a
Ana SayfaMuhtelif Konular2. Deizmi çürüten deliller!

2. Deizmi çürüten deliller!

Bir vakit bir sultan iki hizmetkârını huzuruna davet eder. Hizmetkârlarından birisine on altın verip, “Güzel bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” diye ona emreder. İkinci hizmetkârına ise on altın değil, bin altın verir ve içinde bazı şeylerin yazılı olduğu bir pusulayı cebine koyup onu pazara gönderir.

Evvelki hizmetkâr on altınla en güzel kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr ise divanelik edip evvelki hizmetkâra bakarak kendini ona kıyas eder ve cebine konulan pusulayı okumadan bir dükkâna girer. Dükkâncıya bin altını verip bir kat elbise ister. İnsafsız dükkâncı da “Bu divanedir. On altına alınabilecek bir kumuşa bin altın veriyor.” der ve kumaşın en çürüğünden ona bir kat elbise verir.

Bütün sermayesini çürük bir kumaşa veren o bedbaht hizmetkâr daha sonra sultanının huzuruna gelir. Cebindeki pusulayı okumadığı ve kıymetli sermayesini çürük bir kumaşa verdiği için sultanı onu cezalandırır. Ona der ki:

— Eğer ben senin çürük bir kumaşı almanı isteseydim sana bin altın değil, evvelki hizmetkâra verdiğim gibi on altın verirdim. Zira kumaşın en âlâsı bu pazarda on altına satılır. Sana bin altını vermemle anlamalıydın ki seni bu pazara bir kat elbise almak için göndermedim. Eğer cebine koyduğum pusulayı okusaydın pazara niçin gönderildiğini anlar ve sermayeni böyle zayi etmezdin. Şimdi çek bakalım cezanı…

Şimdi misalin hakikatini beyan edelim:

– Misalimizde sultan, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ’dır, Rabbimizdir.

– Kendisine on altın verilen birinci hizmetkâr hayvanlardır. On altın ise onlara takılan duygular ve cihazların kıymetidir.

– Kendisine bin altın verilen hizmetkâr ise insandır. Bin altın da insana takılan akıl, kalp, göz ve dil gibi duygular ve cihazatın kıymetidir.

– Pazar ise şu dünyadır.

– İkinci hizmetkârın cebine konulan pusulaysa ona yapması gereken ticareti öğreten semavi kitaplar ve başta Kur’an’dır.

Evet, insan bu dünyaya hayvan gibi yaşamak ve lezzet almak için gelmemiştir. Ona verilen sermaye mühim bir ticaret içindir. Eğer hayvan gibi yaşamak için bu dünyaya gönderilseydi ona bu kadar kıymetli cihazların ve duyguların verilmesine bir gerek yoktu. Ona da hayvana verilen kadar verilir; bu kadar masraf yapılmazdı.

Hakikat böyle iken, deistler hayvan gibi yaşamak için yaratıldıklarını iddia etmekte, “Hayvan gibi yaşarız, ölürüz ve yok oluruz.” diyerek âdeta akıldan istifa etmektedirler. Bu eserde deizmin nasıl bir saçmalık olduğunu Allah’ın izniyle kati bir surette ispat edecek ve deizmin belkemiğini kıracağız.

Bu eserde Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatı kaynak eser olarak kullanılmıştır. Bu eserdeki muhatabımız deist kişidir. Onunla konuşacak ve deizmin saçmalığını ona ispat edeceğiz.

Bu eseri kim aklını ve vicdanını hakem yaparak okursa -inşallah- deizm hastalığından kurtulur. Bu eserde, peygamberlerin ve kitapların gönderilmesinin lüzumu iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edilecektir. Yardım ve inayet, hidayet ve selamet Allah’tandır.

İNSAN NİÇİN DEİST OLUR?

— Bir insan niçin deist olur?

— Niçin peygamberleri ve kitapları inkâr eder?

— İnkârı bir delilden midir yoksa başka bir sebep mi vardır?

Bu başlıkta bu sorunun cevabını vereceğiz. Cevabı verirken deist kişiyi kendimize muhatap yapıp onunla konuşacağız. Şimdi deist olan kişiye soruyoruz:

— Allah’ın peygamberler ve kitaplar göndermediğini nereden biliyorsun?

Yoksa Allah sana tecelli etti ve gözüktü de “Ben peygamber ve kitap göndermedim” mi dedi? Böyle mi oldu?

Herhâlde böyle olmamıştır.

