9. -Haşa- “Allah kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?” sorusunun cevabı
Ateistlerin en gözde sorularından biri de “Allah kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?” sorusudur. Onlar bu soruyla Müslüman’ı ilzam etmeye ve davalarının hak olduğunu ispata çalışırlar.
Onların bu sorusuna karşı kişi, “Evet, yaratabilir.” dese, Allahu Teâlâ -haşa- o taşı kaldıramayacağından dolayı Allah’a âcizlik isnad etmiş olur. Eğer “Yaratamaz.” dese, bu sefer de yokluktan var edemediği için âcizlik isnad etmiş olur. Yani her iki cevapta da Allah’a acz isnadı vardır.
Evvela şunu ifade edelim: Her sorunun mutlaka bir cevabı vardır. Cevabı biz bilmiyor olabiliriz. Ancak muhakkak bir cevabı vardır ve İslam âlimleri o cevabı vermiştir. Hâl böyle iken, sorularının cevapsız olduğunu zanneden bir kısım insanlar imandan uzaklaşmakta ve bazen de cevapsız zannettikleri sorular yüzünden imanlarını kaybetmektedirler.
Bilhassa tek gayesi imanı çalmak olan şeytan ve şeytanlaşmış insanlar cevapsız zannedilen bu sorularla genç dimağları lekelemekte ve onların imanını sorularla çalmaktadır.
Bizler bu derste, ateistlerin ilzam için sorduğu mezkûr sorunun cevabını verecek ve onları nasıl ilzam edeceğimizi göstereceğiz.
Bu soruyu soran ateiste şöyle deyin:
— Soruna cevap vereceğim ama ilk önce sen benim şu soruma cevap vermelisin: Ağabeyin senden kaç yaş küçük?
O bu soruya şöyle cevap verecektir:
— Ağabeyim benden küçük değil büyüktür.
Siz yine ısrarla sorun:
— Yok, bu cevap olmaz. Bana ağabeyinin senden kaç yaş küçük olduğunu söylemelisin.
O yine aynı şeyi söyleyecektir:
— Sana bunu nasıl söyleyeyim? Ağabeyim benden küçük değil ki sana yaş farkımızı söyleyebileyim.
Onun bu sözü üzerine şöyle deyin:
— Demek, her sorunun bir cevabı olmuyor. Daha doğrusu her soru doğru olmuyor. Eğer soru yanlışsa, bu yanlış soruya cevap verilmez; bilakis sorunun yanlış olduğu söylenir. İşte “Allah kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?” sorusu da böyle yanlış bir sorudur. Bu soruya “Evet.” veya “Hayır.” diyerek cevap verilmez. Bu sorunun cevabı: Böyle bir soru olamayacağıdır.
Hem sen bu sorunla ispat ettin ki sen altı şeyin cahilisin. Şimdi sana bu altı şeyin izahını yapayım:
1. Sen sonsuzluk kavramının cahilisin ve sonsuzluğun ne olduğunu bilmiyorsun. Sonsuzluk kavramının cahili olduğundan dolayı da sonsuzluğa son vermek ve sonluyu sonsuz yapmak istiyorsun. Şöyle ki:
Allahu Teâlâ isim ve sıfatları cihetiyle sonsuzdur. Allah’ın kudretine nispeten bir çiçeği yaratmak ile bir baharı yaratmak aynıdır. Kudretinde bir nihayet ve sınır yoktur.
Sen ise Allah’ın bu nihayetsiz kudretine ve diğer sıfatlarına bir nihayet vermek ve bütün sıfatları sınırlı olan mahlukata sonsuzluk vermek istiyorsun. Yani istiyorsun ki sonsuz olan Allah’ın kudreti sonlu olsun, sonlu olan taş ise sonsuz olsun.
Sonsuz olan sonlu olmayacağı gibi, sonlu olan da sonsuz olamaz. Demek, böyle bir soru sorulamaz.
2. Sen imkân-ı vehmî ile imkân-ı akliyi karıştırıyorsun. İmkân-ı aklinin olmak veya olmamak üzere iki ihtimali vardır. İmkân-ı vehmînin ise tek bir ihtimali vardır, o da olmamaktır.
Mesela şu anda Karadeniz’in sularının çekilmesi imkân-ı aklidir. Bu, aklen mümkündür. Bu kaziye hakkında “Olabilir.” veya “Olmayabilir.” gibi fikirler yürütülebilir. Çünkü imkân-i aklinin “olmak” ya da “olmamak” gibi iki ihtimali vardır.
Fakat bir kitabın katipsiz, bir iğnenin ustasız, bir nakşın nakkaşsız olabileceği ihtimali imkân-ı akli değil, imkân-ı vehmîdir. Bu, aklın değil, vehmin ihtimalidir. İmkân-ı vehmînin tek ihtimali vardır, o da olmamaktır.
İşte sorundaki taşın varlığı imkân-ı vehmîdir. Tek bir ihtimali vardır, o da olmamaktır.
