birisini bize gösterebilir misin? Elbette gösteremezsin, çünkü yoktur. Biz de sana Allah’ı yaratan bir zatı gösteremeyiz, çünkü yoktur. Bu yoku kabul etmekten başka çaren de yoktur!
Şunu bilmelisin ki bir şeyi kabul ettiğinde onu bütün hakikatleriyle kabul edersin. Mesela geceyi kabul ettiğinde karanlığını da kabul edersin. Yok, geceyi aydın olarak kabul ediyorsan bil ki senin kabul ettiğin gece değil gündüzdür. Ya da balığı kabul ettiğinde yüzmesiyle birlikte kabul edersin. Yok, balığı uçuyor kabul ediyorsan bil ki senin kabul ettiğin balık değil kuştur.
Aynen bunun gibi, Allah’ı kabul ettiğinde de yaratılmayan bir zatı kabul edersin. Yok, Allah’ı yaratılmış olarak kabul eder ve O’na bir yaratıcı ararsan bil ki senin kabul ettiğin Allah değil, başka bir şeydir. Belki kafandaki farazi Allah’tır. Biz seni -kafandaki farazi Allah’ı bırakıp- İslam’ın ve Kur’an’ın öğrettiği Allah’a davet ediyoruz.
BEŞİNCİ MİSAL
Bir onbaşı düşünüyoruz… Soru sahibi soruyor:
— Bu onbaşı kimden emir alıyor?
Biz cevap veriyoruz:
— Yüzbaşıdan emir alıyor.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, yüzbaşı kimden emir alıyor?
Biz cevap veriyoruz:
— O da binbaşıdan emir alıyor.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, binbaşı kimden emir alıyor?
Biz cevap veriyoruz:
— O da albaydan emir alıyor.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, albay kimden emir alıyor?
Biz cevap veriyoruz:
— O da generalden emir alıyor.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, general kimden emir alıyor?
Biz yine cevap veriyoruz:
— O da padişahtan emir alıyor.
Soru sahibi tekrar soruyor:
— Peki, padişah kimden emir alıyor?
Biz şöyle cevap veriyoruz:
— Padişah kimseden emir almıyor. “Padişah” deyince, halkına emir verebilen ancak kimseden emir almayan zatı kabul ederiz. Emir alana padişah denmez. Belki onbaşı, belki yüzbaşı, belki de başka bir şey denir ama padişah denmez. Padişah o zattır ki dilediğine emir verir ama kimse ona emir veremez. Sen padişahı bu vasfıyla kabul edip, “Padişah kimden emir alıyor?” sorundan vazgeçmelisin. Eğer vazgeçmiyorsan bil ki sen “padişah” dediğinde bir padişahtan bahsetmiyor ve bir padişahı kabul etmiyorsun. Sen belki bir onbaşıya “padişah” ismini takmış ve padişahı ona benzetmişsin, sorunu da bu yanlış benzetme sebebiyle soruyorsun. Bundan dolayı da “Padişaha emir veren yoktur.” cevabını kabul etmiyorsun. Buradaki sorun, senin yanlış padişah kabulünde ve padişahı tanımamandadır. Çözüm de padişahı doğru tanımanda ve “padişah” denildiğinde kimden bahsedildiğini öğrenmendedir. İş bu kadar basittir.
Aynen bu misalde olduğu gibi, soru sahibi soruyor:
— -Haşa- Allah’ı kim yarattı?
Biz de cevap veriyoruz:
— Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ’yı kimse yaratmamıştır. Bilakis her şeyi yaratan O’dur. Zaten “Allah” ismi, yaratılmayan zata verilen isimdir. Yaratılana “Allah” denmez. Madem O’na “Allah” denmiş, o hâlde yaratılmamıştır, ezelîdir ve ebedîdir. Allah için bir yaratıcı aramak ancak kişinin cehaletinden ve inadındandır.
Hem soru sahibine şunu da sormak istiyoruz:
— Kâinattaki hangi eşyayı, “Bu bundan, bu bundan, bu bundan…” diyerek izah edebiliriz?
Mesela şöyle sorulsa:
— Biz neyin üzerinde duruyoruz?
Cevabı şudur:
— Ayaklarımız üzerinde duruyoruz.
Yine sorulsa:
— Peki, ayaklarımız neyin üzerinde duruyor?
Cevap şudur:
— Zeminin üzerinde duruyor.
Artık zemin gibi bir dayanak bulduktan sonra bir daha aynı soruyu sormaya gerek var mıdır? Ve eğer sorulsa ve denilse:
— Peki, zemin neyin üzerinde duruyor?
Buna ne cevap verilecek? Hadi bir cevap verildi diyelim, “O neyin üzerinde, o neyin üzerinde…” diyerek kaç basamak daha ilerlenir? Bu saçmalamaktan başka nedir!
Ya da başka bir varlığı ele alalım ve mesela yağmura bakalım:
Şöyle sorulsa:
— Yağmur neyden oluyor?
Cevap versek:
— Buluttan oluyor.
Sonra tekrar sorulsa:
— Peki, bulut neyden oluyor?
Cevap olarak anlatsak:
— İşte denizlerin dalgalarında şunlar açığa çıkar… Havada şöyle birleşir… Şöyle olur, böyle olur…
Sonra soru sahibi tekrar sorsa:
— Peki, o denizlerden yükselen ve havada bulunan şeyler neyden oluyor?
Artık bu sorunun bir mantığı var mıdır? Elbette yoktur. Zira bulutun oluşumu izah edildikten sonra mesele bitmiştir. Hadi faraza soruldu ve buna da bir cevap verildi kabul edelim.
— Peki, “Bu bundan, bu bundan, bu bundan…” diyerek kaç basamak daha ilerlenir?
Sözün özü şudur: Daha şu gözümüz önündeki eşyanın varlığını bile “Bu bundan, bu bundan…” diyerek izah edemezken, nasıl oluyor da milyonlarca senelik bir âlemi, “Bu bundan, bu bundan…” diyerek izah ediyor ve ta Allah’a kadar gelerek O’na bir yaratıcı arıyoruz? Bu nasıl bir akıldır ya da daha doğrusu akılsızlıktır! Aklı olan herkes buna şaşar.
Uzun bir ders oldu. Herhâlde mesele anlaşılmıştır. Allah’a emanet olun.
Yazar: Sinan Yılmaz