— Öyleyse sen, Allah’ın hiçbir peygamber göndermediğini nereden biliyorsun?

Bil ki senin inkârın bir delilden kaynaklanmıyor. Şimdi sana deist olmanın sebebini anlatıyım:

Her günahta küfre giden bir yol vardır. O günah tövbe ve istiğfarla çabuk silinmezse kişiyi küfre sürekler. Şöyle ki:

Sen evvela günahlara dalmış ve haramlara müptela olmuşsun. Kendini günahlardan kurtaramıyorsun…

Günahı işlerken aklına gelen cehennem fikri hazır lezzetini yok ediyor. Tam günahtan lezzet alırken birden aklına kabir azabı, cehennem azabı ve hesap geliyor. İşte o anda arzu ediyorsun ki keşke cehennem olmasaydı. Hatta keşke cehennemin sahibi olan Allah olmasaydı. Rahat rahat günahları işleyip keyif sürseydin…

İşte bu tasavvurdan Allah’ı inkâr etme duygusu ve meyli hasıl oluyor. Önce Allah’ı inkâr etmek istiyorsun. Ancak bunu yapamıyorsun. Çünkü sen de biliyorsun ki bir harf kâtipsiz, bir iğne ustasız ve bir köy muhtarsız olmaz, olamaz.

— Hâl böyle iken, bu âlem nasıl ustasız, sahipsiz ve sultansız olur?

— Bu mükemmel varlıklar nasıl kendi kendine vücut bulur?

— Şu kusursuz intizam nasıl tesadüfün eseri olur?

Bunları sen de düşünüyor ve bu sebeple Allah’ı inkâr edemiyorsun. Ama Allah’ın emirlerine itaat etmek sana zor geliyor. Bu sefer kendi kendine diyorsun ki: Bir yaratıcı olsun ama emir ve yasakları olmasın. Her şey serbest ve helal olsun. Bir hesap ve azap olmasın…

Emir ve yasakların olmaması için de peygamberlerin ve kitapların olmaması lazım. İşte bu düşünce seni peygamberleri ve kitapları inkâra sevk ediyor. Bu sayede kendine göre, hem günahları rahatça işliyor hem de Allah inancı sayesinde kimsesizlikten ve sahipsizlikten kurtularak bir nevi rahata kavuşuyorsun. Yani hiçbir emre muhatap değilsin, istediğin gibi günahları işleyebilirsin; ama başın sıkıştı mı da yardım dileyebileceğin bir yaratıcın var!

Sözün özü: Sen deistliği bir delilden dolayı tercih etmedin. Deist olmanın sebebi, cehennem korkusu ve cehennemi hatırlamanın hazır lezzetini yok etmesidir. İşte seni deist yapan, nefsinin bu aldatmasıdır.

Hâlbuki şöyle düşünsen hemen bu batıl itikadından vazgeçersin: Sen günahkâr olsan ama iman hakikatlerini kabul etsen, belki Allah günahlarını affeder. En azından günahların kadar ceza gördükten sonra cennete girersin. Eğer sadece rahat günah işlemek için iman hakikatlerini inkâr etsen kâfir olarak öleceğin için cehennemde ebedî kalırsın, cennetin kokusunu dahi duyamazsın!

Bu makamda sana nasihatimiz şudur: Eğer günahlardan kurtulamıyorsan Allah’tan af ve hidayet dile, O’na sığın. Günahları rahatça işleyeyim diye sakın deist olma. Yoksa son nefeste o kadar pişman olursun ki hayalin daha tasavvurundan âciz kalır!

ALLAHU TEÂLÂ BU ALEMİ NİÇİN YARATMIŞ?

Deist olan kişiye soruyoruz:

— İnandığın yaratıcı -ki biz ona Allah diyoruz- şu âlemi niçin yaratmıştır? Yani şu nakış nakış süslenmiş kuşlar, kelebekler, çiçekler, ağaçlar ve diğer bütün varlıklar niçin yaratılmıştır?

Sakın, “Öylesine yaratmış, bir gayesi yok.” deme. Zira bu âlemin yaratıcısı hikmet sahibidir. Baksana, şu dünyada her şeyin bir vazifesi var; her şeye hikmetler takılmış. Boş ve abes hiçbir şey yok. Bu da ispat eder ki yaratıcımız hikmet sahibidir.

Hâl böyle iken, sen nasıl olur da “Şu âlemin yaratılmasının hiçbir gayesi yoktur. Boşuna yaratılmış.” diyorsun.

