13. İyiliğin Allah’tan kötülüğün kuldan olması ne demektir?
İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması hakikatine şu misal dürbünüyle bakalım:
Bir padişah, bir hizmetkârından ihtişamlı bir cami yapmasını istedi ve caminin yapımında kullanılmak üzere ona tam 1.000 altın verdi. Bu hizmetkâr, sultanından aldığı 1.000 altın ile gayet güzel ve nakışlı bir cami yaptı.
— Acaba caminin yapımında sadece basit bir amele gibi çalışan ve caminin masraflarından hiçbirini karşılamayan bu hizmetkâr, camiyi yaptıktan sonra: “Bu camiyi ben yaptım. Bu cami benim malımdır.” diyebilir mi?
Elbette diyemez! İnsaf ile düşünen herkes bu caminin bu hizmetkârın malı olmadığını kabul eder. Evet, hizmetkârın bu caminin yapımında hizmeti vardır. Ancak hem caminin yapım emri hem de cami için yapılan 1.000 altınlık masraf sultana aittir.
Eğer sultan ona cami yapmasını emretmeseydi ve caminin yapımında kullanılan 1.000 altını vermeseydi bu cami asla var olmazdı. O hâlde denilebilir ki: Bu cami sultanın malıdır.
Eğer bu hizmetkâr haddini aşıp kendisine cami yapması için verilen 1.000 altın ile cami yerine meyhane yapsa, bu durumda meyhane onun malıdır ve bundan o mesuldür. Çünkü kendisine verilen emanete ihanet etti ve meyhane yapımında kullandı.
Bu durumda hizmetkâr şöyle diyemez:
— Ben bu meyhaneyi sultanın verdiği altınlarla yaptım; mesuliyet onundur ve meyhane onun malıdır.
Böyle diyemez, çünkü sultan ona o sermayeyi meyhane yapması için vermemişti. Ona verilen sermaye bir cami için olup meyhane için değildi. Ancak o, sultanın kendisine verdiği sermayeye ihanet etti ve onunla bu meyhaneyi yaptı.
O hâlde caminin mülkiyeti hakkında, hizmetkârın: “Bu cami benimdir. Bunu ben yaptım.” iddiası ne kadar geçersizse, meyhanenin mülkiyeti hakkında da: “Bunu sultanın verdiği sermaye ile yaptım. O hâlde burası onun malıdır.” iddiası o kadar geçersizdir.
Doğru olan hüküm şudur: Cami sultanın sermayesi ve emri ile yapıldığından ona aittir. Meyhane ise kendine verilen emanete ihanet ederek cami yerine burayı inşa eden hizmetkâra aittir.
Şimdi geldik temsildeki hakikatlerin izahına:
– Misaldeki padişah, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ’dır.
– O hizmetkâr biziz yani insandır.
– 1.000 altın ise insana verilen başta azaları, cihazları, duyguları olmak üzere bütün maddi ve manevi hediyelerdir.
– Cami salih ameller ve ibadetlerdir.
– Meyhane ise kötü amel ve günahlardır.
Evet, iyilikler Allah’ın malıdır; kötülükler ise bizim… Zira işlediğimiz bütün iyilikleri Allah’ın bize verdiği sermaye ile işlemekteyiz. Mesela Kur’an okuduğumuzda:
– Onu okuduğumuz dil Allah’ındır.
– Bu dildeki ses telleri Allah’ındır.
– Ses tellerinden çıkan sesi havada yayan zerreler Allah’ındır.
– Kur’an’a baktığımız göz Allah’ındır.
– Göze görme yeteneğini veren Allah’tır.
– Gözün görmesi için ışığı yaratan Allah’tır.
– Okuduğumuz Kur’an Allah’ın kelamıdır ve O’nun kitabıdır.
– Kur’an’ın yazıldığı kâğıt ve o kâğıttaki mürekkep yine Allah’ındır.
– Okuduğumuzu anlamamızı sağlayan aklımız, hafızamız yine hep Allah’ındır.
– Kur’an okumayı emreden de Allah’tır.
– Kalbimizde Kur’an okumaya karşı muhabbeti koyan da O’dur.
Daha saymakla bitiremeyeceğimiz, Kur’an okumamız için gereken her şey Allah’ındır. Bizim ise sadece elimizde -icada kabiliyeti olmayan- cüz’î irade vardır. Bundan geriye ne varsa hepsi Allah’ındır. Haddizatında bizi bize bırakmayıp, cüz’î irademizi bu yönde kullanmamızı murad eden de O’dur.
— O hâlde nasıl olur da bizler, “Kur’an’ı biz okuduk. Bu sevabı biz yarattık. Bu güzellik bizimdir.” diyebiliriz?
— Bize düşen, bu hayırlı ameli bizim için yaratan Allahu Teâlâ’ya tevazu ve ihlasla şükretmek değil midir?
Şimdi de meseleye başka bir cihetten bakalım:
Eğer biz, bize verilen göz ve dil sermayesini yanlış yerde kullanarak, bunlarla Kur’an okuyacağımız yerde haram ve günah şeyler okursak, bu durumda, misaldeki hizmetkârın, cami yapılması için kendisine emanet edilen 1.000 altın ile meyhane yapması ve bundan mesul olması gibi, biz de bize emanet edilen göz, dil, akıl gibi sermayeleri yanlış yerde kullanmış ve bundan mesul olmuş oluruz.
Şimdi, bir fakire sadaka verdiğimizi düşünelim. Bakalım bu sevapta bizim hakkımız ne kadardır?
– Evvela sadaka verdiğimiz fakiri Allah yarattı ve onu bizimle Allah karşılaştırdı.
– Sadakayı verdiğimiz malı Allah bize ihsan etti. Mal tamamen O’nundur.
– O fakire karşı şefkat ve merhamet duygusunu kalbimize O koydu.
– Verdiğimiz sadakayı bereketlendirip bize daha fazlasını yine O verdi.
Daha bunlar gibi, sadakanın verilmesi için gerekli bütün şartları Allah yarattı. Bizim elimizde olan ise sadece sadaka verme arzumuzdur. Haddizatında bu arzu dahi Allah’a aittir.
Hâl böyle iken, “Bu fakire ben yardım ettim. Bu iyilik benim malımdır.” demek, ne kadar boş bir iddiadır; aklı olan herkes bunu anlar!
Ancak biz, o fakire sadaka vereceğimiz yerde o mal ile içki alsak, kumar oynasak ya da herhangi bir haramı satın alsak, bu durumda biz mesul oluruz. Çünkü o sermaye böyle adi işler için verilmemişti. Biz sermayeye ihanet ettik; tek mesul biziz ve bu günah bizim malımızdır.
Bu iki misale diğer bütün iyilikleri ve güzellikleri kıyas edin.
– Onların icad edilmesi için gerekli olan sebepleri ve şartları düşünün!
– Sonra elinizde olana yani icada kabiliyeti olmayan cüz’î iradeye bakın!
– Sonra da bu cüz’î irade ile bu güzelliklerin yaratılamayacağını iyice derk edin!
– En sonunda da bütün iyilikleri ve sevapları Allah’a teslim edin ve bu iyilikleri sizin için yaratan Allah’a şükredin!
Yazar: Sinan Yılmaz