3. Sen sorunla hakikatlerin zıtlarına inkılabını istiyorsun. Hâlbuki hakikatlerin zıtlarına inkılabı muhaldir. Şöyle ki:
Sen, “Allah kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?” demekle, Allah’ın mutlak kadir olduğunu ve her şeye gücünün yettiğini; taşın ise mutlak âciz olup kendi kendine bile var olamadığını kabul ediyorsun. Bu kabulden sonra da Allah’ın âciz, taşın ise nihayetsiz büyük olmasını talep ediyorsun. Bu isteğin hakikatlerin zıtlarına inkılabını istemektir ki bu da muhaldir.
Meseleyi senin için biraz daha açayım:
Mesela bir aslan, aslanlık sıfatlarını bırakıp bir ceylana inkılap etmez. Bir elma ağacı, kendi vasıflarını bırakıp armut ağacına dönüşmez. Ya da bir insan, insanlık tabiatını kaybedip hayvana tahavvül etmez. Çünkü hakikatlerin zıtlarına inkılabı muhal ve imkânsızdır.
Sen ise bu muhali istemekle cehaletini ortaya koyuyorsun!
4. Sen vücut mertebelerinden habersizsin ve vücut mertebelerini birbiriyle karıştırıyorsun. Şöyle ki:
Yokluğu da bir vücut mertebesi kabul ettiğimizde vücut mertebeleri üçe ayrılır:
1. Vacibu’l-vücud: Varlığı lazım ve vacip olan.
2. Mümkünü’l-vücud: Varlığı ve yokluğu eşit olan.
3. Mümteni: Varlığı imkânsız olan.
Mesela bir kitabı düşündüğümüzde, bu kitabın kendisi mümkünü’l-vücuttur. Varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmesi için bir irade sahibinin tercihine ihtiyacı vardır. Bir kâtip varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur; onu yırttığında yok olur.
Kitabın varlık mertebesi mümkünü’l-vücud iken, kâtibinin varlık mertebesi -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Kâtip olmadan kitabın varlığı izah edilemez.
Mümteni ise kitabın kâtipsiz olmasıdır.
Bir misalle daha meseleyi pekiştirelim:
Bir masayı düşünsek, masanın varlığı mümkünü’l-vücuttur. Ustasının varlığı -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Masanın ustasız olması ise mümtenidir.
Şu kâinatı esas aldığımızda, kâinatın ve içindeki her bir eşyanın vücud mertebesi mümkünü’l-vücuttur. Olabilirdi veya olmayabilirdi, olması tercih edildi ve oldu. Varlığı için başka bir sebebe muhtaç; kendi kendine var olamıyor. Bu sebeple kâinat mümkünü’l-vücuttur.
Her mümkünü’l-vücud bir vacibu’l-vücudu iktiza eder. İşte Allahû Teâlâ vacibu’l-vücuttur. Kâinatın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve içindeki eşyayla birlikte âlemi halk etmiştir.
Şu âlemin yaratıcısının olmaması ise mümtenidir.
İşte sen bu vücut mertebelerini bilmiyor ve varlığı mümteni olan taşın vücudunu, mümkünü’l-vücud zannediyorsun. Bu zannınla da muhal bir soru soruyorsun.
5. Sen sorunla bariz bir mugalata sergiliyorsun. Şöyle ki:
Sen vücudu muhal olan bu mevhum taşın şu anda yokluğunu kabul ediyor ve onu yaratmayı Allah’ın kudretinden talep ediyorsun. Bu talebinle de Allah’ın hâlık (yaratıcı), mevhum taşın ise mahluk olduğunu bir ön yargı ile kabul ediyorsun.
Bütün bu kabullerinden sonra, mevhum taşın Allah’tan üstün olmasını istemekle bariz bir mugalatayı sergiliyorsun. Bil ki ilim mugalata ile meşgul olmaz.
6. Sen kemalin kaynağından habersizsin. Şöyle ki:
Eserdeki kemalat, sanatkârının kemalinin bir aksi ve cemalinin (güzelliğinin) bir işaretidir. Aynı zamanda, bir ustanın, yaptığı bir esere, kendi kemalinden fazla bir kemal vermesi düşünülemez.
Mesela bir âlimin, yazdığı kitaba kendi ilminden fazla bir ilim dercetmesi; bir mimarın, kendi bilgisini aşan bir eser yapması; güneşin, kendi ziyasından fazla bir ışığı bir damlaya vermesi muhaldir.
Sen ise bu muhali arzu etmekle büyük bir cehalet göstermektesin!
İşte ateistin mezkûr sorusuna böyle cevap vermeliyiz. Ben bu cevapları birkaç ateist üstünde denedim. Beni ilzam için yanıma gelen bazı ateistler bu soruyu bana sordular. Amaçları beni ilzam edip mağlup etmekti. -Tahdis-i nimet suretinde söylüyorum- Risale-i Nurların verdiği vüsat ile bel kemiklerini kırdım. Rabbime hamdüsena olsun!
Yazar: Sinan Yılmaz