Madem sen yaratılışın gayesini bilmiyorsun, o hâlde biz sana öğretelim:

Bu gaye şudur: Her kemal ve güzellik sahibi kendi kemalini ve güzelliğini göstermek ister. Bu sırdan dolayı Allahu Teâlâ da kendi kemalini ve güzelliğini göstermek için bu âlemi yaratmıştır. İşte varlıkların renk renk boyanması, farklı şekillerde ve suretlerde yaratılması ve hikmetle donatılması hep bu sırdandır. Yaratıcımız kendini tanıttırmak ve bildirmek istiyor!

Madem yaratıcımız kendini tanıttırmak ve bildirmek istiyor, o hâlde peygamberler ve kitaplar göndermeli. Aksi taktirde bizler O’nu tanıyamayız. Mesela bak, yaratıcıya “Allah” dedik. O’nun isminin “Allah” olduğunu bize peygamberler öğretti. Bir düşünsene, peygamberler olmasaydı yaratıcımızın adını bile bilmezdik.

— Bilinmek için şu âlemi yaratan ve bu sebeple her varlığı nakış nakış süsleyen Zatın, ismini bile bildirmediğini nasıl kabul edersin?

— Kendini bildirmek için bu kadar masraf yapan Zat, nasıl olur da bilinmenin en kısa yolu olan peygamberleri göndermez ve kitapları indirmez?

Eğer Allah sadece kendi varlığını bilmemizi isteseydi âlemi ve eşyayı bu kadar süslemezdi. Zira bir çiçekle de yaratıcının varlığını biliriz. Ama Allah bir çiçekle yetinmemiş, âdeta yeryüzünü bir sofra ve baharı bu sofraya bir gül destesi yapmış. Demek, sadece varlığının bilinmesini istemiyor; isim ve sıfatlarıyla tanınmak istiyor. Bu da ancak peygamberlerin gönderilmesiyle yani Allah’ın kendisini bizzat elçileri vasıtasıyla tanıtmasıyla mümkündür. Eğer elçileri olmazsa O’nu tanıyamaz hatta yanlış tanırız.

Mesela sana sorsam:

— İnandığın yaratıcı uyur mu?

— Yer mi içer mi?

— Eşi ve çocukları var mı?

Bu ve benzeri sorulara cevap verebilmek için, vahye mazhar peygamberlere ve Allah’ın kendisini tanıttığı kitaplara muhtaçsın.

— Dar fikrinle ve sönük aklınla bu sorulara nasıl cevap bulacaksın?

Sözün özü: Allahu Teâlâ bu âlemi kendisini bilmemiz için yaratmış ve varlıkları nakış nakış süsleyerek onlarda tecelli eden isim ve sıfatları tefekkür etmemizi murad etmiştir. Bu muradın tahakkuku için mutlaka peygamberler gönderilmeli ve kitaplar nazil olmalıdır. Zira beşerin aklı bir yaratıcıyı bulsa da O’nun isim ve sıfatlarını hakkıyla keşfedemez. Hatta çoğu kez hata yapar. Ateşe tapan, ineğe tapan, yıldızlara ve diğer eşyaya tapan insanlar bu sözümüzün şahididir.

Bir peygamber gelmezse kişi böyle şaşırmakta ve ineği kendi rabbi zannetmektedir. Elbette bu âlemi yaratan Zat bu hataya düşmememize müsaade etmeyecek ve kendisini bizlere hakkıyla tanıtacak peygamberleri gönderecektir ve göndermiştir. Bunun inkârı, gündüzün ortasında güneşi inkâr etmek kadar muhaldir.

ALLAH’IN HİKMETİ PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİNİ İKTİZA EDER

Şimdi deist olan kişiye soruyoruz:

— Senin inandığın yaratıcı hikmet sahibi midir? Yoksa işlerini sadece oyun ve eğlence olsun diye mi yapar?

Herhâlde bu âlemi bu kadar güzel yaratan ve her eşyaya onlarca fayda takan Zat hikmet sahibidir. Zira böyle hikmetle yaratmayı ancak Hakîm olan bir Zat yapabilir.

Baksana, şu dünyada her şeyin bir vazifesi var; her şeye menfaatler takılmış. Hiçbir şey israf edilmiyor. Boş ve abes hiçbir şey yok. Bu da ispat eder ki yaratıcımız hikmet sahibidir.

Herhâlde sen de yaratıcımızın hikmet sahibi olduğunu kabul ediyorsundur. Zaten bunu inkâr etsen, bütün varlıklar karşına dikilir ve kendilerindeki hikmetleri gösterip seni tekzip ederler.

Şimdi de biraz senin üzerinde tefekkür edelim:

Bak, sana öyle bir göz verilmiş ki güzelliğin bütün mertebelerini fark eder. Hâlbuki hayvanlara verilen göz şu âlemi siyah beyaz görüyor.

Sana öyle bir dil verilmiş ki bütün yiyeceklerin lezzetini ölçer ve anlar. Hâlbuki hayvanlara verilen dil sadece birkaç tadı fark eder.

Sana öyle bir akıl verilmiş ki âdeta bir anahtar olup her kilidi açar.

Yine sana öyle duygular ve cihazlar verilmiş ki bunların hiçbiri hayvanlara verilmemiş!

Bütün bunları sana şu soruyu sormak için anlattım: Yaratıcımız hikmet sahibi olduğuna göre, elbette israf etmez, boş ve abes iş yapmaz.

— Peki, hikmet sahibi yaratıcımız bize niçin bu kadar masraf yapmış ve bu kadar kıymetli cihazlar vermiş?

— Yani niçin bize, hayvanların gözü gibi siyah beyaz gören bir göz vermemiş? Hayvanların dili gibi, birkaç lezzeti fark eden bir dil takmamış?

— En ince sanatları anlayan bu aklı bize niçin vermiş? Her şeyi kuşatan bir muhabbeti kalbimize niçin koymuş?

Bunların sebebi nedir?

Sakın, “Öylesine yapmış, bir gayesi yok.” deme. Zira en başta, bu âlemin yaratıcısının hikmet sahibi olduğunda anlaşmıştık. Şimdi ise diyorsun ki: “Bu hikmet sahibi yaratıcı, bu kıymetli cihazları bize öylesine takmış, israf etmiş, hiçbir gayesi yok…”

Eğer gayesiz ve öylesine yaratmışsa hikmet sahibi değildir. Yok, hikmet sahibiyse öylesine yaratmamıştır ve bir gayesi vardır!

Şunu iyi bil ki: Seni böyle antika bir sanat gibi yaratan ve milyonlar kıymetinde azaları ve duyguları sana takan Zat, elbette bunu bir gaye için yapmıştır. Bu gayeleri akıl tek başına keşfedemez. Bu gayeleri bize ancak vahye mazhar peygamberler öğretebilir.

Peygamberleri kabul etmemek, bütün bu cihaz ve duyguların bize boşuna takıldığını ve yaratıcımızın israf ettiğini kabul etmek demektir. Bu da yaratıcının hikmetsiz olduğu neticesine ulaştırır. Bu ise bütün varlıkların şehadetiyle batıldır!

Madem batıldır, öyleyse elbette peygamberler gönderilmiş, kitaplar inzal edilmiş ve bütün bu gayeler bizlere öğretilmiştir. Bunun aksini düşünmek, şu göz önündeki hikmetin şehadetiyle muhaldir.

ALLAH’IN BİZLERİ NİMETLERİYLE BESLEMESİ PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİNİ İKTİZA EDER

Deist olan kişiye soruyoruz:

— Sen yapmış olduğun iyiliklerin başkasından bilinmesine razı olur musun?

Mesela büyük bir ziyafetgâhın olsa. Her gün yüzlerce fakire yedirsen ve içirsen. Sonra bu fakirler, onlara yaptığın bu ihsanı başkasından bilip ona teşekkür etseler ve ona minnettar olsalar, buna razı olur musun?

Herhâlde olmaz ve şöyle dersin:

— Ey fakirler topluluğu! Bu ziyafetgâh benim; sizlere yediren içiren benim. Ona değil bana teşekkür edin ve bana minnettar olun…

Ya da şunu düşünelim: Büyük bir fabrikan olsa ve her gün yüzlerce kişiyi baştan aşağı giydirsen. Sonra bu kişiler, senin hediyen olan bu elbiseleri başkasından bilip ona teşekkür etseler ve ona minnettar olsalar, buna razı olur musun?

Herhâlde olmaz ve şöyle dersin:

— Bu fabrika benim, sizi baştan aşağı giydiren benim, bunlar benim mallarım; ona değil bana teşekkür edin ve bana minnettar olun…

Bir misal daha verelim: Büyük bir hastanen olsa, her gün yüzlerce hasta buraya gelip ücretsiz tedavi olsa ve şifa bulsa. Daha sonra bu hastalar, onlara yaptığın bu iyiliği başkasından bilseler ve o kişiye gidip, “İyi ki sen varsın, senin cömertliğin olmasa biz nerede tedavi olurduk? Bize kim bakardı? İlacımızı kim verir ve bizi kim iyileştirirdi?” dese, buna razı olur musun?

Herhâlde olmaz ve şöyle dersin:

— Bu hastane benim; sizi tedavi eden, ilacınızı veren ve sizlere bakan benim. Ona değil bana teşekkür edin ve bana minnettar olun…

Şimdi sana bir soru soracağım:

— Sen en basit iyiliklerinin dahi başkasına verilmesine razı olamazken, Allahu Teâlâ bizlere yaptığı sonsuz iyilik ve ihsanların başkasına verilmesine, onlara teşekkür edilip minnet gösterilmesine razı olabilir mi?

Elbette razı olmaz ve nimetin kendisinden bilinmesini ister. Madem nimetin kendisinden bilinmesini ister, o hâlde peygamberler göndermeli ve kitaplar indirmelidir ki bizler nimetin hakiki sahibi olarak onu tanıyabilelim. Eğer peygamberler olmazsa nimeti ondan bilemeyiz.

Kendilerine peygamber ulaşmayan kavimlere bir baksana… Bir kısmı puta tapmış. Yani kendilerine verilen nimetleri putlardan bilmiş. Bir kısmı ateşe tapmış, güneşe tapmış. Yani bütün nimetlerin sahibi olarak bunları bilmiş. Demek, insan bir peygamberi tanımaz ve onun dersini dinlemezse, Allah’ın nimetlerine batıl mabutlara böyle taksim eder.

İşte Allahu Teâlâ, kullarının nazarlarını bu batıl mabutlardan kendisine çevirmek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve şöyle demiştir:

— Ey kullarım! Sizler nimetin yaratıcısı ve hakiki sahibi değilsiniz. Buna rağmen yaptığınız iyiliklerin sizden bilinmesini istiyor ve başkasına verilmesine razı olmuyorsunuz. O hâlde ben ki nimetin yoktan yaratıcısı ve hakiki sahibiyim. Hiç nimetlerimin başkasından bilinmesine ve bana bedel onlara minnettar olunmasına razı olur muyum? Elbette olmam. O hâlde nimetlerimi ancak benden bilin ve sadece bana minnet edin…

İşte peygamberlerin gönderilmesi bu cihetten zaruridir ve bu, nimetlerin vücudu kadar katidir.

ALLAH’IN MALİKİYETİ PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİNİ İKTİZA EDER

Önceki başlıkta nimet üzerinden yaptığımız tahlili şimdi malikiyet üzerinden yapacağız. Yine deist olan kişiye soruyoruz:

— Senin büyük bir mülkün olsa, bu mülk ile zenginliğini ve büyüklüğünü göstermek istesen ve göstersen… Mülkünde de kiracıların olsa. Her şey senin iken ve senin zenginliğini ve büyüklüğünü gösteriyor iken, ahali senin mülkünü başkasına ait bilse ve kendi aralarında şöyle konuşsa: “Şurası Ahmet Bey’in, şurası Mehmet Bey’in; Şurası Ali’nin, şurası Veli’nin…” Ahali bunlar gibi sözler söylese ve senin mülkünü kiracılarına taksim etse, sen onlara şöyle demez misin: “Ey ahali! Bu mülk tamamıyla benim malımdır ve bana aittir. Mal sahibi zannettikleriniz benim kiracımdır. Benim mülkümde ortağım yoktur.”

Herhâlde buna benzer sözler söyler ve mülkünün taksimatına razı olmazsın.

Şimdi sana bir soru soracağım:

— Sen sözde zenginliğine ve büyüklüğüne bir halel gelir diye mülkünün taksimine razı olmazken, hakiki zenginliğin ve büyüklüğün sahibi olan Allahu Teâlâ mülkünün taksimine nasıl razı olur? Mülkünün başkalarına ait zannedilmesine nasıl müsaade eder? Büyüklüğü ve azameti buna nasıl izin verir?

Elbette izin vermez ve razı olmaz! Madem Allahu Teâlâ bütün mülkün kendisine ait olduğunun bilinmesini ister, o hâlde peygamberler göndermeli ve kitaplar indirmelidir ki bizler mülkün yegâne sahibi olarak onu bilelim. Eğer peygamberler olmazsa şaşırır, Allah’ın mülkünü varlıklarına taksim ederiz.

Kendilerine peygamber ulaşmayan ya da ulaşsa da peygamberinin sözünü dinlemeyen kavimlere bir baksana… Bir kısmı ateist olmuş, Allah’ın mülkünü tesadüfe, sebeplere ve tabiata taksim etmiş. Bir kısmı da batıl mabutlar bulmuş, mülkü onlara taksim etmiş. Mesela demişler: “Gökyüzü Zeus’undur ve onun kontrolündedir. Denizler Poseidon’undur ve onun idaresindedir. Yeraltı zenginlikleri Hades’indir…” Daha bunlar gibi ne sözler söylemişler ve Allah’ın mülkünü nasıl da taksim etmişler!

İşte Allahu Teâlâ bütün mülkün tek sahibi olduğunu bildirmek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve şöyle demiştir:

— Ey kullarım! Bütün mülk bana aittir. Mülkümde ne ortağım vardır ne de şerikim. Zerreden tutun yıldızlara kadar her şey bana aittir. Sakın mülkümde bana ortaklar edinmeyin. Mülkümü onlara taksim etmeyin. Bu, büyüklük ve azametime yakışmaz…

İşte peygamberlerin gönderilmesi bu cihetten zaruridir ve bu, Allah’ın birliği kadar katidir.

BİR KİTAP ANLAŞILMAZ OLSA, ONU İZAH EDECEK BİR MUALLİM GEREKİR

Deist kişiye diyoruz ki: Bu âlemdeki her bir varlık İlahî bir kitap hükmünde olup, Allah’ın birçok isim ve sıfatını kendinde okutmaktadır.

Şimdi dilersen bir çiçeği beraber okuyalım. Bu okumakla anla ki yaratıcımız her bir varlığı bir kitap hükmüne getirmiş ve ekser isimlerini bu kitaplarda yazmış.

– Bu çiçek yoktan yaratılması cihetiyle Allah’ın “Hâlık”, “Mübdi” ve “Mucid” isimlerini gösterir.

– Güzelliği ile “Mücemmil” ismini, ziynetiyle “Müzeyyin” ismini gösterir.

– Mükemmelen rızıklanması ve ihtiyacının karşılanmasıyla “Rezzak”, “Mukit” ve “Vehhab” isimlerini gösterir.

– Rengiyle “Mülevvin” ismini, suretiyle “Musavvir” ismini gösterir.

– Kendisine takılan hikmetlerle “Hakîm” ismini, bütün programının tohumunda yazılmasıyla “Hafiz” ismini gösterir.

– Hayatıyla “Muhyi” ismini, ölümüyle “Mümit” ismini gösterir.

– Sanatıyla “Sâni” ismini, yavaş yavaş kemal bulmasıyla “Mükemmil” ismini gösterir.

– Çiçek olup açmasıyla “Fettah” ismini, şekilden şekle girmesiyle “Muhavvil” ismini gösterir.

Daha bunlar gibi onlarca ismi gösterir. Âdeta bu çiçek esmâ-i hüsnanın bir kitabıdır, tezgâhıdır ve aynasıdır. Biz uzun kaçmasın diye bu kitabı daha fazla okumuyoruz. Yoksa hakkıyla okumaya kalksak üzerinde saatlerce konuşulur.

Malumdur ki bir kitap anlaşılmaz olsa, onu izah edecek bir muallim gerekir. Eğer hem kitap anlaşılmaz hem de muallim olmazsa kitabın yazılması boşuna olur.

Biraz önceki tefekkürümüzden anladın ki her varlık bir kitaptır. Ancak bizler bu kitabın yazılarını okuyamıyoruz. Belki de sen biraz önce anlattıklarımızı ilk defa duymuşsundur.

Şimdi sana sorum şu:

— Bu varlık kitaplarının üzerindeki yazıları bize kim okuyacak, kim ders verecek?

Akıl bu yazıları tek başına keşfedemez. Madem keşfedemez, o hâlde bu yazıları bize okuyacak ve ders verecek peygamberler lazımdır.

Yol ikidir: Ya peygamberler gönderilecek ve peygamberler varlık kitapları üzerinde yazılan İlahî isimleri ve diğer yazıları bize okuyacak. Ya da bu kitaplardaki yazılar okunmadan öylece kalacak.

— Sence Allah hangisini tercih eder?

— Yazmış olduğu kitapların okunmadan kalmasına razı olur mu ve hikmeti müsaade eder mi?

— Eğer okutmayacak olsaydı, varlıkları böyle kitap hükmünde yaratır mıydı?

— Hem Allah’a bir peygamber göndermek ve kitap indirmek zor mudur ki bu kitapları muallimsiz bıraksın ve manasızlığa mahkûm etsin?

Bak, biraz önce bir çiçeği bir parça okuduk. Ama muhtemelen sen böyle bir okumayı daha önce hiç yapmamışsındır. Bunun sebebi, senin bir peygamberin dersini dinlememen, bizim ise bir peygamberin dersini dinlememiz ve ona iman etmemizdir. Bize böyle okumayı Hazreti Muhammed (a.s.m.) ve ona indirilen Kur’an öğretti. Eğer onun dersine kulak vermeseydik biz de senin gibi çiçeği basit bir varlık zannederdik. Sadece zahiri güzelliğine bakar ve koklar geçerdik!

Ama gördün ki çiçek sadece çiçek değilmiş, İlahî bir kitap ve kasideymiş. Madem her bir çiçek ve her bir mevcut böyle bir kitaptır, üzerinde çok İlahî isimler yazılmış; elbette bu kitaplardaki yazıları bizlere ders verecek muallimler gerekir. Bu muallimler de peygamberledir. Peygamberlerin gönderilmesi, varlık kitaplarının vücudu kadar katidir.

AKLIN CEVABINI BULAMADIĞI SORULAR ANCAK PEYGAMBERLERİN TALİMİYLE CEVAP BULUR

Şimdi deist olan kişiye bazı sorular soracağız:

— İnsan nereden geliyor, nereye gidiyor ve necidir?

— Bu âlem niçin yaratıldı?

— Bu âlemin sahibi olan Zat bizden ne istiyor?

— Bizlere verilen bu kadar duygu ve cihazlar nedendir?

— Bize verdiği nimetler mukabilinde O’na nasıl şükretmeliyiz ve kendimizi O’na nasıl sevdirmeliyiz?

— Varlıklar niçin böyle nakış nakış süslenmiş? Her biri farklı renklere boyanmış? Her birine farklı suretler verilmiş?

— Bunca masraf yapılan varlıklar niçin birkaç gün yada bir kaç hafta sonra ölüyor? Bunca masrafa yazık değil mi?

— Şu âlemde her daim bir tazelenmek var. Gelen durmuyor hemen gidiyor ve yerine bir başkası geliyor. Bunun sebebi nedir?

— Şu âlemin merhamet sahibi olan yaratıcısı, musibetlere ve hastalıklara niçin müsaade ediyor? Belaların hücumuna niçin izin veriyor?

— Ölümden sonra ne var?

Daha bunlar gibi onlarca soru sorabiliriz. Bu soruların cevabını akıl bulamaz; bulsa da doğruluğunu ispat edemez. Doğru cevapları bize ancak vahye mazhar peygamberler verebilir.

Şimdi şunu bir düşün:

— Bize merhametiyle muamele eden yaratıcımız, bu soruların içimizi kemirmesine ve her an bizi meşgul etmesine müsaade eder mi?

— Eğer ederse niçin eder?

— Peygamber göndermek O’na zor mudur ki bizi böyle cevapsız sorularla baş başa bırakıp, aklımızı her daim bu sorularla meşgul etsin?

Yok, hiç senin inandığın gibi değil! Bizi hiç de bu sorularla baş başa bırakmaz, aklımızı ve fikrimizi onlarla meşgul etmez. Peygamberlerini gönderir, kitaplarını indirir ve merak ettiğimiz her sorunun cevabını bizlere öğretir. Öğretmesi, O’nun rahmetinin ve hikmetinin iktizasıdır.

ALLAH’IN ADALETİ PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİNİ VE AHİRETİN İCADINI İKTİZA EDER

Deist olan kişiye soruyoruz:

— Senin iman ettiğin yaratıcı adil midir yoksa -haşa- zalim midir?

Herhâlde zalim olan bir yaratıcıya iman etmiyor ve yaratıcının adil olduğunu kabul ediyorsundur.

Evet, yaratıcımız nihayetsiz adildir. Ancak görüyoruz ki insan şu fâni dünyada o adaletin hakikatine mazhar olamıyor. Bu dünyada zalim izzetle, mazlum ise zilletle yaşayıp gidiyor.

Hâlbuki hakiki adalet ister ki mazlumun hakkı zalimden alınsın ve zalim cezalandırılsın. Bu ise ancak ahiretin gelmesi ile mümkündür. Eğer ahiret olmazsa adalet olmaz. Adil olan Rabbimiz ise böyle bir adaletsizliğe müsaade etmez.

Demek, Allah’ın adaletine iman, ahiretin varlığına imanı gerektiriyor.

Eğer ahiret varsa peygamberler olmalı ve semavi kitaplar gönderilmelidir. Zira ahiretteki hesabın neye göre olacağını, neyin helal neyin haram olduğunu, neyin sevap neyin günah olduğunu ancak peygamberler bildirir ve semavi kitaplar öğretir.

Zaten deistlerin ahireti inkâr etmesinin sebebi, ahireti kabul ettiklerinde peygamberleri ve semavi kitapları da kabul etmek zorunda kalacaklarındandır.

Sözün özü: Allah adildir. Adaleti ahiretin varlığını iktiza eder. Ahiretin varlığı da bize o âlemi anlatacak ve o âlemdeki saadetin sebebi olan amelleri öğretecek peygamberleri ve kitapları gerekli kılar.

O hâlde diyebiliriz ki:

– Allah’ı inkâr edemeyen, O’nun adaletini inkâr edemez. Zira madem Allah’tır, elbette adil olacak, zulüm O’na yakışmaz.

– Allah’ın adaletini inkâr edemeyen de ahireti inkâr edemez. Zira madem adildir, elbette mazlumun hakkını zalimden alacak. Madem bu dünyada tam manasıyla almıyor, öyleyse bu hakkı başka bir âlemde alacak. O âlemin adı da ahiret âlemidir.

– Ahireti inkâr edemeyen de peygamberleri ve semavi kitapları inkâr edemez. Zira madem ahiret âlemi var, o hâlde peygamberler ve kitaplar olmalı. Olmalı ki o âlemi bize tanıtsın, bizi uyarsın ve neyin yasak neyin serbest olduğunu bize bildirsin.

Demek, peygamberlerin varlığı, Allah’ın ve adaletinin varlığı kadar katidir.

TEK BİR PEYGAMBERİN VARLIĞI İSPAT EDİLSE NÜBÜVVET HAKİKATİ İSPAT EDİLMİŞ OLUR

Deist olan kişiye diyoruz ki:

— Senin inkâr ettiğin nübüvvet yani peygamberlik vazifesi öyle bir meseledir ki tek bir peygamberin varlığı ispat edilse nübüvvet hakikati ispat edilmiş olur.

— Yine senin inkâr ettiğin “semavi kitapların indirilmesi” öyle bir meseledir ki tek bir kitabın Allah’ın kitabı olduğu ispat edilse, Allah’ın kitaplar indirdiği hakikati ispat edilmiş olur.

Bizler Hazreti Muhammed (a.s.m.)’ın Allah’ın peygamberi olduğunu ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu hazırlamış olduğumuz eserlerle ispat ettik. (Bu eserleri feyyaz.tv sitemize girip seyredebilirsin ve mutlaka seyretmelisin.)

Seni şu hususta uyarmak istiyorum: Sen öyle meseleleri inkâr ediyorsun ki bu inkârın hem bu dünyada hem ahirette başına çok belalar açar. Bu sebeple araştırmalı ve hakkı bulmak için uğraşmalısın. Bizler hazırlama zahmetini bir nimet bilip bu kıymetli eserleri hazırladık. Sen de “Ya yanılıyorsam? Ya peygamberler gelmiş ve kitaplar indirilmişse? Ya ahiret varsa? Bu durumda benim hâlim nice olur?” demeli ve mutlaka feyyaz.tv sitemize girerek bu konuda hazırlanmış eserleri seyretmelisin.

Seyrettiğinde göreceksin ki Allahu Teâlâ peygamberler göndermiştir ve Hazreti Muhammed (a.s.m.) Allah’ın peygamberidir. Yine Allah kitaplar göndermiştir ve Kur’an Allah’ın kitabıdır.

Son sözümüz şudur: Allah sana hidayet ihsan etsin. Gönlünü hakka açsın ve hakikati anlamayı nasip etsin. Biz ne kadar anlatsak da hidayet ancak Allah’ın elindedir. Senin için Allah’tan hidayet ister ve bu eserin hidayetine vesile olmasını Allah’tan niyaz ederiz.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin